Pages in topic:   < [1 2 3 4 5 6 7 8 9] >
Off topic: İlginç yazılar
Thread poster: Adnan Özdemir

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"3 günde 2. tepki: İran'da 'Azeriler Farstır' gerilimi" Apr 22

--Alıntıdır--
Anadolu Ajansı 22.04.2018 - 20:58, Son Güncelleme: 22.04.2018 - 21:00


mhrfn35hpvcaiwoqg4ak.jpg


İran Meclisindeki bazı Türk kökenli milletvekilleri, İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Ali Yunusi'nin "Azeriler Türkçe konuşan Farstır." açıklamasına tepki gösterdi. Cuma günü de İran'ın, Rusya’ya Farsça ve Rusça'nın karşılıklı olarak iki ülkedeki okullarda "ikinci dil" olarak öğretilmesi teklifinde bulunması, İranlı Türklerin tepkisine neden olmuştu.
İran Meclisi Urumiye milletvekilleri Nadir Gazipur ve Hadi Bahadır'ın, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'ye hitaben, Yardımcısı Yunusi'nin "Azeriler Türkçe konuşan Farstır." açıklamasına tepki mektubuna 50 Türk kökenli milletvekili imza attı.

İran'daki azınlıklarla ilgili Yunusi'nin açıklamalarının ülke güvenliğine zarar verdiği belirtilen mektupta, İran'da çeşitli ırkların yaşadığı, Kur'ana göre ırk ayrımcılığının kabul edilemez olduğu belirtildi.

"ÜLKENİN YÜZDE 40'I..."

Bir kavmin diline ihanetin o kavme ihanet anlamına geldiği ifade edilen mektupta, her kavmin en değerli unsurunun dili olduğu vurgulandı.
Yunusi'nin açıklamalarında ülkedeki Türklere hakaret edildiği dile getirilen mektupta, "Azeri, Türkmen, Kaşkay, Hazara ve Horosan gibi Türkçenin lehçelerini konuşan ülkenin yaklaşık yüzde 40'ını oluşturan büyük Türk kavmine hakarette bulunulmuştur." açıklamasında bulunuldu.

Yunusi'nin, "Azeriler 300 yıldan bu yana Türkçe konuşuyorlar." açıklamasına sert tepki gösterilen mektupta, Azerilerin insanlık tarihi kadar eski Türk dilini konuştukları vurgulanırken yapılan talihsiz açıklamaların Rıza Şah dönemi ırkçı söylemlerini hatırlattığı dile getirildi.

Kanun Gazetesine verdiği demecinde Türklerle Azerilerin farklı, Azerilerin ise Fars olduğunu ileri süren Yunusi, Azerilerin dillerinin daha önce Farsça olduğunu iddia etmiş, söz konusu halkın 300-400 yıldan bu yana Türkçe konuştuklarını öne sürmüştü.

3 GÜNDE 2 TEPKİ

Cuma günü de İran'ın, Rusya’ya Farsça ve Rusça'nın karşılıklı olarak iki ülkedeki okullarda "ikinci dil" olarak öğretilmesi teklifinde bulunması, uzun yıllardır Türkçe'nin ikinci dil olarak öğretilmesini talep eden İranlı Türklerin tepkisine neden olmuştu.

İran'ın 80 milyonluk nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan İranlı Türkler, hükümetin Türkçe yerine okullarda Rusça öğretme teklifine sosyal medya üzerinden tepki göstermişti.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/3-gunde-2-tepki-iranda-azeriler-farstir-gerilimi-40813775


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü… Tarım, modası geçmeyen tek sektör!" May 14

--Alıntıdır--

GIDA HATTI Tarih: 14 05 2018

eb1gllph47db4xcrnlbb.jpgj04oobd6gztk1rctousg.jpgboxwtuujjybnsejdpjqk.jpg


TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü mesajında, “Tarım modası geçmeyen tek sektördür. Elektronik aletler, makinalar, motorlu araçlar olmadan da yaşanabilir ama gıda olmadan yaşanamaz, gıda ihtiyacı ertelenemez. Dünyada yoksulluk oldukça, kıtlık sürdükçe, 815 milyon insan açlık çektikçe tarımsal üretimi artırmak zorundayız” dedi.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyonu (IFAP) tarafından alınan kararla 1984 yılından bu yana, her yıl tüm dünyada 14 Mayıs’ın Dünya Çiftçiler Günü olarak çeşitli etkinliklerle kutlandığını hatırlattı.

“Tarım, önemi tartışılmaz bir sektör”
Dünya Çiftçiler Günü ile değeri çok da iyi anlaşılmayan çiftçinin ve tarım sektörünün gündeme geldiğini vurgulayan Bayraktar, şunları kaydetti:

“Tarım, önemi tartışılmaz bir sektördür, modası geçmeyen tek sektördür. Elektronik aletler, makinalar, motorlu araçlar olmadan da yaşanabilir ama gıda olmadan yaşanamaz, gıda ihtiyacı ertelenemez. Bütün insanlık tarihi boyunca tarım, en stratejik sektör olmuştur. Önemi hiçbir zaman azalmamış, aksine her geçen gün artmıştır ve artmaya da devam edecektir.

Dünyada yoksulluk oldukça, kıtlık sürdükçe, 815 milyon insan açlık çektikçe tarımsal üretimi artırmak zorundayız. Uzay çağını yaşarken, dijital devrim ve otomasyon her alana girmişken hala dengesiz gelir dağılımı nedeniyle yüz milyonlarca insanın açlık çekmesini gelecek kuşaklara anlatamayız. Üstelik yüz milyonlarca insan açlık çekerken gıdanın üçte birini, 1,3 milyar ton gıdayı çöpe atarken bunu açıklayamayız.”

“Türkiye, 55 üründe dünyada ilk 10’da”
Türkiye’nin tarım potansiyeli açısından en şanslı ülkeler arasında bulunduğuna dikkati çeken Şemsi Bayraktar, şu bilgileri verdi:

“Tarımsal potansiyel açıdan cennet gibi bir ülkede yaşıyoruz. Ülkemizde tarımsal çeşitlilik kıtalarla karşılaştırılabilecek kadar zengin. 55 üründe dünyada ilk 10 sırada yer alıyoruz. Fındık, kayısı, incir, kiraz, ayva ve haşhaş üretiminde birinci, karpuz, kavun, pırasa, bal ve fiğ üretiminde ikinci, mercimek, elma, salatalık, yeşil biber, yeşil fasulye, kestane, Antep fıstığı, çilek ve koyun sütü üretiminde üçüncü sıradayız. Endemik bitki türü bizde 3 bin 500’ü aşarken, her gün bunlara yenileri eklenirken, kıta Avrupası’nda toplam endemik bitki türü sayısı 2 bin 500’de kalıyor.

Bugün dünya tarımının en temel ürünlerinden çoğunun anavatanı bu topraklar. Buğday, arpa, mercimek, nohut, soğan, sarımsak, havuç, zeytin, üzüm, incir, fındık, Antep fıstığı, ceviz, badem, elma, armut, ayva, nar, erik, kiraz ve vişnenin anavatanının Anadolu’dur. Bunların dışında, çavdar, yulaf, bakla, bezelye, kestane, kuşburnu, kekik, ahududu, alıç, ahlat, karadut, keçiboynuzu, böğürtlen, kızılcık, muşmula, menengiç, üvez, anason, Bektaşi üzümü, çam fıstığı, kara yemiş, koca yemiş gibi önemli tarım ürünlerinin kaynağı da Anadolu.

“Bölgenin tarımsal üretim merkezi olabiliriz”
Bunun yanı sıra ülke olarak çok stratejik bir konumdayız. İçinde bulunduğumuz bölgede, başta Ortadoğu olmak üzere, Balkanlar, Rusya, Kafkasya, Orta Asya ve Kuzey Afrika’da büyük bir gıda talebi bulunmaktadır. Bu coğrafyanın tam ortasında yer alan ülkemiz, tarım potansiyelini nüfusu 700-800 milyonu bulan bu bölgenin gıda açığını karşılamak üzere rahatlıkla kullanabiliriz. Bölgenin tarımsal üretim merkezi olabiliriz.”

Bütün bu artılara rağmen, tarım sektöründe var olan potansiyelin tam olarak kullanılabildiğinin söylenemeyeceğini bildiren Bayraktar, “Var olan potansiyeli kullanamıyoruz çünkü; tarımın, arazi parçalanması ve işletme ölçek sorunu, tarım arazilerinin amaç dışı kullanımı, küresel ısınmadan kaynaklı iklim değişiklikleri, tarım sigortasının yeterince yaygınlaşamaması, sulama, girdi maliyetleri, kredi finansman, örgütlenme, üretim planlaması, fiyat istikrarı, eğitim, kırsalda nüfus kaybı gibi çeşitli sorunları bulunmaktadır. Bu sorunları çözmek zorundayız. Çözüm bekleyen sorunların en önemlileri yapısal sorunlar olan arazi parçalılığı, sulama altyapı eksikliği ve örgütlenmedir” dedi.

“Ne yaparsak yapalım, çiftçimizi bilgiyle buluşturamazsak 150 milyar dolarlık hasıla, 40-50 milyar dolarlık tarım gıda ihracatı hedeflerine ulaşamayız” diyen Bayraktar, bugüne kadar 174 bini kadın olmak üzere 427 bin çiftçinin eğitim almasını sağladıklarını söyledi.

TZOB Başkanı Bayraktar, çiftçilerin 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü’nü kutladı, bereketli hasatlar diledi.

Kaynak: https://www.gidahatti.com/14-mayis-dunya-ciftciler-gunu-104543/

____________
ADO_YORUM: Tüm tarım emekçilerinin bu anlamlı gününü kutlarım. Hayalim, Japonya'da çiftçilere gösterilen saygının, bu topraklarda bizleri doyuranlara da gösterilmesidir. Toprağım olsaydı yapacağım tek iş çiftçilik olurdu.

Çocukken meyve ağaçlarından, hayvanlardan, topraktan, doğadan öğrendiklerimi başka hiçbir yerden öğrenemedim. Boz eşeğimizi, severken yüzüme boynuzuyla kazayla minnacık bir hacamat bırakan kırca keçimizi, oğlakları, Çoban Ali Dayının ölümünden sonra günlerce yas tutan köpeğini unutamam. Yasın nasıl tutulduğunu çocuk aklımla o köpekten öğrenmiştim... Efsane hayvanımızı da babamdan dinlemiştim. İş kazasında ormanda babamı kurtaran Filiz adlı katırımızı. Tanışamadık, benden önce yaşamış ve gitmiş sevgili Filiz'imiz...

Ya "Velledin Karısının" tavuğu? Yalnız yaşayan sevimli teyzemizin peşinde, köyden 3-4-5 kilometre uzaklıktaki tarlalara, bağlara-bahçelere gidip gelirdi o sevimli tavuk, özgür tavuktu, akıllıydı... Nerelerden nerelere geldik, nereye gidiyoruz ey dünya! Artık çok moderinsin, çok üçkağıtçısın, çok pazarlamacısın, çok pislik yediricisin, çok zehirleyicisin ey dünya ve hırsın alev topuna dönüşen biz insanlık...

O zamanlar, kendimize yetecek kadar ektiğimiz soğanın, nohutun, buğdayın, domatesin, biberin... tadını hala arıyorum bu çağda ama bulamıyorum. Hele hele o ballı meyvelerin tadı da yok. Fazla kimya ve ilaç, genetik çalışmalar işin içine girince bozulmadık ne yiyecek ne köylü ne de çiftçi kaldı...

Gerçekten organik ürünleri üretirken ölmek en büyük düşümdür. Niceliğe değil niteliğe değer verilmeli. Sağlıklısından günde 1,5 öğün yemeğe razıyım. Çoklukla-bollukla üretip yedikçe zehirlenerek-hastalanarak-acı çekerek öleceğimiz kesin (çünkü çokluğun/bolluğun hilesi de çok olur). Unutmanğ emii. Bol kimya, bol ilaç, etlik-sütlük hayvanlara bol hormon + daha dahaaa dahhaaaa çok üretip-tükettirmek deliliği.. Ne diyeceğimi bilemiyorum arkadaşlar. Günümüzün çiftçileri, tarım işletmeleri, besicileri artık çok hırslı. Daha çok para için hayvanlara sürekli hormon vurmaları çok gücüme gidiyor. "Beslenmemiz berbat", unutmayalım. Farkındalık oluşturmak zorundayız, özellikle de gıdada.


[Edited at 2018-05-14 20:48 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Zenginin malı Jun 4

--Alıntıdır--

ADO_YORUM: Forbes dergisine göre zenginlerimiz (En zengin 100 Türk)...Çoğunluğu devletle iş yapanlardan... Aykonti maykontiicon_biggrin.gif Bu kadar zengin olmak istemezdim. Bu zenginlikle ölmek istemezdim. Yani, bu zenginlik insana "ölümsüzlük iksiri" bile arattırabilir. Gözüm yok, Allah daha çok versin. "Hayır" işlerine harcamanız + çalışanlarınıza daha çok vermeniz dileğiyleicon_biggrin.gif Ayruca; bu listede pekçok "kirli çıkı" da yer almamıştır bence, gizli varlılar yani. Bu listenin spor gazetesinden alıntı olması, sporun ne hale geldiğinin resmidir (para için yapılan, yaptırılan, izlettirilen pahalı eğlence ekonomisi) . Yok mudur şöyle benle amatör ruhla Ankara Konya pedallayacak...Böööööhhh

Ayrıca sevgili Proz yönetimi: Size mi soracaz ne kadar giri gireceğimizi başlığa. Yeni giri girerken koyduğunuz "Can you be succinct? This thread is meant to be "inclusive" yazısı tam bir savaklık, sa-vak-lık. Mary, Hans, Corc gibi arkadaşlarca zoraki hazırlanarak 10000000000 kere ana sayfada açılan gülünç anketlerinize ne demeli, siz onu bi deyin bakayım bana hele.... Ya da "R harfini bulamadım elim ayağım dolaştı", "Münih'e yerleşsem orada bira gerçekten ucuz mu", "Akşam kahve içersem çevirim olumsuz etkilenir mi" gibi bi sürü tuzsuz başlık var yabancı forumlarda... Ayrıca olsun varsın o tip başlıklara da karşı değilim... Neyse yaa. Bu Amerikalılar da amma tüfaf ha.


04 Mart 2018, Pazar 16:00 Son Güncelleme: 03 Haziran 2018, Pazar 23:34


100) Ziya Yılmaz
DAP Holding - Serveti: 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

100) Tacettin Aslan
İÇDAŞ Holding - Serveti: 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

100) Asım Kibar
KİBAR Holding - Serveti: 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

100) Necati Aslan
İÇDAŞ Holding - Serveti: 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

100) Murat Dedeman
DEDEMAN Holding - Serveti: 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

100) Mehmet Kutman
GLOBAL YATIRIM Holding - Serveti: 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

100) Kağan Gürsel
KİSKA İnşaat - Serveti: 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

100) İsmail Hakkı Kısacık
LC WAİKİKİ - Serveti: 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

100) İnan Kıraç
KIRAÇA Holding - Serveti: 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

100) Fikret Öztürk
ÖZTÜRK Yatırım - Serveti: 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

100) Erdal Aksoy
AKSOY Holding - Serveti: 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

100) Bayram Yusuf Aslan
İÇDAŞ Holding - Serveti: 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

64) Demir Sabancı
SEDES Holding - Serveti: 700 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

64) Aziz Torun
TORUNLAR Holding - Serveti: 700 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

64) Ali Sabancı
ESAS Holding - Serveti: 700 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

64) Ahmet Afif Topbaş
BİM - Serveti: 700 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

63) Ahmet Özokur
YILDIZ Holding - Serveti: 725 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

59) Nurettin Çarmıklı
NUROL Holding - Serveti: 750 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

59) Nezih Barut
ABDİ İBRAHİM İlaç - Serveti: 750 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

59) Mehmet Oğuz Çarmıklı
NUROL Holding - Serveti: 750 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

59) Erol çARMIKLI
NUROL Holding - Serveti: 750 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

51) Serra Sabancı
SABANCI Holding - Serveti: 800 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

51) Diane Arcas
ARKAS Holding - Serveti: 800 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

51) Demet Sabancı Çetindoğan
SABANCI Holding - Serveti: 800 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

51) Çiğdem Sabancı Bilen
SABANCI HOLDİNG - Serveti: 800 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

51) Claire Arkas
ARKAS Holding - Serveti: 800 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

51) Bernard Arcas
ARKAS Holding - Serveti: 800 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

51) Ali Ülker
YILDIZ Holding - Serveti: 800 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

51) Ali Metin Kazancı
KAZANCI Holding - Serveti: 800 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

49) Ömer Koç
KOÇ Holding - Serveti: 825 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

49) Aydın Doğan
DOĞAN Holding - Serveti: 825 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

45) Suzan Sabancı Dinçer
SABANCI Holding - Serveti: 850 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

45) Hasan Çolakoğlu
ÇOLAKOĞLU Metalürji - Serveti: 850 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

45) Erdoğan Demirören
DEMİRÖREN Holding - Serveti: 850 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

45) Ali Koç
KOÇ Holding - Serveti: 850 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

43) Şevket Sabancı
ESAS Holding - Serveti: 900 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

43) Lucien Arkas
ARKAS Holding - Serveti: 900 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

42) Ünal Aysal
UNIT Investment - Serveti: 925 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

41) Mustafa Koç varisleri
KOÇ Holding - Serveti: 975 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

40) Olgun Zorlu
ZORLU Holding - Serveti: 1 milyar dolar
Fotoğrafı Paylaş:

34) Murat Vargı
MV Holding - Serveti: 1 milyar 100 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

34) Mehmet Rüştü Başaran
HABAŞ - Serveti: 1 milyar 100 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

34) Mehmet Ali Aydınlar
ACIBADEM SAĞLIK GRUBU - Serveti: 1 milyar 100 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

34) Hamdi Akın
AKFEN Holding - Serveti: 1 milyar 100 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

34) Fatma Tuba Yazıcı
DİLER Holding - Serveti: 1 milyar 100 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

34) Ali Ağaoğlu
AĞAOĞLU Holding - Serveti: 1 milyar 100 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

32) Sinan Tara
ENKA Holding - Serveti: 1 milyar 200 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

32) Latif Topbaş
BİM - Serveti: 1 milyar 200 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

28) Fatih Tosyalı
TOSYALI Holding - Serveti: 1 milyar 300 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

28) Erol Tabanca
POLİMEKS Holding - Serveti: 1 milyar 300 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

28) Deniz Şahenk
DOĞUŞ Holding - Serveti: 1 milyar 300 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

28) Ayhan Tosyalı
TOSYALI Holding - Serveti: 1 milyar 300 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

25) Mehmet Hattat
HATTAT Holding - Serveti: 1 milyar 400 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

25) Fuat Tosyalı
TOSYALI Holding - Serveti: 1 milyar 400 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

25) Ahmet Nazif Zorlu
ZORLU Holding - Serveti: 1 milyar 400 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

21) Fatih Özmen
SNC - Serveti: 1 milyar 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

21) Faruk Eczacıbaşı
ECZACIBAŞI Holding - Serveti: 1 milyar 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

21) Eren Özmen
SNC - Serveti: 1 milyar 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

21) Bülent Eczacıbaşı
ECZACIBAŞI Holding - Serveti: 1 milyar 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

18) Turgay Ciner
PARK Holding - Serveti: 1 milyar 600 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

18) Melih Abdulhayaoğlu
COMODO Holding - Serveti: 1 milyar 600 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

18) Ahmet Çalık
ÇALIK Holding - Serveti: 1 milyar 600 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

14) Şefik Yılmaz Dizdar
LC Waikiki - Serveti: 1 milyar 700 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

14) Sezai Bacaksız
LİMAK Holding - Serveti: 1 milyar 700 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

14) Nihat Özdemir
LİMAK Holding - Serveti: 1 milyar 700 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

14) Mehmet Nazif Günal
MNG Holding - Serveti: 1 milyar 700 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

13) Hamdi Ulukaya
CHOBANİ - Serveti: 1 milyar 800 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

12) Suat Günsel
YAKIN DOĞU ÜNİVERSİTESİ - Serveti: 1 milyar 900 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

11) SUNA KIRAÇ
KOÇ HOLDİNG - Serveti: 2 milyar 200 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

10) Filiz Şahenk
DOĞUŞ Holding - Serveti: 2 milyar 300 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

9) Ferit Şahenk
DOĞUŞ Holding - Serveti: 2 milyar 400 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

7) Şarık Tara
ENKA İNŞAAT - Serveti: 2 milyar 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

7) Rahmi Koç
KOÇ Holding - Serveti: 2 milyar 500 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

6) Semahat Arsel
KOÇ Holding - Serveti: 2 milyar 600 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

5) Mustafa Küçük
LC WAİKİKİ - Serveti: 2 milyar 700 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

4) Osman Kibar
SAMUMED - Serveti: 2 milyar 800 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

3) Hüsnü Özyeğin
FIBA Holding - Serveti: 2 milyar 900 milyon dolar
Fotoğrafı Paylaş:

2) Erman Ilıcak
RÖNESANS Holding - Serveti: 4 milyar dolar
Fotoğrafı Paylaş:

1) Murat Ülker
YILDIZ Holding - Serveti - 4 milyar 800 milyon dolar


Kaynak (foturaflı): http://www.fanatik.com.tr/foto-galeri/plus/ali-koc-un-serveti-ne-kadar-ali-koc-kulube-ne-kadar-para-verecek-1354284/5

[Edited at 2018-06-04 16:06 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"Erdoğan'ın yazlık sarayından AKP'li müteahhit çıktı" Jun 12

--Alıntıdır--

Yazı: Yusuf Yavuz Odatv/ 12.06.2018 13:47

Okluk Koyunda inşa edilen yazlık sarayın yolu yapan AKP Trabzon İl Genel Meclisi Üyesi ve il başkan yardımcısı İsmail Keleş, memleketinde sokak sokak gezerek 24 Haziran seçimlerinde Erdoğan için vatandaşlardan oy istiyor…

Marmaris Okluk Koyunda inşası devam eden Cumhurbaşkanlığı yazlık konutu için binlerce ağaç kesilerek yapılan yolun müteaahhiti de AKP’li çıktı. Yeşilbelde-Okluk Koyu arasında yapımı sürdürülen 16 kilometrelik otoyolu, Sarıosmanoğlu İnş. Mad. Nak. Tur. şirketi ile İmfalt Yol Yapı San. A.Ş. ortaklığında inşa ediliyor. Saraya yol yapmak için Ula ilçesine bağlı Gökçe Mahallesi’ndeki ormanlık alanda 16 dekarlık bir de asfalt tesisi kuruldu. Tesiste günde 350 ton asfalt üretilecek. Ankara merkezli bir şirket olan Sarıosmanoğlu İnşaat’ın sahibi İsmail Keleş, AKP’nin eski Trabzon İl Başkan Yardımcısı ve il genel meclisi üyesi olarak biliniyor. Aldığı kamu ihaleleriyle büyüyen Keleş’in şirketi otoyol, gölet, liman, taşkın koruma ve içme suyu projeleri inşa ediyor. Keleş’in şirketi Cumhurbaşkanlığı yazlık sarayının yol inşaatını sürdürürken kendisi de Trabzon’da AKP’li yöneticilerle birlikte sokakları gezerek 24 Haziran seçimlerinde Erdoğan için oy istedi.

Muğla’nın Marmaris ilçesindeki Okluk Koyunda inşa edilen ‘Cumhurbaşkanlığı Devlet Konukevi Dolgu ve İskelesi Projesi, yaklaşık bir yıldır kamuoyunun gündeminden düşmüyor. Kamuoyunda ‘Cumhurbaşkanlığı yazlık sarayı’ olarak anılan projenin uygulanması için koruma altındaki bölgenin imar planları ve koruma statülerinde değişikliğe gidilmişti. Denizin Dubai’deki Palmiye adalarında uygulanan kum püskürtme yöntemiyle doldurularak üç hilal şeklinde kumsal oluşturulan proje kapsamında süper lüks yatların yanaşabileceği iki büyük iskele ile Erdoğan ailesi, konuklar ve çalışanlar için çeşitli yapılar inşa ediliyor.

YAZLIK SARAY İÇİN 7 BİN METRELİK DENİZ ALANI DOLDURULACAK

Okluk Koyunda 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal döneminde inşa edilen, 4 oda 1 salondan oluşan 230 metrekarelik mütevazı yazlık konutun yıkılmasıyla birlikte yeni sarayın inşa edileceği arazi de genişletildi. Toplamda 113 metrekarelik alana yayılması planlanan yapılaşma ünitelerinin yanı sıra 7 bin metrekareye yakın kıyı ve deniz alanı da doldurulacak.

OTOYOL İÇİN 16 DEKARLIK ORMANLIK ALANDA ASFALT TESİSİ KURULDU

Ancak yazlık saray için yapılacak doğa katliamı yalnızca kıyı ve denizle sınırlı değil. Ula ilçesine bağlı Gökçe Mahallesi’nde 16 bin 272 metrekarelik ormanlık alanda kurulan asfalt tesisi, yazlık saray için inşa edilen otoyol için malzeme üretecek. Karayolları 2. Bölge Müdürlüğü ile yüklenici firma arasında yapılan otoyolla ilgili sözleşmeye göre 16 kilometrelik otoyol ve yol yapıları için 32 milyon 343 bin lira maliyet öngörüldü. Ormanın kalbinde açılan tesiste saatte 350 ton, yılda 1 milyon 680 bin ton asfalt işlenmesi planlanıyor. Orman ve Su İşleri Bakanlığı başta olmak üzere ilgili kurumların da onayı ile kurulan tesiste üretilecek asfalt için kullanılacak malzeme yakın çevreden çıkartılacak.

SARAYIN YOLUNU YAPAN AKP’Lİ MÜTEAHHİT ERDOĞAN İÇİN OY İSTEDİ

Son olarak Okluk Koyundaki kirlilikle gündeme gelen yazlık sarayla ilgili çarpıcı bir gerçek daha ortaya çıktı. Yöre halkının ve tatilcilerin kullandığı mevcut ulaşım yolu varken binlerce ağaç katledilerek saraya daha kolay ulaşım sağlamak amacıyla inşa edilen otoyolun yapımını üstlenen firmanın sahibi AKP’li çıktı. 16 kilometrelik otoyol, Sarıosmanoğlu İnş. Mad. Nak. Tur. şirketi ile İmfalt Yol Yapı San. A.Ş. ortaklığında inşa ediliyor. Yol için üretilecek asfalt da yine aynı firmadan. Sarıosmanoğlu firmasının başındaki isim olan İsmail Keleş, AKP’nin eski Trabzon İl Genel Meclisi Üyesi ve il başkan yardımcısı. 2005 yılında kurulan ve aldığı kamu ihaleleriyle büyüyen Keleş’in şirketi otoyol, gölet, liman, taşkın koruma ve içme suyu projeleri inşa ediyor. Keleş’in şirketi Cumhurbaşkanlığı yazlık sarayının yol inşaatını sürdürürken kendisi de Trabzon’da AKP’li yöneticilerle birlikte sokakları gezerek 24 Haziran seçimlerinde Erdoğan için oy istedi.

‘DEMOKRASİ VE HUZURUN MİMARI ERDOĞAN’DIR’

Yerel Taka Gazete’de yer alan habere göre Trabzon’da Erdoğan için vatandaşlardan oy isteyen Keleş, Türkiye’nin çehresini değiştiren ismin Recep Tayyip Erdoğan olduğunu belirterek, “Bugün insanlar demokratik zeminde huzur içinde yaşıyorlarsa bunun mimarı Sayın Genel Başkanımız ve Cumhurbaşkanımızdır. Hem Cumhur ittifakının başkanı olacak hem de partisi mecliste güçlü olacak” diye konuştu.


ip5apqcjo75grxs0srre.jpgm5ec4rejqbwqblicemlc.pngzzhku3x04lluq2tqsatb.jpgnqzti7takbfvog4y4b02.pngblvdiistvyialfhdk6cg.jpgrz0dguhc0hjhsshgsekc.jpg


Kaynak: https://odatv.com/erdoganin-yazlik-sarayindan-akpli-muteahhit-cikti-12061855.html

__________

ADO_YORUM: Benzer şeyleri düşündüğümüz için oyum Sayın Muharrem İnce'nindir. Ben de ev ev dolaşarak "Ku(v)antum Muharrem"e oy topluyorum... Kendimi bu adama yakın buluyorum nedense... Selamlar Yalova'ya...


[Edited at 2018-06-13 07:00 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"Bravo sana çocuk" Jun 21

--Alıntıdır--
Odatv 21.06.2018 01:33


Almanya’da top koşturan Türk futbolcu Nuri Şahin, yaz tatilinin bir bölümünü Harvard Üniversitesi’de “Business of Entertainment, Media and Sports” eğitimi alarak geçirdikten sonra soluğu Etiyopya’da aldı. Nuri, ülkede su kuyusu açılmasına yardım etti.

Almanya Birinci Futbol Ligi (Bundesliga) ekiplerinden Borussia Dortmund’da forma giyen Türk oyuncu Nuri Şahin, eski takım arkadaşı Neven Subotic’in sosyal sorumluluk projesine katkıda bulundu.

Nuri, sosyal medyadaki hesaplarından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

“Bir haftadır, sevgili dostum, takım arkadaşım Neven Subotic ile Etiyopya’daydık. Neven, 2013 yılından bu yana dünyanın en fakir ve kurak bölgelerinin temiz su ihtiyacını karşılamak için su kuyuları açıyor, hijyene bağlı hastalıkları önlemek ve çocukları okula gitmeye teşvik etmek için büyük bir çaba harcıyor. Vakfın destekçileri ile bugüne kadar 100’e yakın su kuyusu açtı.

Bana hep ‘Bir su kuyusunun insan hayatını nasıl değiştirdiğini anlamak için o ana tanıklık etmen gerekir’ derdi. Haklıymış. Sayesinde hayatımın en unutulmaz deneyimini yaşadım. Sınır tanımayan bir iyilik hareketinin parçası olmamı sağladığı için ona ne kadar teşekkür etsem az. Bundan böyle, dünyanın dört bir yanındaki çocukların yüzüne bir tebessüm kondurabilmek için el ele çalışacağız.”

Kariyerinde Real Madrid, Liverpool ve Feyenoord takımlarının da formasını giyen 29 yaşındaki oyuncu, sosyal medya hesaplarından Etiyopyalı çocuklarla çektirdiği fotoğrafları da paylaştı.
Almanya’da top koşturan Türk futbolcu Nuri Şahin, yaz tatilinin bir bölümünü Harvard Üniversitesi’de “Business of Entertainment, Media and Sports” eğitimi alarak geçirdikten sonra soluğu Etiyopya’da aldı ve ülkede su kuyusu açılmasına yardım etti...


nedqkdlxjtuzyxignwjf.jpgpffqooisqzi9o0cj0usi.jpgpnyymt1xz9qjbjdzts4x.jpgcahqthtcjqnv65aroctw.jpgcojbsdglcwfzvs7ys1zv.jpgmcgpbvrqdzzznclrkqdk.jpga7mseld2stishxhel7q9.jpgo4vkjltnmcznkiogkyux.jpgjxah0us3msstkxkewqo7.jpgqwes86wx741whepfuusz.jpghg9xd7gjavctgbkbxlcf.jpgtueisyoleufpjhfvh6lm.jpg



Kaynak: https://odatv.com/bravo-sana-cocuk-21061829.html


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"Anadolu 4 bin yıl önce soğan ihraç ediyordu" Jun 22

Odatv 22.06.2018 Yazı: Yusuf Yavuz

Asur Ticaret Kolonileri döneminde bugünkü Kayseri yakınlarında kurulan Kültepe ve Kaniş Karum’unda ortaya çıkan çivi yazılı tabletler, yaklaşık 4 bin yıl önceki soğan üretimi ve ticareti hakkında çarpıcı ayrıntılar içeriyor…

Bugün Karahöyük köyünün bulunduğu bereketli arazide kurulan Kültepe, Anadolu’daki tarım kültürünün son 4 bin yıllık geçmişine ışık tutuyor. Bugün insanlık için oldukça önemli olan birçok temel gıda ürününe kaynaklık eden Anadolu toprakları biyo-kültürel açıdan yeryüzünün en özel coğrafyalarından biri. Tek başına kuru soğanın üretim ve kültür tarihi bile bu toprakların hafızasındaki binlerce yıllık tanıklığı benzersiz kılıyor. Ancak bugün bu zengin kültürün derinliğinde keyiften sarhoş olmak yerine ihtiyacımız olan kuru soğanı bile ithal ederek karşılamaya çalışıyor oluşumuz trajedimizin ölçüsünü ortaya koymaya yetiyor.

KİLOSU 8 LİRAYA DAYANAN SOĞAN YOKSUL YİYECEĞİ OLMAKTAN ÇIKTI

Soğan, halk edebiyatından toplumcu gerçekçiliğe yazın alanında yoksulluğu ve bir bakıma da kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmeyi anlatmak için en çok kullanılan simgelerin başında geliyor. Bir başka deyişle kuru soğana muhtaç olmak, yiğitliğin tükenişine işaret eden kırmızıçizgi sayılmış... Ancak bugün gelinen noktada o kırmızıçizgi çoktan aşılmış görünüyor. Türk mutfağının vazgeçilmezi olan kuru soğanın fiyatı son iki haftadır öylesine yükseldi ki marketlerde neredeyse 8 lira eşiğine dayandı.


TÜRKİYE’DEKİ SOĞAN ÜRETİM ALANLARI 13 YILDA YÜZDE 37 AZALDI

Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık, fiyatı hızla yükselen iki üründen biri olan kuru soğanda üretim alanlarının 2004-2017 arasında yüzde 37, patatesteki ürerim alanının ise yüzde 22 oranında azaldığını açıkladı. Atalık, aynı dönemde Türkiye'nin nüfusunun ise 68 milyondan 80,8 milyona çıktığının altını çiziyor.

EKONOMİ BAKANI ZEYBEKÇİ: ‘SOĞAN VE PATATES İTHAL EDECEĞİZ’

Günlerdir gündemin ilk sıralarına yerleşen kuru soğan ve patates fiyatlarındaki inanılmaz artışın ardından açıklama yapan Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ise bu iki üründe ithalata izin vereceklerini dile getirdi. Zeybekçi, soğan ve patates ithal edilecek ülkelerin de belli olduğunu dile getirirken gözler şimdi adı henüz açıklanmaya o ülkelere çevrildi...

TÜRKİYE’NİN SOĞAN İHTİYACI ÇİN’DEN Mİ KARŞILANACAK?

Ancak dünya kuru soğan üretimine ilişkin verilere bakıldığında Türkiye'nin soğan ithal edebileceği ülkeler arasında ilk sırayı Çin alıyor. Dünyada üretilen her dört kuru soğandan biri Çin, yaklaşık beşte biri de Hindistan kaynaklı. ABD, Mısır, İran ve Rusya bu ülkeleri izliyor. 2016'da 2,12 milyon ton kuru soğan üreten Türkiye ise dünya kuru soğan üretiminde 2017 verilerine göre 7'nci sırada.

TÜRKİYE DÜNYANIN 7’NCİ BÜYÜK SOĞAN ÜRETİCİSİ

Kuru soğan yoksul yiyeceği olarak anılsa da oldukça stratejik bir gıda ürünü. Kuru soğan üreten ülkeler yalnızca yüzde 4 kadarını dış satıma konu ediyor, geri kalanını ise kendi iç pazarında tüketiyor. Hatalı tarım politikaları yüzünden Türkiye bugün en temel tarım ve gıda ürünlerinden biri olan kuru soğanı ithal edecek duruma düştü. Oysa kuru soğan Anadolu'nun en eski ihraç ürünlerinden biriydi.

4 BİN YIL ÖNCE ANADOLU’DA SOĞAN ÜRETİMİ VE TİCARETİ YAPILIYORDU

Yaklaşık 4 bin yıl kadar önce Anadolu'da ticaret kolonileri kurarak mal alım satımı yapan Asurlu tüccarların tuttuğu çivi yazısı kayıtlar, kuru soğanı da içeriyor. Literatüre 'Kapadokya tabletleri' olarak geçen Kültepe metinleri, yaklaşık 4 bin yıl önce Anadolu'daki soğan üretimi ve ticaretine de ışık tutuyor. Kayseri yakınlarındaki Kültepe’de ortaya çıkan 23 bin civarında çivi yazılı tablet, Asur Ticaret Kolonileri Devri olarak anılan ve M.Ö. 1975-1723 yılları arasına tarihleniyor. Tam olarak günümüzden 3993 yıl öncesinden itibaren tarihe not düşülmeye başlanan Asurca yazılmış tabletlerde, incirden nara, zeytinden üzüme, soğandan meşe palamuduna, koyundan sığıra, baldan yüne kadar birçok ürünün alınıp satıldığı belgeleniyor.

KÜLTEPE METİNLERİ TARIM VE HAYVANCILIĞA IŞIK TUTUYOR

Kültepe tabletlerinde geçen tarım ürünleri hakkında bir araştırma yapan Esma Öz, 'Kültepe Metinleri Işığında Eski Anadolu'da Tarım ve Hayvancılık' adıyla Türk Tarih Kurumu'nca yayınlanan (2014) kitabında soğan için de bir bölüm ayırmış.

‘İKİ KAP SOĞAN İÇİN 1,5 SEGEL GÜMÜŞ ÖDENİYORDU’

Kültepe tabletlerinde en çok adı geçen sebzenin soğan olduğunu belirten Öz, daha çok kervan yolculuğu boyunca yapılan harcamaların kaydedildiği masraf listelerinde anılan bitkinin fiyatlarının da düşük tutulduğunu aktarıyor: "1429 numaralı masraf listesinde, 2 kap soğan için 1,5 seqel gümüş ödendiği görülmektedir. Metnin 10. satırında şunları okuyoruz: '1,5 seqel gümüş, 2 kap soğanın fiyatıdır.' Bir başka masraf listesinde ise soğan için 1/3 seqel ödendiği belirtiliyor."

‘SOĞAN ÜRETİMİ VE TİCARETİ YERLİ HALKIN KONTROLÜNDEYDİ’

Aynı zamanda doktora çalışması olan kitabında, Asur Ticaret Kolonileri döneminde Anadolu'daki soğan üretimi ve ticaretinin yerlilerin kontrolünde olduğuna dikkat çeken Esma Öz, yaklaşık 4 bin yıl öncesinin Anadolu'sundaki soğan üretimine ilişkin şu bilgileri aktarıyor: “Soğan, ticari bir ürün olarak da alım satımı yapılan bir sebzeydi. Yerliler arasında düzenlenmiş çeşitli miktarlardaki soğanların paylaşımıyla ilgili bilgilerin kaydedildiği 'Kt 89/k 367' numaralı belgede, çuvallarla satın alınan soğanların kişiler arasında paylaşımı kayıtlıdır. Metnin devamında, yeni hasat edilmiş soğanların bahçıvan başı Hadiani'den alındığı söylenmektedir. Metnin devamı şöyledir: 'Soğanları Tebarri ile aldık. 20 çuval soğanı, kumaşların fiyatına karşılık Alili ile paylaşacağız. 3 çuval soğanı Tuthalia ile paylaşacağız. Buruasna ile 4 çuval soğanı, ek olarak 9 seqel gümüş fiyatındaki yeni hasat edilmiş soğanları Tuthalia ve ben paylaştık...

‘SUHU/ANTİNNUM CİNSİ SOĞANI BANA GÖNDER’ YAZILI TABLET

Soğanların 14-20 çuval gibi büyük rakamlarla satın alınması, çok tüketildiğinin ve aynı zamanda soğanın ekonomik değeri olan bir besin maddesi olduğunu göstermektedir. Şu ana kadar yayınlanmış Kültepe tabletleri arasında Anadolu'da ekimi yapılan soğan çeşitleri ile ilgili olarak tek bir belge bulunmaktadır. Sözlüklerde 'bir soğan türü' anlamı verilen ve eski Babil ile Mari metinlerinden bilinen 'suhu/atinnum' cinsi bir soğan geçmektedir. Metnin 13-14 satırlarında şunları okuyoruz: 'Soğanları ve suhu/atinnum cinsi soğanı bana gönder...'

ORTA ANADOLU’DA BİR ÇOK SOĞAN TÜRÜ YETİŞTİRİLİYORDU

Orta Anadolu'nun iklimi soğan yetiştiriciliği için elverişli olduğundan o çağlarda muhtemelen yeşil soğan, kuru soğan ve yabani soğan gibi birçok soğan türü yetiştiriliyordu. Ancak bahsettiğimiz üzere şimdilik sadece suhu/antinnum cinsi soğanın yetiştirildiğini biliyoruz…”

SOĞANIN KÜLTÜR TARİHİYLE ÖVÜNMEK VARKEN İTHALATLA AVUNUYORUZ

Kültepe Höyük, iki ayrı bölümden oluşuyor. Yönetici sınıfın yaşadığı sarayları da içeren 21 metre yüksekliğindeki ‘Kültepe’ ve Asurlu tüccarların yerleştiği ‘Aşağı şehir’ olarak da anılan Kaniş-Karum’u. Bugün Karahöyük köyünün bulunduğu bereketli arazide kurulan Kültepe, Anadolu’daki tarım kültürünün son 4 bin yıllık geçmişine ışık tutuyor. Bugün insanlık için oldukça önemli olan birçok temel gıda ürününe kaynaklık eden Anadolu toprakları biyo-kültürel açıdan yeryüzünün en özel coğrafyalarından biri. Tek başına kuru soğanın üretim ve kültür tarihi bile bu toprakların hafızasındaki binlerce yıllık tanıklığı benzersiz kılıyor. Ancak bugün bu zengin kültürün derinliğinde keyiften sarhoş olmak yerine ihtiyacımız olan kuru soğanı bile ithal ederek karşılamaya çalışıyor oluşumuz trajedimizin ölçüsünü ortaya koymaya yetiyor…

Kaynak: (Esma Öz, Kültepe Metinleri Işığında Eski Anadolu'da Tarım ve Hayvancılık' TTK Yayınları. Sayfa: 24-27)

vtphx3tysbavnjlq2lgy.pnggojtouoooqe54n44gezo.jpgbs0vzdra94anlzuofhzx.jpg




Kaynak: https://odatv.com/anadolu-4-bin-yil-once-sogan-ihrac-ediyordu-22061835.html


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"İsmailağa'nın ünlü hocasının dün cenazesi vardı ama Cübbeli 3 gündür tatil keyfinde" Jun 22

--Alıntıdır--
Odatv 22.06.2018 12:30

pzhhnpbqnqhbokjifdsq.jpgz1qyjjczx1fijnminzzv.jpg


İsmailağa Cemaati’nin önde gelen isimlerinden, Cemaat içindeki “Abdülmetin” adıyla tanınan Metin Balkanlıoğlu geçirdiği kalp krizi nedeniyle 60 yaşında hayatını kaybetmişti. Metin Balkanlıoğlu’nun cenaze namazı dün Fatih Camii’ndeki ikindi namazının ardından kılındı.

Cenaze namazına birçok siyasi ve cemaatin müritleri katılırken, İsmailağa Cemaati’nin ünlü ismi “Cübbeli Ahmet” olarak tanınan Ahmet Mahmut Ünlü’nün cenaze törenine katılmadı.

Balkanlıoğlu'nun cenaze töreninin olduğu saatlerde “Cübbeli Ahmet”in de Antalya’da tatilde olduğu öğrenildi. 3 gündür Antalya'da bulunan Ahmet Mahmut Ünlü ve beraberindekiler, günübirlik turlar için yat kiraladı. Ahmet Mahmut Ünlü ve beraberindekiler, dün de beyaz bir yata binip Sıçan Adası'nın etrafında tur attı. Akşam saatlerinde dönen 7 kişilik grup, lüks araçlarla kaldıkları otele gitti.

BALKANLIOĞLU'DAN VE CÜBBELİ'DEN BİRBİRLERİNE SERT ELEŞTİRİLER

Hayatını kaybeden Metin Balkanlıoğlu ile Ahmet Mahmut Ünlü, aylar önce karşılıklı çok sert açıklamalarda bulunmuştu. Metin Balkanlıoğlu, Ahmet Mahmut Ünlü’yü, sohbetlerinde 6 yaşında çocukla evlenilebileceğini, asansörde halvet olabileceği gibi skandal sözler sarfeden Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız nedeniyle hedef alarak şöyle demişti:

“Başımızın belası adam, başımızın belası… Paraya ve şöhrete tapan bir adam desem yeridir. Ne Mahmut Efendi’yle bir alakası var, istismardan başka bir şey yok. Kendi başına buyruk. Eline mikrofonu alan istediği gibi konuşuyor.”

“Cübbeli Ahmet Hoca” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü de Metin Balkanlıoğlu yanıt verdi. “Herkes bekliyor, benim bir hoca hakkında reddiye yapacak mıyım, yapmayacak mıyım? Yapmayacağım” diyen Ünlü şöyle devam etti:

“Anamın cenazesinde konuşturmuşum, kızımın düğününde konuşturmuşum, hatta geçenlerde biz salıya aldık da hoca efendilerin sohbetine çatıyor biz yine perşembeye dönelim, dedim mi demedim mi? Ben bu niyette bir adamım ama benim hakkımda bir konuşma çıktı, aman yarabbi, ne Sözcü gazetesi yapar ne Halktv yapar, bin türlü iftira…”

Kaynak: https://odatv.com/ismailaganin-unlu-hocasinin-dun-cenazesi-vardi-ama-cubbeli-3-gundur-tatil-keyfinde-22061833.html


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"Tarihin bilinmeyen sayfaları... Dalkavukluk kaç paraydı" Jun 23

--Alıntıdır--

Odatv 23.06.2018 18:22

Tarihimizi gerçekten biliyor muyuz?

Tarih, zaferler, fetihler, sultanlar ve yağız yeniçerilerin gölgelerinin altında saklı kalan vampir avcıları, idam edilen maymunlar, dalkavuklar, veba salgınları, balta asan serseriler, semer devirenler ve cellatlarla dolu, "bilinmeyen Osmanlı"dan tuhaf olayları, büyük tarihçi Reşad Ekrem Koçu'nun Tarihimizde Garip Vakalar adlı eserinden yola çıkarak, Odatv sizler için derledi.

1. DALKAVUKLAR

cskdayc4dvtihyrwmkzf.jpg


Günümüzde yalnızca siyaset arenasında rastlayabildiğimiz dalkavuklar, Osmanlı devrinde kahyası, çalışma yönetmeliği ve narhı olan bir meslek sınıfıydı.

Topkapı Sarayı arşivinde bulunan, Birinci Mahmut dönemine tarihlenen bir belgede, dalkavukların, kendilerine verilen talimatları uygulamaları karşılığında almaları gereken ücretler bulunuyor.

İşte, Osmanlı döneminde, doğrudan devlet tarafından belirlenen dalkavukluk ücretleri:

Dalkavuğun burnuna fiske vurmak (fiske başına): 20 para

Başına kabak vurmak: 30 para

Yüzünü tokatlamak (tokat başına): 30 para

Oturduğu minderden aşağı yuvarlamak: 30 para

Merdivenden aşağı yuvarlamak: 180 para (Dalkavuk yaralanırsa tedavi masraflarını eğlenen kişi öder.)

Yüzüne mürekkep ve kömür sürmek: 37 para

Bir salkım üzümü sapıyla birlikte yedirmek: 40 para

Kafasına sert bir yumruk indirmek (yumruk başına): 40 para

Ellerini ve ayaklarını domuz bağıyla bağlamak: 40 para

Çıplak başına tokat atmak (tokat başına): 45 para

Elinde beş on kıl kalacak ve dişlerini takırdatacak kadar sakalını çekmek: 60 para

Sakalını boyamak: 60 para

Sakalının yarısını ya da tamamını kesmek: Dalkavuğun üç aylık, 30-90 kuruş arasında değişen ortalama kazancı

Kuyruğu dışarıda kalmayacak şekilde bir fındık faresini dalkavuğun ağzına sokmak: 400 para

Bostan dolabına bağlanarak kuyunun içinde bir tur döndürülmek: 600 para (Bir turdan sonra tur başına 100 para verilir. Dalkavuk boğularak ölürse cenaze masraflarını eğlenen kişi karşılar.)

2. MAYMUN İDAMI

ck5qir9dfqn2rtbk3dmc.jpg


Eski devirlerde gemilerde gözcülük yapmaları için maymunlar bulunurdu. Osmanlı devrinde Galata'da sıra sıra maymuncu dükkanları vardı. Bu dükkanlarda, yalnızca gözcülük yapması için eğitilmiş maymunlar satılmaktaydı.

Üçüncü Murat'ın hocalarından Abdülkerim Efendi, tutucu, öfkeli, padişah üzerinde büyük etkisi olan biriydi. Hitabeti kuvvetliydi, camilerde vaaz verdiğinde insanların kalbine dokunurdu.

Bir gün Abdülkerim Efendi, okuduğu bir kitapta maymunların fuhşa alet edildiğine dair bir cümle görünce hiddetlenmiş, arkasına bir yığın insan alarak Galata'daki maymuncu dükkanlarını basmış, bütün maymunları toplatıp zavallı hayvanları oracıkta ağaçlara astırarak idam ettirmişti. Bu olaydan sonra bu tutucu adama halk arasında "Maymunkeş" lakabı takıldı.

3. VEBA SALGINI

cr4h5v6mo6f8a5lwfhiw.png


Tarihimizde birçok veba salgını görülmüştür, fakat bu salgınlar arasında en dehşetlisi, 1812 yılında olmuştur. Hastalık öylesine şiddetliydi ki, dönemin gümrük emininin hazırladığı bir belgeye göre, bir buçuk ay içinde İstanbul'da her gün 850-900 kişi ölmüş, Ramazan ayında ise ölü sayısı 1200'e yükselmişti.

Hastalığın en çok etkilediği semtler, o zamanlar genellikle alt tabakanın ve bekarların yaşamakta olduğu Tahtakale ve Galata'ydı. Bu semtlerdeki bekar odaları, birer veba yuvasına dönüşmüştü. Bu nedenle hükümet, ilk tedbir olarak bekar odalarını yıktırma kararı aldı. Odalar bir gün içerisinde yıkıldı.

Fakat bu yıkım işinde görevlendirilen insanlar, tüyler ürpertici manzaralara şahit oldular. Yıkılan odalarda, unutulmuş, kokuşmuş yüzlerce ölü bulundu. Bu ölüler arasında fahişeler ve fahişelerin beşikteki bebekleri de vardı. Bahçekapı'da bir sokak vardı ki, memurların yıkım esnasında gördüğü manzaralar bir yana, bu salgın öncesinde dahi zaten şehrin en tekinsiz batakhanelerinden bile ürkütücü bir sokaktı. Halk, bu sokağa "Melekgirmez Sokağı" derdi. Vebadan sonra İkinci Mahmut, bu sokağa bir cami yaptırdı, adını da "Hidayet Camii" koydu.

4. HEZARPARE AHMET PAŞA OLAYI

bdmoccx7iftgbyck6nnh.jpg


Ölümünden önce "Tezkireci" sanıyla bilinen, Sultan İbrahim devrinin son sadrazamı Ahmet Paşa, maliye kalemlerinden yetişmiş bir vezirdi. Padişahın kendisine sonsuz bir güveni vardı, öyle ki, 2 yaşındaki kızı Beyhan Sultan'la sadrazamını nişanlayıp, Ahmet Paşa'yı saraya damat yapmıştı. Fakat Ahmet Paşa, yeniçeri ocağı tarafından hiç sevilmiyordu, yeniçeriler üzerinde otorite tesis etmek istemiş, hatta bazı ağaları öldürtmeye yönelik planlar yapmıştı; bütün bunlar da sadrazamın sonunu hazırladı. Bu durumu öğrenen yeniçeriler, Fatih Camii'nde toplanarak padişahtan sadrazamın kendilerine teslim edilmesini talep ettiler. Sultan İbrahim, Ahmet Paşa'yı azletmeyi kabul etse de yeniçerilerden eski sadrazamının öldürülmemesini istedi. Bu gelişmeler nedeniyle gerilim gitgide tırmandı, yeniçeri ocağı, Sultan İbrahim'in tahttan indirilmesine karar verdi.

Bütün bu olanlardan haberdar olan Ahmet Paşa, kılık değiştirerek tanıdıklarının konaklarına sığınmaya çalışsa da hiç kimse onu evine kabul etmedi. Nihayet Hacı Behram adlı bir kişinin ihbarıyla yakalandı ve idam edildi.

Tezkireci Ahmet Paşa, şişman biriydi. Cellatlar tarafından yakalanıp boğulduktan sonra, cesedi çırılçıplak bir halde, Atmeydanı'nda, bir çınar ağacının altına konuldu. Birkaç yeniçeri, ahaliye insan etinin eklem ağrılarına iyi geldiğini söyleyerek Ahmet Paşa'nın etlerini doğraya doğraya halka sattı. Bu korkunç olay sonucunda iri yarı Ahmet Paşa'nın cesedi, birkaç saat içerisinde iskelet halinde kalmıştı; İstanbul'da yüzlerce insan, Ahmet Paşa'nın etlerini satın alarak eklem ağrılarını dindirsin diye vücutlarına sürüp bağlıyordu. Ölümünden ve cesedinin başına gelen bu olaydan sonra Paşa'ya "Hezarpare" (bin parça) denilmeye başlandı.

5. BALTA ASMAK


l06g7xzv7l3zlloodttj.jpg


Yeniçeri ocağının eski ihtişamından uzaklaştığı, serserilerin, külhanbeylerinin yeniçeri yazıldığı günlerde ortaya çıkmıştır balta asmak. Yeniçeri zorbaları, İstanbul limanlarına gelen bütün mallardan, kılıç gücüyle komisyon alırlardı.

Bir gemi iskeleye yanaşır yanaşmaz güvertesine tırmanır, açıkta demirlediyse kayığa atlayıp gider, mensubu olduğu ortanın nişanının ve kendi isminin bulunduğu bir levhayı, geminin burnuna asardı. Gemilere asılan bu zorba nişanlarına da "balta" adı verilirdi.

Balta asılmasının ardından, gemideki malların sahibi ya da gemi kaptanı, hiçbir şekilde malların satış işlemine karışamazdı. Malların taşınmasından satışına kadar her şeyi, yeniçeri zorbaları kendi ortalarından arkadaşlarıyla gerçekleştirir, paradan da dilediği miktarda pay alırdı.

Kaynak: https://odatv.com/dalkavukluk-kac-paraydi-23061831.html

[Edited at 2018-06-23 16:15 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Katır Jun 24

yhuu02apjxwbcovsmahu.jpg



Katır (Equus mulus) erkek eşek ile dişi atın (kısrak) çiftleşmesiyle meydana gelen ve çoğu kez kısır olan melez hayvandır. Erkek at (aygır) ile dişi eşek çiftleşirse bardo veya ester denen, at görünümünde ama eşek iriliğinde bir melez ortaya çıkar. Bardo, attan çok katıra benzer ancak eşeğin bütün zayıflıklarını taşır. Bardo, katırdan daha az dayanıklı olduğu için seyrek olarak yetiştirilir.

Katırlar, kısır hayvanlar olmalarına rağmen dünyada yaklaşık 60 katırın doğum yaptığı tespit edilmiştir.[1]

Katırlar attan küçük, eşekten büyük ve kuvvetli, bazı atlardan (Tersk gibi) daha kuvvetlidir. Ancak Amerikan Standardbred'i gibi büyük Marshall atları kadar kuvvetli değildir. Bu hayvanlar bilindiğinin aksine bozuk yollarda eşekten daha az kullanışlıdır.

Katırın inatçı ve biniciye zorluk çıkarması efsanesi ise pek doğru değildir, katırların binicinin güvenliğini sağlayan reflekslerde bulunduğu görülmüştür.

http://www.wiki-zero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvS2F0JUM0JUIxcg


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

Qatır — atla uzunqulağı cütləşdirməklə əldə edilmiş, təsərrüfatda mühüm əhəmiyyət kəsb etmiş, əhliləşdirilmiş heyvan.

Qatır nəqliyyat vasitəsi kimi

Azərbaycanın dağlıq və dağətəyi bölgələrində minik vasitəsi kimi hələ qədim zamanlardan qatırdan da geniş istifadə olunuşdur. Çoxlu yükgötürmə qabiliyyəti, sıldırımlı dağ yoları üçün daha münasibliyi, aclığa və susuzluğa daha davamlı olması onun əhəmiyyətli nəqliyyat vasitələrindən birinə çevrilməsinə şərait yaratmışdır. Qatır Qafqazda ən azı ilk sinifli cənmiyyət dövründən əsas nəqliyyat vasitələrindən biri olmuşdur.

Qatırı, atla uzunqulağı cütləşdirməklə də əldə edirdilər. Aşşur və Urartu, həmçinin orta əsr mənbələrinə əsasən, hələ qədim zamanlardan Cənubi Qafqazın dağlıq bölgələrində yük daşımaq üçün qatırdan istifadə edilmişdir. Vaxtilə Azərbaycanda olmuş, X əsr ərəb coğrafiyaşünas səyyahı İbn Hövqəl yazırdı ki, "burada sağlam gövdəli, güclü, dözümlü qatır cinsləri yetişdirilir". Bərdə də yetişdirilən qatır cinsləri o qədər şöhrət qazanmışdılar ki, onları Xorasan, Suriyaya və başqa ölkələrə aparırdılar. Avropa səyyahı L.Çempenin yazdığına görə, hər il 500, bəzən də 1000 baş qatıra yüklənmiş Azərbaycan ipəyi ölkənin sərhədlərində uzaqlara aprılırdı.

XIX-XX əsrlərin əvvəllərində Azərbaycanda qatırdan geniş istifad olunması davam edirdi. XIX əsrin 50-ci illərində Şamaxı, Nuxa, Şuşa və Lənkəranda 18 min baş, həmin əsrin 60-cı illərində isə 32500-dən çox qatır və uzunqulaq olmuşdur.

Qatır yetişdirmək çətin olduğundan, onları baha qiymətə satırdılar. XIX əsrin sonlarında Yelizavetpol quberniyasında yetişdirilən iri və güclü qatırların hər biri 200-300 rubla satılrıdı. 28 Buna görə də quberniyanın Qazax qəzasında XIX əsrin 80-ci illərində cəmi 97 baş qatır qeydə alınmışdı.

XIX əsrdə yük nəqliyyatı vasitəsi kimi qatırdan xarici kaptalistlər geniş istifadə edirdilər. Şəmkirdə Şərab istehsalı ilə məşğul olan alman Forer qardaşları iş heyvanı kimi qatıra yüksək qiymət verirdilər. 1879-cu ilə kimi Simens qardaşları şirkəti də mis zavodlarını odun kömürü ilə təchiz etmək, Bakı və Batumidən gətirilən dəmir qırınıtılarını almaq və istehsal olunmuş məhsulu daşımaq üçün 200 baş at və qatırdan istifadə etmişdir.

http://www.wiki-zero.net/index.php?
q=aHR0cHM6Ly9hei53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvUWF0JUM0JUIxcg


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

Das Maultier, auch Muli genannt, (von lat. mulus, ‚Maultier‘, ‚Maulesel‘) ist das Kreuzungsprodukt aus einer Hauspferdestute mit einem Hauseselhengst. Das so gezeugte Tier ist aus biologischer Sicht ein Hybride. Ein Hybride aus der umgekehrten Kombination, also aus einer Kreuzung von (Haus-)Pferdehengst und (Haus-)Eselsstute, wird im Deutschen stattdessen als Maulesel bezeichnet.

Als Hybride sind Maultiere mit seltenen Ausnahmen nicht fortpflanzungsfähig. Maultiere sind einfacher zu züchten als Maulesel und werden aufgrund ihrer im Vergleich zu den Pferden größeren Ausdauer und Unempfindlichkeit als Zug- und Tragtiere verwendet, eignen sich aber auch gut als Reittiere.

Ein Maultier ist meist größer als sein Eselvater und etwas kleiner als die Pferdemutter. Es sieht dem Pferd ähnlicher, nicht zuletzt wegen des großen und gestreckten Kopfs und seines Fells, das trotz der dickeren Haut dem Pferdefell sehr ähnlich sieht und in vielen Fällen sogar gleicht. Das Maultier behält jedoch, wohl als dominantes Erbmerkmal seines Eselvaters, die längeren Ohren. Andererseits haben Maultiere kleinere Nüstern als Pferde, und die vier Gliedmaßen sind eher schlank ausgebildet. Der Schwanz von Maultieren gleicht wiederum dem der Pferde – weshalb er auch Schweif genannt wird – und besitzt im Gegensatz zu den Eseln keine Quaste. Die Fellfarben können wie bei den Pferden variieren, am häufigsten sind diese braun, schwarzbraun oder schwarz, seltener grau und extrem selten weiß. Es kommen auch gescheckte Maultiere vor, dann meistens in den Farben weiß/hellbraun oder weiß/dunkelbraun. Oftmals ist bei Tieren mit dunkleren Fellfarben ähnlich wie bei den Eseln der Bereich um das Maul weiß oder weißlich (Mehlmaul). Üblicherweise werden Maultiere mit einem Stockmaß zwischen 140 und 155 cm gezogen, je nach Rasse der Eltern gibt es auch größere (bis über 190 cm) oder sehr viel kleinere Maultiere.

Nomenklatur
„Maulpferd“ ist eine unübliche, jedoch formal korrekte Bezeichnung für das Maultier. Während der Maulesel dem Esel sehr stark ähnelt, stellt das Maulpferd phänotypisch eine Zwischenform zwischen Pferd und Esel dar. Darum hat das Maultier im Gegensatz zum Maulesel umgangssprachlich eine vom Pferd unabhängige Bezeichnung erhalten.

Zucht

Bei der Vermischung des Erbgutes von Pferdestute (2n = 64 Chromosomen, n = 32) und Eselhengst (2n = 62 Chromosomen, n = 31) entsteht ein ungerader Chromosomensatz, der meist keine Geschlechtszellenbildung erlaubt. Gleichwohl können Maultiere den Geschlechtsakt ausführen und verfügen auch über einen natürlichen Geschlechtstrieb, wenn auch nicht so stark wie Pferde. Hengste sind stets unfruchtbar, gelegentlich kommen jedoch fruchtbare Stuten vor. Die größere Ähnlichkeit des Maultieres mit dem Muttertier (Pferd) beruht auf nichtchromosomaler Vererbung. Dabei bringt die mütterliche Eizelle den Hauptteil der Zellorganellen in die Zygote ein, so dass in der Filialgeneration mütterliche Merkmale vorherrschen. Maultier und Maulesel sind ein Paradebeispiel für das Imprinting.

Maultiere sind leichter zu züchten als Maulesel, da es einfacher ist, eine Pferdestute von einem Eselhengst decken zu lassen als eine Eselstute von einem Pferdehengst.

Maultiere sind in der Regel größer als Maulesel, da das Muttertier eine Grenze für die Größe setzt und eine Pferdestute im Allgemeinen größer ist als eine Eselstute. Fohlen wachsen bei der Mutter auf und werden durch sie wesentlich geprägt; das Maultierfohlen wird also „als Pferd“ aufgezogen, das Mauleselfohlen „als Esel“. In Frankreich werden speziell für die Maultierzucht besonders große Poitou-Esel gezogen.

Eigenschaften

Maultiere gelten als gutmütig und geradlinig, im Gegensatz zu Pferden auch als weit weniger scheu. Sie sind gegenüber Pferden gleichmäßiger belastbar und erholen sich sehr rasch von Strapazen. Damit verbunden ist auch eine besonders hohe Lebenserwartung von 45 bis über 50 Jahren, in Einzelfällen sogar noch mehr. Als Tragtiere sind Maultiere weitaus gutmütiger, sie können an einem Tag rund 150 kg etwa 30 bis 40 km weit transportieren. Als Zugtiere sind sie einsatzfreudiger und ausdauernder als Pferde, weshalb sie von Eignern von in der Landwirtschaft eingesetzten Tieren allgemein bevorzugt wurden. Maultiere bewährten sich besonders beim Ziehen von Pflügen auf schwierigen Böden aus Tonmineralen, weshalb sie sich – vor allem in den USA – aufgrund ihrer Geradlinigkeit und Willensstärke den Ruf besonderer Sturheit erwarben (stubborn like a Missouri mule = „Stur wie ein Maultier aus Missouri“). Maultiere sind wegen ihrer dickeren Haut gegenüber Pferden auch weit weniger empfindlich gegen hohe oder tiefe Temperaturen sowie ungünstiges Wetter wie Regen oder Schnee. Maultiere verfügen über eine wesentlich robustere gesundheitliche Konstitution und zudem über härtere Zähne, was Haltung, Einsatz sowie Fütterung besonders unter schwierigen geografischen und/oder klimatischen Bedingungen vereinfacht. Außerdem zeigen sie eine gewisse natürliche Resistenz gegen Insekten und Parasiten. Die Hufe eines Maultiers sind härter als die eines Pferdes und ähnlich denen eines Esels an einen steinigen Untergrund angepasst und eher auf Trittsicherheit denn auf Geschwindigkeit ausgerichtet. Damit verbindet das Maultier die Leistungsfähigkeit eines Pferdes bei größerer Ausdauer mit der Trittsicherheit eines Esels im Gelände. Dennoch kann ein vorwiegend als Reittier eingesetztes Maultier bei Bedarf kurzzeitig bis zu 60 km/h schnell laufen.

Zusammenfassend kann gesagt werden, dass Maultiere die Besonnenheit, die Ausdauer und die Trittsicherheit eines Esels in Kombination mit der Geradlinigkeit, der Kraft und dem Mut eines Pferdes besitzen. Ein Maultier ist daneben auch für ungeübte Reiter ein gutes Reittier, das im Allgemeinen gut beherrschbar ist und bei guter Ausbildung keine Überraschungen erwarten lässt.

Maultiere vertragen sich im Grunde sehr gut mit anderen Tieren, verhalten sich jedoch gegenüber Hunden im Allgemeinen weit weniger duldsam als Pferde, zudem sind sie weit weniger scheu und neigen bei Gefahr auch nicht dazu, einfach die Flucht zu ergreifen. Sie können mit allen Hufen in alle Richtungen ausschlagen und sind im Allgemeinen in der Lage, ihren Reiter gegen den Angriff von Wölfen (Europa, Nordamerika) oder Pumas (Mittel- und Südamerika) zu verteidigen. Es sind Fälle belegt, in denen ein Maultier entsprechende angreifende Raubtiere durch Hufschläge und -tritte vertrieben oder gar getötet hat.

Charles Darwin schrieb in Bezug auf die hervorragenden physischen Eigenschaften des Maultieres: „Das Maultier scheint mir ein sehr erstaunliches Tier zu sein; es macht den Anschein, dass hier die Kunst die Natur übertroffen hat.“

Geschichte
Maultiere sind bereits aus dem alten Orient belegt. Vielleicht züchteten bereits die Sumerer Maultiere, aus dieser Zeit sind jedenfalls Kreuzungen zwischen Esel und Onager belegt. Auch in der griechischen Literatur werden Maultiere erwähnt.

In der Antike galten Maultiere als die edelsten Tiere überhaupt. Aus diesem Grunde wurden die Tierärzte im Römischen Reich damals nicht Rossärzte (equomedici), sondern Maultierärzte (mulomedici) genannt.

In der Fundregion Kalkriese (Niedersachsen) fanden sich die Reste eines adulten Maultieres, das möglicherweise im Jahre 9 n. Chr. in der Varusschlacht getötet worden war. Wie die Reste einer Deichselkappe belegen, war es als Zugtier eingesetzt. Auch in dem römischen Lager Dangstetten, das im Zuge des Alpenfeldzuges (15 v. Chr.) von der Legio XIX angelegt worden war, fanden sich die Reste von fünf Maultieren von überwiegend jugendlichem Alter, was für eine Verwendung als Zugtiere spricht. Sie sind teilweise zerlegt worden, wurden also vielleicht auch gegessen.

Knochenfunde von Maultieren sind jedoch eher selten. Eine sichere Unterscheidung zwischen Maultier, Pferd und Esel wird vor allem anhand der Zähne vorgenommen. Merkmalsüberschneidungen sind jedoch belegt.

Im Mittelalter sowie in der neueren Zeit gelangten Maultiere in alle Erdteile und spielten vor allem als Lasttiere eine bedeutende Rolle, besonders in geografisch und klimatisch schwierigeren Gebieten.

In beiden Weltkriegen kamen diese Tiere aufgrund ihrer günstigen Eigenschaften noch einmal auf praktisch allen Kriegsschauplätzen zahlreich zum Einsatz, im Ersten Weltkrieg vorwiegend bei Gebirgstruppen, im Zweiten Weltkrieg außerdem sowohl in kälteren Klimazonen wie den Steppen der Sowjetunion als auch in tropischen Gefilden wie Südostasien.

Seit den 1950er Jahren ging in den Industrieländern die Zahl der Maultiere nach der stetig zunehmenden Einführung moderner Landmaschinen und Lastkraftwagen stark zurück. In einigen Ländern wie z. B. den USA erreichte ihre Zahl gar historische Tiefstände.

Heute spielen Maultiere in weniger entwickelten Regionen der Welt nach wie vor eine wichtige Rolle in der Landwirtschaft sowie als Transportmittel. Außerdem haben sie ihre Bedeutung für militärische Zwecke in gebirgigen sowie schwer zugänglichen Gegenden bis heute behalten. In Europa und den USA werden Maultiere in privater Hand nach wie vor in kleinerem Stil gezüchtet und gehalten, wenn auch mehr zum Privatvergnügen und zur Traditionspflege.

Nutzung

Maultiere werden unter anderem als Zug- und Tragtiere, Reittiere, für militärische Zwecke (Trainpferde) oder für den Transport kostbarer Fracht verwendet. Aufgrund ihrer Leistungsfähigkeit und Trittsicherheit waren Maultiere in der Geschichte besonders häufig bei Gebirgstruppen im Einsatz, so unter anderem auch in beiden Weltkriegen in Kolonnen als Lasttiere zum Transport von Waffen, Munition und Versorgungsgütern.

Vor der neuzeitlichen infrastrukturellen Erschließung der Alpenregion spielten die robusten Maultiere jahrhundertelang für die Handelswege über die Berge auf den Saumpfaden eine wichtige Rolle.

Auch im privaten Einsatz als Reittiere konnten sich Maultiere bewähren, sie waren weitaus stärker und schneller als Esel, gleichzeitig wesentlich weniger scheu als Pferde und obendrein in der Anschaffung und im Unterhalt weit günstiger als letztere. Als Reittier waren sie häufig in den Alpenländern, Südeuropa (vor allem auf Sizilien), Südamerika sowie den Südstaaten der USA anzutreffen.

Maultiere waren vor allem in wärmeren Klimazonen als Zugtier erste Wahl, da sie mit der dort vorherrschenden Hitze weit besser zurechtkamen als Pferde und zudem bei geringerem Futterverbrauch mehr und länger zu leisten imstande waren. So kam es, dass Maultiere schon früh zum Ziehen von Bergwerks-Loren eingesetzt wurden. Ab etwa 1860 zogen sie vor allem in Mittel- und Südamerika, den Südstaaten der USA, einigen Ländern in Afrika sowie zum Teil später auch in Spanien im Gegensatz zur üblichen Praxis in anderen Erdteilen die Pferdestraßenbahnen. Um die Jahrhundertwende wurden wie auch die Pferde die zwar zugstarken und in Anschaffung sowie Unterhalt günstigeren – in manchen Fällen aber auch sturen – Maultiere bei den meisten Betrieben durch elektrische Straßenbahn-Triebwagen ersetzt. Einige wenige „Maultierbahnen“ verkehrten allerdings bis in die 1920er und 1930er Jahre – und zwei kleinere Bahnen dieser Art waren in Brasilien sogar noch bis in die 1960er Jahre in Betrieb.

Auch in heutiger Zeit haben Maultiere ihre Bedeutung und Funktion als Tragtiere in unwegsamen Gegenden der Welt trotz allem technischen Fortschritt nicht verloren. So wurden zum Beispiel nach dem schweren Erdbeben im nördlichen Pakistan und dem angrenzenden Kaschmir im Herbst 2005 über 2000 Maultiere der Tiertransporteinheiten (englisch: Animal Transport Units – ATU) der pakistanischen Armee mobilisiert, um die betroffene Bevölkerung in dem nur schwer zugänglichen Gebiet zu versorgen.[1]

In einigen Fällen fanden ehemals zu Streitkräften gehörende Maultiere einen zweiten zivilen Verwendungszweck. So wurden zum Beispiel im Jahre 1975 in Hongkong von der Britischen Armee aus dem Dienst genommene Maultiere nach ihrer Entlassung und entsprechender Ausbildung vor Ort noch jahrelang für das therapeutische Reiten weiterverwendet.

Die größte Maultierpopulation in Deutschland befindet sich in Bad Reichenhall im Einsatz als Lasttiere für die dortigen Gebirgsjäger der Bundeswehr. Wenn auch ihre Zahl gegenüber früheren Zeiten etwas zurückgegangen ist, werden diese Tiere nach wie vor bis heute vor allem im Winter zur Versorgung abgelegener und mit Fahrzeugen nicht erreichbarer Höfe und Hütten eingesetzt.

Bildliche Darstellungen
Aus dem assyrischen Königspalast in Ninive sind Maultierdarstellungen aus der Zeit um 1000 bis 500 v. Chr. bekannt, diese können jedoch nach Aussage einiger Experten noch älter sein.

http://www.wiki-zero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9kZS53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvTWF1bHRpZXI

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄



A mule is the offspring of a male donkey (jack) and a female horse (mare).[1][2] Horses and donkeys are different species, with different numbers of chromosomes. Of the two F1 hybrids (first generation hybrids) between these two species, a mule is easier to obtain than a hinny, which is the offspring of a female donkey (jenny) and a male horse (stallion).

The size of a mule and work to which it is put depend largely on the breeding of the mule's female parent (dam). Mules can be lightweight, medium weight, or when produced from draft horse mares, of moderately heavy weight.[3]:85–87 Mules are reputed to be more patient, hardy and long-lived than horses, and are described as less obstinate and more intelligent than donkeys.[4]:5


Biology
The mule is valued because, while it has the size and ground-covering ability of its dam, it is stronger than a horse of similar size and inherits the endurance and disposition of the donkey sire, tending to require less food than a horse of similar size. Mules also tend to be more independent than most domesticated equines other than its parental species, the donkey.

The median weight range for a mule is between about 370 and 460 kg (820 and 1,000 lb).[5] While a few mules can carry live weight up to 160 kg (353 lb), the superiority of the mule becomes apparent in their additional endurance.[6]

In general, a mule can be packed with dead weight of up to 20% of its body weight, or approximately 90 kg (198 lb).[6] Although it depends on the individual animal, it has been reported that mules trained by the Army of Pakistan can carry up to 72 kilograms (159 lb) and walk 26 kilometres (16.2 mi) without resting.[7] The average equine in general can carry up to approximately 30% of its body weight in live weight, such as a rider.[8]

A female mule that has estrus cycles and thus, in theory, could carry a fetus, is called a "molly" or "Molly mule", though the term is sometimes used to refer to female mules in general. Pregnancy is rare, but can occasionally occur naturally as well as through embryo transfer. A male mule is properly called a horse mule, though often called a john mule, which is the correct term for a gelded mule. A young male mule is called a mule colt, and a young female is called a mule filly.[9]

Characteristics
With its short thick head, long ears, thin limbs, small narrow hooves, and short mane, the mule shares characteristics of a donkey. In height and body, shape of neck and rump, uniformity of coat, and teeth, it appears horse-like. The mule comes in all sizes, shapes and conformations. There are mules that resemble huge draft horses, sturdy quarter horses, fine-boned racing horses, shaggy ponies and more.

The mule is an example of hybrid vigor.[10] Charles Darwin wrote: "The mule always appears to me a most surprising animal. That a hybrid should possess more reason, memory, obstinacy, social affection, powers of muscular endurance, and length of life, than either of its parents, seems to indicate that art has here outdone nature."[11]

The mule inherits from its sire the traits of intelligence, sure-footedness, toughness, endurance, disposition, and natural cautiousness. From its dam it inherits speed, conformation, and agility.[12]:5–6,8 Mules are reputed to exhibit a higher cognitive intelligence than their parent species. That said, there is a lack of robust scientific evidence to back up these claims. There is preliminary data from at least two evidence based studies, but they rely on a limited set of specialized cognitive tests and a small number of subjects.[13][14] Mules are generally taller at the shoulder than donkeys and have better endurance than horses, although a lower top speed.[15][13]


Ancient Greek rhyton in the shape of a mule's head, made by Brygos, early 5th century BC. Jérôme Carcopino Museum, Department of Archaeology, Aleria
Handlers of working animals generally find mules preferable to horses: mules show more patience under the pressure of heavy weights, and their skin is harder and less sensitive than that of horses, rendering them more capable of resisting sun and rain. Their hooves are harder than horses', and they show a natural resistance to disease and insects. Many North American farmers with clay soil found mules superior as plow animals.

A mule does not sound exactly like a donkey or a horse. Instead, a mule makes a sound that is similar to a donkey's but also has the whinnying characteristics of a horse (often starts with a whinny, ends in a hee-haw). Mules sometimes whimper.

Color and size variety

Mules come in a variety of colors and sizes; these mules had a draft horse mare for a mother
Mules come in a variety of shapes, sizes and colors, from minis under 50 lb (23 kg) to maxis over 1,000 lb (454 kg), and in many different colors. The coats of mules come in the same varieties as those of horses. Common colors are sorrel, bay, black, and grey. Less common are white, roans, palomino, dun, and buckskin. Least common are paint mules or tobianos. Mules from Appaloosa mares produce wildly colored mules, much like their Appaloosa horse relatives, but with even wilder skewed colors. The Appaloosa color is produced by a complex of genes known as the Leopard complex (Lp). Mares homozygous for the Lp gene bred to any color donkey will produce a spotted mule.


Distribution and use
Mules historically were used by armies to transport supplies, occasionally as mobile firing platforms for smaller cannons, and to pull heavier field guns with wheels over mountainous trails such as in Afghanistan during the Second Anglo-Afghan War.[16]

The Food and Agriculture Organization of the United Nations (FAO) reports that China was the top market for mules in 2003, closely followed by Mexico and many Central and South American nations.

Fertility
Mules and hinnies have 63 chromosomes, a mixture of the horse's 64 and the donkey's 62. The different structure and number usually prevents the chromosomes from pairing up properly and creating successful embryos, rendering most mules infertile.

There are no recorded cases of fertile mule stallions. A few mare mules have produced offspring when mated with a purebred horse or donkey.[17][18] Herodotus gives an account of such an event as an ill omen of Xerxes' invasion of Greece in 480 BC: "There happened also a portent of another kind while he was still at Sardis,—a mule brought forth young and gave birth to a mule" (Herodotus The Histories 7:57), and a mule's giving birth was a frequently recorded portent in antiquity, although scientific writers also doubted whether the thing was really possible (see e.g. Aristotle, Historia animalium, 6.24; Varro, De re rustica, 2.1.28).

As of October 2002, there had been only 60 documented cases of mules birthing foals since 1527.[18] In China in 2001, a mare mule produced a filly.[19] In Morocco in early 2002 and Colorado in 2007, mare mules produced colts.[18][20][21] Blood and hair samples from the Colorado birth verified that the mother was indeed a mule and the foal was indeed her offspring.[21]

A 1939 article in the Journal of Heredity describes two offspring of a fertile mare mule named "Old Bec", which was owned at the time by the A&M College of Texas (now Texas A&M University) in the late 1920s. One of the foals was a female, sired by a jack. Unlike its mother, it was sterile. The other, sired by a five-gaited Saddlebred stallion, exhibited no characteristics of any donkey. That horse, a stallion, was bred to several mares, which gave birth to live foals that showed no characteristics of the donkey.[22]


Modern usage
In the second half of the 20th century, widespread usage of mules declined in industrialized countries. The use of mules for farming and transportation of agricultural products largely gave way to modern tractors and trucks. However, in the United States, a dedicated number of mule breeders continued the tradition as a hobby and continued breeding the great lines of American Mammoth Jacks started in the United States by George Washington with the gift from the King of Spain of two Zamorano-Leonés donkeys. These hobby breeders began to utilize better mares for mule production until today's modern saddle mule emerged. Exhibition shows where mules pulled heavy loads have now been joined with mules competing in Western and English pleasure riding, as well as dressage and show jumping competition. There is now a cable TV show dedicated to the training of donkeys and mules. Mules, once snubbed at traditional horse shows, have been accepted for competition at the most exclusive horse shows in the world in all disciplines.

Mules are still used extensively to transport cargo in rugged roadless regions, such as the large wilderness areas of California's Sierra Nevada mountains or the Pasayten Wilderness of northern Washington state. Commercial pack mules are used recreationally, such as to supply mountaineering base camps, and also to supply trail building and maintenance crews, and backcountry footbridge building crews.[23] As of July 2014, there are at least sixteen commercial mule pack stations in business in the Sierra Nevada.[24] The Angeles chapter of the Sierra Club has a Mule Pack Section that organizes hiking trips with supplies carried by mules.[25]

Amish farmers, who reject tractors and most other modern technology for religious reasons, commonly use teams of six or eight mules to pull plows, disk harrows, and other farm equipment, though they use horses for pulling buggies on the road.

During the Soviet war in Afghanistan, the United States used large numbers of mules to carry weapons and supplies over Afghanistan's rugged terrain to the mujahideen.[26] Use of mules by U.S. forces has continued during the War in Afghanistan (2001–2014), and the United States Marine Corps has conducted an 11-day Animal Packers Course since the 1960s at its Mountain Warfare Training Center located in the Sierra Nevada near Bridgeport, California.


Trains

Loading mules during exploration of the American West, from Frances Fuller Victor's 1887 book Eleven years in the Rocky Mountains and a life on the frontier.

A mule train is a connected or unconnected line of pack mules, usually carrying cargo. Because of the mule's ability to carry at least as much as a horse, their trait of being sure-footed along with their tolerance of poorer coarser foods and abilities to tolerate arid terrains, mule trains were common caravan organized means of animal powered bulk transport back into pre-classical times. In many climate and circumstantial instances, an equivalent string of pack horses would have to carry more fodder and sacks of high energy grains such as oats, so could carry less cargo. In modern times, strings of sure footed mules have been used to carry riders in dangerous but scenic back country terrain such as excursions into canyons.

Pack trains were instrumental in opening up the American West as the sure footed animals could carry up to 250 pounds, survive on rough forage,[a] did not require feed, and could operate in the arid higher elevations of the Rockies, serving as the main cargo means to the west from Missouri during the heyday of the North American fur trade.[b] Their use antedated the move west into the Rockies as colonial Americans sent out the first fur trappers and explorers past the Appalachians who were then followed west by high-risk-taking settlers by the 1750s (such as Daniel Boone) who led an increasing flood of emigrants that began pushing west over into southern New York, and through the gaps of the Allegheny into the Ohio Country (the lands of western Province of Virginia and the Province of Pennsylvania), into Tennessee and Kentucky before and especially after the American Revolution.

Mule trains have been part of working portions of transportation links as recently as 2005 by the World Food Programme.[27]

In the nineteenth century, twenty-mule teams, for instance, were teams of eighteen mules and two horses attached to large wagons that ferried borax out of Death Valley from 1883 to 1889. The wagons were among the largest ever pulled by draft animals, designed to carry 10 short tons (9 metric tons) of borax ore at a time.[28]

http://www.wiki-zero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvTXVsZQ



[Edited at 2018-06-24 11:46 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"Sardar Azmoun Milli Takım’a veda etti! Bakan devreye girdi…" Jun 29

--Alıntıdır--

29 Haziran 2018 14:57

npr0bsnfkkeamkacwpaj.jpg

Dünya Kupası'ndan elenen İran'ın 23 yaşındaki genç yıldızı Sardar Azmoun, gelen hakaretler nedeniyle Milli Takım'ı bıraktığını açıkladı. İran Kooperatif, Çalışma ve Sosyal Refah Bakanı Ali Rabiei, Sardar Azmoun’un kararından vazgeçmesi için halka çağrı yaptı. Ünlü futbolcunun doğduğu şehir Günbedkavus’da konuşan İran Kooperatif, Çalışma ve Sosyal Refah Bakanı Ali Rabiei genç futbolcuyu kararından vazgeçirip milli takıma dönmesi için şehir ahalisi ve yetkililerine seslendi.

İran Milli Futbol Takımı, Rusya’da düzenlenen Dünya Kupası’ndan döner dönmez bazı oyuncuların veda açıklamalarıyla şoka uğradı. Takımın önemli futbolcularından Rıza Guçannejad ve Sardar Azmoun sosyal medya hesaplarından yaptığı açıklamalarla Milli Takım’a veda ettiklerini duyurdu.

SARDAR AZMOUN: ANNEM VE MİLLİ TAKIM İKİLİSİNDEN BİRİNİ SEÇMEK ZORUNDA BIRAKILDIM

Türkmen asıllı futbolcu Sardar Azmoun, Dünya Kupası’ndan sonra İran taraftarları tarafından etnik kimliğine ağır hakaretlere maruz kalmıştı. Genç futbolcu yaptığı açıklamada, “Bu hakaretler sayesinde hasta olan annemin sağlığı tehlikeye düşerek, kötüleşti ve ben annem ve Milli Takım ikilisinden birini seçmek zorunda bırakıldım. Ben de annemi seçtim!” diyerek Milli Takım’a veda etti.

Sardar Azmoun da sosyal medya paylaşımında taraftarların ona haksızlık ettikleri ve ırkçı hakaretler ettikleri için Milli Takım’dan ayrıldığını açıklamıştı. 23 yaşında ve Rusya Premier Ligi’nde Rubin Kazan takımında oynayan Türkmen asıllı futbolcu, Dünya Kupası’ndan sonra İran taraftarları tarafından etnik kimliğine ağır hakaretlere maruz kalmıştı. Olayların ardından İran Kooperatif, Çalışma ve Sosyal Refah Bakanı Ali Rabiei, Milli Takım’ı bırakan Sardar Azmoun’un kararından vazgeçmesi için halka çağrı yaptı.

SOSYAL MEDYADA BÜYÜK TARTIŞMAYA YOL AÇTI

Türkmen olduğu için linç edilen Serdar Azmoun’un milli takımdan ayrılmasından sonra özellikle sosyal medyada büyük tartışmalar yaşandı. Bir grup genç yıldızın milli takımından ayrılma sebebi olan ırkçı hakaretleri daha şiddetli devam ettirirken, diğer grup ise bu söylemi kınayarak Azmun’u savunmaya çalıştı.

ABD’de yaşayan bir İranlı komedyen ise tartışmalara katılarak, kendisinin de çok hakaretlere maruz kaldığını bu nedenle kararını bir kez daha düşünmesi gerektiğini vurguladı. Bir başka kullanıcı ise, “İsveç’te bir yabancı asıllı futbolcuya bir gurup faşist saldırdı, tüm takım itiraz etti. Siyasi partiler ve sivil örgütler tepki gösterdi, bazı millet vekilleri onun formasını giydiler ve itirazlar dünya haberlerinde etkili hale geldi. Bizde ise Azmoun ırkçı saldırıya maruz kaldı ve takımdan ayrıldı!”

İRAN FUTBOLU VE IRKÇI SLOGANLAR

Daha önce de İran Futbol Ligi’nde Türk kökenli futbolcular sahalarda ağır ırkçı hakaretlere maruz kalmışlardı. Her ne kadar İran medyasında Fars egemenliğinin sayesinde ana akım basında yer bulmakta zorlansa da zaman zaman İran basını ve hatta parlamentosunda bile sıcak tartışmalara yol açmıştı.

FIFA İranlı yetkililerinden futbol sahalarında Fars olmayan etniklere özellikle Arap ve Türklere karşı ırkçı hakaretlerin son verilmesini talep etmişti. İran Birinci Ligi kulüplerinden ve İran Türklerinin takımına meşhur olan Traktor Sazi Tebriz Futbol Takımı oyuncuları ve statları dolduran on binlerce taraftarı da defalarca Türk oldukları için ırkçı hakaretlere maruz kalmıştı.

Kaynak: https://skor.sozcu.com.tr/2018/06/29/sardar-azmoun-milli-takima-veda-etti-bakan-devreye-girdi-747090/


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Rizeli Hamdu Sena Jul 9

--Alıntıdır--

Anadolu Ajansı 03.02.2017 - 14:21 Türkiye

bks02cuawbwudhjme1ec.jpgRizeli Hamdu Sena, sosyal medyadaki "o" fotoğrafı anlattı

Doğum yapan keçiyi ve yavrusunu sırt çantasında taşıyan Sena, "Ben hayvanları çok seviyorum. Herkesin de hayvanları sevmesini ve kötü davranmamasını istiyorum" dedi.

Rize'nin İkizdere ilçesine bağlı Yağcılar köyünde, doğum yapan keçiyi sırtında, yavrusunu ise "Tomi" adını verdikleri köpeğinin sırtına bağladığı okul çantasına koyarak dik yamaçta taşıyan ve ağabeyi Ali Rahman'ın çektiği fotoğrafla sosyal medyanın gündemine oturan Hamdu Sena'nın, kardan dolayı kapalı olan köyünün yolu ulaşıma açıldı.

Rize'de yeni doğum yapmış keçiyi sırt çantasına, yavrusunu ise köpeğinin sırtına bağladığı okul çantasına koyarak ahıra götüren 11 yaşındaki Hamdu Sena Bilgin, hayvanları çok sevdiğini belirterek, "Herkesin de hayvanları sevmesini ve kötü davranmamasını istiyorum" dedi.

İkizdere ilçesine bağlı Yağcılar köyünde, doğum yapan keçiyi sırtında, yavrusunu ise "Tomi" adını verdikleri köpeğinin sırtına bağladığı okul çantasına koyarak dik yamaçta taşıyan ve ağabeyi Ali Rahman'ın çektiği fotoğrafla sosyal medyanın gündemine oturan Hamdu Sena'nın, kardan dolayı kapalı olan köyünün yolu ulaşıma açıldı.

İl Özel İdaresi ekiplerinin iş makinesiyle bir saatlik çalışmasının ardından 3 kilometrelik yolu kardan temizlenen köydeki evinde ulaşılan Hamdu Sena, gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Ortaokul 1. sınıf öğrencisi Bilgin, tatil dönemlerinde keçileri otlatmada ailesine yardımcı olduğunu belirterek, şunları söyledi:

"O gün ağabeyimle keçileri otlatmaya çıkarmıştık ve aniden kar yağdı. Bir süre sonra keçilerden birinin doğum yaptığını gördük. Keçileri ahıra getirdik. Daha sonra okul çantalarımızı alıp doğan keçinin yanına gittik. Doğum yapan keçiyi bir çantaya, yeni doğan keçiyi de diğer çantaya koyduk. Keçiyi sırtıma aldım, diğerini de köpeğin sırtına bağladık ve eve doğru gittik."

Bu anı ölümsüzleştirmek için ağabeyinin fotoğraf çektiğini anlatan Bilgin, "Fotoğrafın sosyal medyada görülmesinin ardından birçok arayan, soran oldu. Güzel tepkiler aldık. Ben hayvanları çok seviyorum. Herkesin de hayvanları sevmesini ve kötü davranmamasını istiyorum" diye konuştu.

Baba Atilla Bilgin ise hayvancılıkla uğraştıklarını belirterek, çocuklarının da boş zamanlarında kendilerine yardımcı olduğunu dile getirdi.


Kızının hayvanlara büyük sempatisi olduğunu ifade eden Bilgin, "Ben konunun bu kadar büyüdüğünü, olaydan bir iki gün sonra gördüm" dedi.

Hamdu Sena'nın ağabeyi Ali Rahman Bilgin de olay günü yaşananları paylaşarak, "Bu anı ölümsüzleştirmek için fotoğraf çektim ve sosyal medyada paylaştım. Büyük ilgi gördü, benim çok hoşuma gitti" ifadesini kullandı.

Kaynak: https://www.ntv.com.tr/turkiye/rizeli-hamdu-sena-sosyal-medyadaki-o-fotografi-anlatti,Jzuh4Hc0sE6JGfCjg2w49A?_ref=infinite


wgpcnc20juftz0vh5a7k.jpgcgpknyx7bs3uwwqh3ydt.jpg


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"İran'da devlet kadınlar karşısında pes etti" Jul 19

--Alıntıdır--

Deutsche Welle Türkçe 18.07.2018
--

İran Başsavcısı, kadınların "İslami olmayan" giyimleriyle mücadelede alınan polisiye ve hukuki önlemlerin işe yaramadığını itiraf ederek "Zor kullanmak sonuç vermiyor" dedi.

aavftnv353lrxd2xadbz.jpg
//İranlı kadın taraftarlar Dünya Kupası maçlarında da tribünlerde boy gösterdi//

İran Başsavcısı Muhammed Cafer Montazeri, kadınların “İslami olmayan” kıyafetlerine karşı mücadelenin başarısızlıkla sonuçlandığını söyledi. Başsavcı, kadınlara yönelik polisiye önlemlerin de hukuki adımların da sonuç vermediğini ve ülkenin uluslararası imajını zedelemenin dışında hiçbir işe yaramadığını belirtti.

İran resmi haber ajansı Irna'ya konuşan Montazeri, ülkedeki birçok kadının dine de İslami kıyafet normlarına da inanmadığı kanısında olduğunu söyledi. Kendi de bir din adamı olan İran Başsavcısı, "Her halükarda zor kullanmak işe yaramadığı gibi bizi bir yere de götürmüyor" tespitinde bulundu.


zzewduh0zxbgi1ogudli.jpg
//İran'da ahlak polisi sokakta "İslami" giyim kontrolü yapıyor//

Başörtüsü ve manto zorunluluğu

İran'da tüm kadınlar ve 9 yaşından itibaren tüm kız çocukları, kamusal alanda saçlarını örtmek için başörtüsü takmak ve vücut hatlarını gizlemek için de uzun bir manto giymek zorunda. Bu kurallara uymayan ve "günahkâr” olarak görülen kişiler ahlak polisi tarafından tutuklanabiliyor, bazı durumlarda haklarında cezai işlem uygulanabiliyor ve suçlu bulundukları takdirde yüksek para cezasına çarptırılabiliyorlar.

Yeni yasak da işe yaramadı

“İslami giyim"e dair yasalar ve cezai yaptırımların yaklaşık 40 yıldır yürürlükte olmasına rağmen başörtülerinin giderek daha gevşek bağlandığı, mantoların giderek kısaldığı ve daraldığı gözlemleniyor. Geçen hafta alınan bir önlemle, önü açık ve düğmesiz mantoların satışı yasaklanarak, yasağa uymayan satıcılara bir yıl çalışma yasağı getirileceği açıklanmıştı. Ancak “İslami olmayan” mantoların satışının devam ettiği ve birçok kadının sokakta bu mantolarla dolaştığı gözlemleniyor.

dpa / AÜ,BK

Kaynak: https://www.dw.com/tr/iranda-devlet-kadınlar-karşısında-pes-etti/a-44739024

[Edited at 2018-07-19 00:24 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Mesut Özil'in açıklamaları //22 Temmuz 2018 Jul 22

ADO_YORUM: Aslan gardaşım, öyle bir ayna tutmuşsun ki Germanyalılara... yüreğimin yağları eridi gitti. Kim demiş futbolcu yazamaz diye. Güzel iş çıkartmışsın. Böyle bir açıklamayı çoktandır beklerdim senden. Tüm insanlığa ders olsun. Doğru doğruuu "futbol asla sadece futbol değildir". Ayruca Germanyanın "gözel Alamanlarını", forumda kullandığım bazı olumsuz sıfatlardan tenzih ederim. Eleştirilerim; Türk, Alman, USAlı, Kürt, Çerkes, İtalyan, Fransız, Çinli, Surinamlı, Patagonyalı, Konyalı, apartmandaki komşum... hernereli ve ne olursa olsun "insan olmayı" bilmeyenleredir (kendim de dahil). Bu da böyle biline.

ADO_NOT: Mesut Özil'in alaman kartellerine ettiği laflar, "küçükken gittiği okuluna getirtilmemesi, gelme buraya denmesi" ... mohteşemm Alman medyasınca sansürlenmiş. Şairin dediği gibi "Mercedes kız adıydı"... Tam yazı İngilizce olanıdır. Özellikle II/III. bölümde (İngilizce) anlatılanlar yenilir yutulur cinsten değil...


--Alıntıdır--

rj7fa42kgwkzqitkquf6.jpgyhnxxjamnzobuokwsb5c.jpghmo5ragphlyyzbfzwf18.jpgfvyvlyog0nzhphulemxj.jpgemnjuutuufww4qstl1ya.jpg


Kaynak: https://twitter.com/MesutOzil1088



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntıdır--

22. Juli 2018, 21:28 Uhr

Özil im Wortlaut
"Ich werde nicht länger der Sündenbock für Grindels Inkompetenz und Unfähigkeit sein"


Mesut Özil hat in einem Statement seinen Rücktritt aus der Nationalmannschaft erklärt und DFB-Präsident Reinhard Grindel Rassismus vorgeworfen. Seine Rücktritts-Erklärung in der deutschen Übersetzung.

"Die Sache, die mich wahrscheinlich am meisten in den vergangenen Monaten frustriert hat, war die schlechte Behandlung durch den DFB und vor allem durch den DFB-Präsidenten Reinhard Grindel. Nach meinem Bild mit Präsident Erdoğan wurde ich von Joachim Löw gebeten, meinen Urlaub zu verkürzen, nach Berlin zu reisen und ein gemeinsames Statement abzugeben, um alle Diskussionen zu beenden und die Sache richtig zu stellen. Als ich Grindel mein Erbe, meine Vorfahren und die daraus entstandenen Gründe für das Foto zu erklären versuchte, war er viel mehr daran interessiert, über seine eigenen politischen Ansichten zu sprechen und meine Meinung herabzusetzen.

Während seine Handlungen herablassend waren, haben wir beschlossen, dass es das Beste wäre, sich auf den Fußball und die kommende Weltmeisterschaft zu konzentrieren. Das ist der Grund, warum ich nicht am DFB-Medientag während der WM-Vorbereitung anwesend war. Ich wusste, dass Journalisten, die über Politik und nicht Fußball berichten würden, mich nur attackiert hätten, obwohl die ganze Sache nach dem TV-Interview von Oliver Bierhoff vor dem Spiel gegen Saudi-Arabien in Leverkusen beendet hätte sein sollen.

Während dieser Zeit habe ich auch den Bundespräsidenten, Frank-Walter Steinmeier, getroffen. Im Gegensatz zu Grindel war Präsident Steinmeier professionell und wirklich interessiert, was ich über meine Familie, meine Herkunft und meine Entscheidungen zu sagen hatte. Ich erinnere mich, dass das Treffen nur zwischen mir, Ilkay und Präsident Steinmeier stattfand, Grindel war verärgert, dass er nicht dabei sein durfte, um seine eigene politische Karriere zu forcieren. Ich hatte mit Präsident Steinmeier vereinbart, ein gemeinsames Statement zu diesem Thema zu veröffentlichen, ein weiterer Versuch, um voranzukommen und uns auf Fußball zu konzentrieren. Aber Grindel war verärgert, dass es nicht sein Team war, das das erste Statement veröffentlicht hatte, er war verärgert, dass die Presseabteilung Steinmeiers in dieser Sache die Führung übernommen hat.

Seit dem Ende der Weltmeisterschaft ist Grindel wegen seiner Entscheidungen vor Turnierbeginn unter starken Druck geraten und das zurecht. Zuletzt hat er öffentlich gesagt, dass ich noch einmal meine Handlungen erklären solle und gibt mir die Schuld für die schwachen Ergebnisse in Russland, obwohl er mir in Berlin gesagt hat, dass es erledigt sei.

Ich spreche jetzt nicht wegen Grindel, sondern weil ich es will. Ich werde nicht länger als Sündenbock dienen für seine Inkompetenz und seine Unfähigkeit, seinen Job ordentlich zu erledigen. Ich weiß, dass er mich nach dem Foto aus dem Team haben wollte und seine Ansicht bei Twitter ohne Nachdenken oder Absprache veröffentlicht hat, aber Joachim Löw und Oliver Bierhoff haben sich für mich eingesetzt und mich unterstützt. In den Augen von Grindel und seinen Unterstützern bin ich Deutscher, wenn wir gewinnen, und ein Immigrant, wenn wir verlieren.

Obwohl ich Steuern in Deutschland bezahle, Einrichtungen für deutsche Schulen spende und die Weltmeisterschaft 2014 mit Deutschland gewonnen habe, bin ich noch immer nicht in der Gesellschaft akzeptiert. Ich werde behandelt, als wäre ich 'anders'. Ich wurde mit dem 'Bambi' 2010 als Beispiel für erfolgreiche Integration in die deutsche Gesellschaft ausgezeichnet, 2014 erhielt ich das 'Silberne Lorbeerblatt' von der Bundesrepublik Deutschland und ich war der 'Deutsche Fußball Botschafter' 2015. Aber ganz klar, ich bin kein Deutscher...?

Gibt es Kriterien, ein vollwertiger Deutscher zu sein, die ich nicht erfülle? Meine Freunde Lukas Podolski und Miroslav Klose werden nie als Deutsch-Polen bezeichnet, also warum bin ich Deutsch-Türke? Ist es so, weil es die Türkei ist? Ist es so, weil ich ein Muslim bin? Ich denke, hier handelt es sich um eine wichtige Sache. Indem man als Deutsch-Türke bezeichnet wird, werden Menschen bereits unterschieden, die Familie in mehr als einem Land besitzen. Ich wurde in Deutschland geboren und ausgebildet, also warum akzeptieren die Leute nicht, dass ich Deutscher bin?

Grindels Meinungen können auch an anderen Stellen gefunden werden. Ich wurde von Bernd Holzhauer (ein deutscher Politiker) als 'Ziegenficker' wegen meines Bildes mit Präsident Erdoğan und meines türkischen Hintergrundes bezeichnet. Außerdem sagte mir Werner Steer (Chef des Deutschen Theaters), dass ich mich 'nach Anatolien verpissen soll', ein Gebiet in der Türkei, aus dem viele Migranten stammen. Wie ich schon gesagt habe, mich wegen meiner Familien-Abstammung zu kritisieren und zu beschimpfen, ist eine erbärmliche Linie, die überschritten wurde, und Diskriminierung als Mittel für politische Propaganda zu nutzen, ist etwas, das sofort im Rücktritt dieser respektlosen Individuen resultieren sollte.

Diese Menschen haben mein Bild mit Präsident Erdoğan als Möglichkeit genutzt, um ihre zuvor versteckten rassistischen Tendenzen nun auszudrücken, und das ist gefährlich für die Gesellschaft. Sie sind um nichts besser als der Deutschland-Fan, der mir nach dem Spiel gegen Schweden gesagt hat: 'Özil, verpiss dich du scheiß Türkensau. Türkenschwein hau ab'. Ich möchte Hassmails, Drohanrufe am Telefon und Kommentare in sozialen Medien gegen mich und meine Familie gar nicht diskutieren. Dies alles steht für das Deutschland aus der Vergangenheit, ein Deutschland, das nicht offen für neue Kulturen war, und ein Deutschland, auf das ich nicht stolz bin. Ich bin mir sicher, dass viele stolze Deutsche, die eine offene Gesellschaft begrüßen, meiner Meinung wären.

Reinhard Grindel, ich bin sehr enttäuscht, aber nicht überrascht von Ihrem Handeln. 2004, als Sie Mitglied des Bundestages waren, haben Sie behauptet, dass 'Multikulturalität ein Mythos und eine lebenslange Lüge' sei. Sie haben gegen Gesetze für Doppel-Nationalitäten und Strafen für Bestechung gestimmt, und Sie haben gesagt, dass die islamische Kultur in vielen deutschen Städten zu tief verwurzelt sei. Das ist nicht zu vergessen und nicht zu verzeihen.

Wegen der Behandlung durch den DFB und viele andere möchte ich das deutsche Trikot nicht länger tragen. Ich habe das Gefühl, dass ich nicht gewollt bin und vergessen wurde, was ich seit meinem Debüt 2009 geleistet habe. Leute mit rassendiskriminierendem Hintergrund sollten nicht im größten Fußball-Verband der Welt arbeiten dürfen, der viele Spieler mit zwei Heimatländern hat. Solche Einstellungen spiegeln einfach nicht die Spieler wider, die sie vorgeben zu vertreten.

Schweren Herzens und nach gründlicher Überlegung werde ich wegen der zurückliegenden Vorkommnisse nicht länger für die deutsche Nationalmannschaft spielen, da ich Rassismus und fehlenden Respekt spüre. Ich habe früher das deutsche Trikot mit so viel Stolz und Begeisterung getragen, heute nicht mehr. Es war sehr schwierig, diese Entscheidung zu treffen, da ich immer alles für meine Teamkollegen, das Trainerteam und die guten Menschen in Deutschland gegeben habe.

Aber wenn hochrangige DFB-Offizielle mich so behandeln, wie sie es getan haben, meine türkischen Wurzeln nicht respektieren und mich aus selbstsüchtigen Gründen für politische Propaganda benutzen, dann ist genug genug. Dafür spiele ich nicht Fußball, und ich werde mich nicht zurücklehnen und in dieser Sache nichts tun. Rassismus darf niemals akzeptiert werden."


Kaynak: https://www.sueddeutsche.de/sport/oezils-erklaerung-im-wortlaut-ich-werde-nicht-laenger-der-suendenbock-fuer-grindels-inkompetenz-und-unfaehigkeit-sein-1.4065788
______________



[Edited at 2018-07-23 13:05 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
. Jul 22

--Alıntıdır--

Mesut Özil Almanya Milli Takımı’nı bıraktığını açıkladı

Sözcü/ 22 Temmuz 2018 21:17

Mesut Özil, Instagram hesabından yaptığı paylaşımla Almanya Milli Takımı'nı bıraktığını açıkladı.

Arsenal forması giyen Türk asıllı yıldız orta saha oyuncusu Mesut Özil, Dünya Kupası sürecinde ve öncesinde kendisine getirilen eleştiriler ve Recep Tayyip Erdoğan’la çekilen fotoğrafının ardından karşılaştığı tepkiler nedeniyle Almanya Milli Takımı’nı bıraktığını açıkladı.

Mesut, Instagram hesabından yaptığı açıklamada “Bu kararı almak gerçekten çok zordu çünkü takım arkadaşlarım ve Almanya’nın iyi insanları için sahada her zaman her şeyimi verdim. Federasyon yetkilileri ise benim Türk kökenime saygısızlık yaptı ve beni politik propoganda malzemesi olarak kullandı. Artık yeter” ifadelerine yer verdi.

Yıldız futbolcu aynı açıklamada “Yaşanan olaylar sonrasında uzun süre düşündüm ve ırkçılık ile saygısızlığı hissettiğim için artık Almanya Milli Takım formasını giymeyeceğim. Bu formayı büyük bir heyecanla giyiyordum ancak artık bu durum, böyle değil” sözlerini de kullandı ve ekledi: “Joachim Löw ve Oliver Bierhoff benim her zaman arkamda durdu ama Grindel (Almanya Futbol Federasyonu Başkanı) ve destekçilerinin gözünde kazanınca Alman’ım, kaybedince göçmenim.”

Bunlar eski Almanya’yı temsil ediyor

Mesut Özil yaptığı açıklamada Reinhard Grindel, Bernhd Holzhauer ve Werner Steer’in geçmişte kendisi hakkında kullandığı ırkçı ifadelere de yer verirken bunların yanında kendisinin, ailesinin aldığı tehdit mesajları ve nefret içerikli söylemlerin de aldığı kararda etkili olduğunu belirtti. Mesut, “Bunların hepsi; geçmişte kalmış, yeni kültürlere açık olmayan ve benim de gurur duymadığım bir Almanya’yı temsil ediyor. Eminim ki, açık bir toplumu kucaklayan birçok onurlu Alman da benim gibi düşünüyordur” dedi.

Mesut 11 Şubat 2009’da ilk kez Almanya A Milli Futbol Takımı’nın formasını giyerken Panzerler için 92 maça çıktı ve 23 gol kaydetti. Mesut, 2014 Dünya Kupası’nda Almanya zafere ulaşırken de takımın en önemli yıldızları arasındaydı.


İşte Mesut Özil’in açıklamasının Türkçe tam metni:

Son birkaç aydır canımı muhtemelen en çok sıkan şey Almanya Futbol Federasyonu (DFB) ve özellikle DFB Başkanı Reinhard Grindel’in bana karşı kötü davranışları oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’la olan fotoğrafımdan sonra Joachim Löw tarafından tatilimi kısa kesip Berlin’e gelmem ve durumu tekrar yoluna koymam için ortak bir açıklama yapmam istendi. Ben Grindel’e mirasımı, kökenimi ve fotoğrafın arkasındaki sebebi açıklamaya çalışırken o ise kendi politik görüşleri hakkında konuşmakla ve benim fikirlerimi küçümsemekle daha fazla ilgilendi. Onun üstten bakan tavrıyla, en iyisinin futbola ve yaklaşan Dünya Kupası’na odaklanmak olduğu kararına vardık. Bu yüzden Dünya Kupası hazırlıkları sırasında DBF Medya Günü’ne katılmadım. Gazetecilerin, Oliver Bierhoff’un Suudi Arabistan maçı öncesi TV’de verdiği bir röportajla tüm konuyu kapatmış olmasına rağmen, futbol yerine siyaset tartışmak isteyeceklerini ve bana saldıracaklarını biliyordum.

Bu süre zarfında ayrıca Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’le de görüştüm. Grindel’in aksine Cumhurbaşkanı Steinmeier, bir profesyoneldi ve ailem, kültürel mirasım ve kararlarımı gerçekten dinlemeye niyetliydi. Toplantının ben, İlkay ve Cumhurbaşkanı Steinmeier arasında geçtiğini ve Grindel’in toplantıya alınmayarak kendi siyasi ajandasını gazlayamadığı için üzüldüğünü hatırlıyorum. Cumhurbaşkanı Steinmeier’le ileri doğru bir atıp futbola odaklanabilmek adına konu hakkında bir ortak açıklama yapmayı kabul ettim. Ancak Grindel, açıklamanın ilk elden kendi ekibi tarafından değil de Steinmeier’in basın ofisinden yapılmasına sinirlenmişti.

Dünya Kupası’nın bitiminden beri Grindel turnuva öncesi aldığı kararlar nedeniyle haklı olarak ciddi bir baskı altında. Son günlerde kamuoyunda da hareketlerimi bir kez daha açıklamam gerektiğini söyledi ve beni takımın Rusya’daki aldığı kötü sonucun önüne attı. Halbuki konunun Berlin’de kapandığını söylemişti. Şu an ben istediğim için konuşuyorum, Grindel istediği için değil. Artık yetersiz ve işini düzgün yapamayan birinin günah keçisi olmayacağım. Biliyorum, o fotoğraftan sonra benim Dünya Kupası kadrosuna alınmamı istemedi ve görüşlerini Twitter’dan düşüncesizce ve kimseye danışmadan paylaştı. Fakat Joachim Löw (teknik direktör) ve Oliver Bierhoff (menajer) arkamda durdu. Grindel ve destekçilerinin gözünde kazandığımızda Alman, kaybettiğimizde göçmenim. Almanya’da vergi ödememe, okullara bağışta bulunmama, milli takımla Dünya Kupası kazanmama rağmen hala toplumca kabul edilmiyor ve farklı muamele görüyorum. Alman toplumuna entegrasyon konusunda başarılı bir örnek olduğum için 2010’da Bambi Ödülü’nü aldım. 2014’te Almanya Federal Cumhuriyeti’nden ‘Gümüş Laurel Yaprağı’ ödülünü aldım ve 2015’te ‘Alman Futbol Elçisi’ydim. Ama açıkçası Alman değilim?.. Tamamen Alman olmak için gerekli ve benim taşımadığım kriterler mi var? Arkadaşlarım Lukas Podolski ve Miroslav Klose’nin, Alman-Leh olarak nitelendiğini duymadım. Öyleyse neden Alman-Türk olarak tanımlanıyorum. Ülke Türkiye olduğu için mi? Müslüman olduğum için mi? Burada çok önemli bir sorun yatıyor. Alman-Türk olarak tanımlama yapmak birden fazla ülkede ailesi olanları zaten ayırmak anlamına geliyor. Almanya’da doğdum ve eğitim aldım peki neden insanlar benim Alman olduğumu kabul etmiyor?

Grindel’in düşünceleri farklı yerlerde de bulunabilir. Bernd Holzhauer (bir Alman politikacı) bana Cumhurbaşkanı Erdoğan’la fotoğraf çektirdiğim ve Türk kökenli olduğum için “keçi s*ken” dedi. Daha da ötesi Werner Steer (Alman tiyatrosunun orkestra şefi) Türkiye’de pek çok göçmenin memleketi olan Anadolu’ya “defolup gitmemi” söyledi. Daha önce de dediğim gibi beni aile kökenim nedeniyle eleştirmek ve taciz etmek, aşılması utanç verici olan bir çizgi ve ayrımcılığı bir politik propaganda aracı olarak kullanmak derhal o saygısız bireylerin görevlerinden istifalarıyla sonuçlanması gereken bir durumdur. Bu insanlar Cumhurbaşkanı Erdoğan ile olan fotoğrafımı daha önce gizledikleri ırkçı eğilimlerini ortaya çıkarmak için bir fırsat olarak kullandılar ve bu toplum için tehlikeli. İsveç maçından sonra bir Alman taraftarın bana “Özil, s*ktir git Türk b*ku, defol Türk domuzu” demiş olmasından daha iyi bir örnek yok. Aileme ve bana yöneltilen nefret mesajlarını, tehdit telefonlarını ve sosyal medya yorumlarını tartışmıyorum bile. Bunların hepsi; geçmişte kalmış, yeni kültürlere açık olmayan ve benim de gurur duymadığım bir Almanya'yı temsil ediyor. Eminim ki, açık bir toplumu kucaklayan birçok onurlu Alman da benim gibi düşünüyordur.

Size gelince Reinhard Grindel, yaptıklarınızdan ötürü hayal kırıklığına uğradım ama şaşırmadım. Siz 2004’te Alman Parlamentosu’nun bir üyesiyken ve çifte vatandaşlık ile ilgili yasaya karşı oy kullanırken ve aynı zamanda İslam kültürünün birçok Alman şehrinin içine çok fazla işlediğini söylerken “gerçekte çok kültürlülük bir şehir efsanesi ve yalandır” iddiasındaydınız. Bu affedilemez ve unutulamaz.

DFB’nin ve başkalarının da bana davranışları artık Alman milli formasını giymeyi istemiyor olmama yol açtı. İstenmediğimi ve 2009’da bu formayı ilk kez giydikten bu yana elde ettiğim başarıların unutulduğunu hissediyorum. Çift vatandaşlığa sahip bir sürü oyuncunun bulunduğu bir ülkenin futbol federasyonunun başında, geçmişinde ırkçılık yapan kişiler çalışamamalı. Böylesi davranışlar temsil etmeleri gereken oyuncuların görüşlerini yansıtmıyor.

Tüm kederimle ve yakın zamanda yaşanan olayları çokça düşündükten sonra ırkçılık ve saygısızlığa maruz kalmış hissederken, artık Almanya’yı uluslararası düzeyde temsil edemem. Almanya formasını gurur ve heyecanla giyerdim ama artık aynı şeyleri hissetmiyorum. Bu kararı vermek çok zordu çünkü her zaman takım arkadaşlarım, antrenörlerim ve Alman halkı için her şeyimi verdim. Fakat Almanya Futbol Federasyonu üst düzey yöneticilerinin Türk kökenime saygı göstermemeleri ve beni bir siyasi propaganda aracına dönüştürmeleri, işleri dayanılmaz noktaya getirdi. Bunun için futbol oynamıyorum. Arkama yaslanıp öylece duracak değilim. Irkçılık asla ve asla kabul edilmemeli.

Kaynak: https://skor.sozcu.com.tr/2018/07/22/son-dakika-mesut-ozil-almanya-milli-takimini-biraktigini-acikladi-756803/


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntıdır--

"Mesut Ozil Quits German National Team, Citing Racism"

By The Associated Press
July 22, 2018

BERLIN — Mesut Ozil is quitting Germany’s national soccer team after receiving intense criticism over his decision to pose for a picture with President Recep Tayyip Erdogan of Turkey.

In a series of statements posted Sunday on Twitter, Ozil announced his retirement from international soccer. He attacked the German federation (known as DFB), its president, fans and the news media, criticizing them for what he said was racism and double standards in the treatment of people with Turkish roots.

Citing anti-Turkish comments from far-right politicians and fans, the 29-year-old Ozil said he would “no longer be playing for Germany at international level whilst I have this feeling of racism and disrespect.”

He added: “Racism should never, ever be accepted.”

The photo of Erdogan, Ozil and his German teammate Ilkay Gundogan meeting in London caused an uproar in Germany two months ago.

At the time, the head of Germany’s soccer federation, Reinhard Grindel, accused the players — whose families came to Germany from Turkey — of allowing themselves to be “exploited” by Erdogan for political purposes. Some German politicians questioned Ozil’s and Gundogan’s loyalty to Germany and suggested they should be removed from the national squad ahead of the World Cup.

Gundogan played down the picture, but Ozil refused to comment publicly until Sunday, when he published a three-part statement in English defending his actions with Erdogan and attacking those who had criticized him.

“The picture we took had no political intentions,” said Ozil, adding that it “was about me respecting the highest office of my family’s country.”

He also mentioned German media who had suggested that Ozil, a star midfielder for Arsenal, was partly to blame for Germany’s shocking group-stage exit from the World Cup.

“This crosses a personal line that should never be crossed, as newspapers try to turn the nation of Germany against me,” Ozil said, noting that there had been little criticism of the former Germany captain Lothar Matthaeus over his recent meeting with Russian President Vladimir V. Putin.


Ozil reserved his sharpest words for Grindel, however, alleging that the federation president had been “patronizing” toward him.

“I will no longer stand for being a scapegoat for his incompetence and inability to do his job properly,” Ozil said, claiming that Grindel had made “unforgivable and unforgettable” comments about immigrants and Muslims in the past.

On Twitter, Ozil said: “The treatment I have received from the DFB and many others makes me no longer want to wear the German national team shirt.

“I feel unwanted and think that what I have achieved since my international debut in 2009 has been forgotten.”

Ozil was a key part of Germany’s World Cup-winning team in 2014.

While Ozil said he had received support from German President Frank-Walter Steinmeier and the national team coach, Joachim Low, he added that “in the eyes of Grindel and his supporters, I am German when we win, but I am an immigrant when we lose.”

Kaynak: https://www.nytimes.com/2018/07/22/sports/mesut-ozil-quits-germany.html


[Edited at 2018-07-22 21:51 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 20:41
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"Tarikat ve cemaatler Kuran'a da dine de aykırı" Jul 27

--Alıntıdır--

Yazı: Cemil Kılıç / Odatv - 26.07.2018

hgqusjcovqle5gnqn34s.jpg
//Resmi netten buldum//


Cemaat ve tarikat meselesi, toplumsal, dinsel ve siyasal yaşamımızın önemli konuları arasında yer almaya devam ediyor. Bu tür yapılar, tarihimizin hemen hemen her döneminde mevcut idi. Özellikle de İslam’a girişten sonra…

Bu cümleden olarak belirtelim ki, Türkler arasında İslamiyet, büyük kitlelerce benimsenen bir din olduktan sonra bir takım dinsel grupların da ortaya çıktığını görüyoruz. Lakin yine hemen belirtelim ki, başlangıçta bu tip grupların tümüyle sufî bir mahiyet arzettiği görülüyor.

Yaklaşık bin yıllık Türk İslam tarihindeki devlet ve dinsel gruplar arasındaki ilişkiye ve yaşanan meselelere dair birkaç kelam etmeden önce meselenin yalnızca İslam sonrasına hasredilemeyeceğini ifade etmek maksadıya, din devlet ilişkisi konusunda İslam öncesi dönemde yaşanan bir bunalımdan / krizden söz etmek istiyorum.

Gök Türk Kağanlığının en ünlü kağanlarından biri olan Bilge Kağan, deyim yerindeyse devletinin altın çağında bir karar alır. Ülkesinde Budist tapınakları yaptırmak ve böylece Türkler arasında Budizmin yayılmasını sağlamak ister. Bunun, Türklerin göçerlikten yerleşikliğe geçmeleri konusunda olumlu etkisinin olacağını düşünür. Oysa Budizm daha ziyade mistik öğretiler dini olduğundan savaşçı ve çevik bir halk olan Türklerin yaşam biçimine ve karakteristik özelliklerine ters bir yapı arzetmektedir. Nitekim bu gerçeği gören ünlü aygucu (başvezir) Tonyukuk, Bilge Kağan’a şiddetle karşı çıkar. Tonyukuk aynı zamanda Bilge Kağan’ın kayınbabasıdır. Tonyukuk’un direnişi sayesinde Gök Türklerin Budizm’e girişi mümkün olmaz.

Bu büyük bunalım / kriz belki de Türk tarihinde yaşanan ilk ve en önemli din – devlet ilişkisi bunalımıdır. Bunalım, deyim yerindeyse dirayetli bir başbakan / başvezir sayesinde daha büyük toplumsal sorunlara yol açmadan atlatılmış olur.

Tonyukuk, Türk tarihinin en ünlü ve en etkileyici bilgelerinden biridir. O, Gök Türk Devleti’nde aygucu, kurultay başkanı ve yargı başkanı gibi bir takım ünvanlarla yaklaşık 50 yıl halkına hizmet etmiş büyük bir kişiliktir. Hatta 2. Gök Türk Devleti’nin (Kutluk Devleti) kuruluşunda da Kutluk Kağan’la ( İlteriş Kağan) birlikte büyük rol oynamıştır.

Yaşanan gelişmelerden; bugün de cemaat ve tarikatlar konusunda devlete akıl verecek zamanın Tonyukuk’larına gereksinim olduğu anlaşılıyor.

YOZLAŞMIŞ, KOKUŞMUŞ VE HATTA ÇÜRÜMÜŞTÜR

İslamiyet sonrasına gelecek olursak; evvelce de söylediğimiz gibi Türkler arasında oluşan ilk dinsel gruplar sufizm içerikli yapılardır. Bu noktada en başta Yesevilik denilen sufî akımı görüyoruz. Ahmet Yesevi tarafından kurulduğu yahut onun öğretileri doğrultusunda kurulan / teşekkül eden Yesevilik akımı, tarikat adını verdiğimiz yapıların Türkler arasındaki bilinen en eski biçimidir. Ahmet Yesevi’nin Türk kökenli büyük sûfî bilge Hallac-ı Mansur’un (Fars kökenli olduğu da iddia olunur) öğretisinden çok etkilendiği hikmet adı verilen şiirlerinden anlaşılmaktadır. Yesevilik, İslam inancı ile Türk kültürünün bir bireşimi / sentezi olarak teşekkül eder. Günümüzde Türk dünyasındaki pek çok tarikat, kökünü Yeseviliğe dayandırmaktadır. Bu noktada özellikle Bektaşilik ve Nakşibendiliğin öne çıktığını görmekteyiz. Ancak ilaveten belirtelim ki geleneksel tarikat tasnifine dâhil edemeyeceğimiz ve kendine özgü özellikleri olan Alevilik akımı açısından da Ahmet Yesevi’nin çok önemli bir yere sahip olduğunu biliyoruz. Deyim yerindeyse Ahmet Yesevi ve Yesevilik, kendinden sonraki pek çok dinsel akımı etkilemiş ve çoğuna kaynaklık teşkil etmiş bir oluşumdur. Hatta denilebilir ki Yesevilik, ilk Türk tarikatıdır.

Tarihsel anlamda Türkler arasında çok etkili olan üç büyük tarikat vardır. Bunlar; Kadirilik, Nakşibendilik ve Bektaşilik’tir. Bunların dışında da pek çok tarikat söz konusudur. Onların da çoğunun bir şekilde bu üç akımla ilintili olduklarını görüyoruz. Lakin yine de özgün kimlikleri bulunan başka sufî oluşumlar söz konusudur. Söz gelimi; Babaîlik, Mevlevilik, Bedreddînilik gibi… Yeri gelmişken hemen ifade edelim; sufî akımlar ne denli özgün olurlarsa olsunlar birbirleriyle sıfır etkileşim halinde olan yapılar asla değildirler.

Bu arada Alevilikle de ilişkisi bağlamında Vefailik tarikatını da zikretmeliyiz. Vefailik, Babailik, Ahilik ve Bektaşiliğin Alevilik üzerinde yoğun etkileri olmuştur.

Sufizm demişken Hurufilikten bir cümleyle de olsa bahsetmeden olmaz. Hurufilik, Sufiliğin gizemci / gnostik yönü bağlamında inanılmaz derecede sarsıcı etkileri olan bir akımdır. Türkler arasında yayılan Sufî akımları da olağanüstü diyebileceğimiz düzeyde etkilemiş olan Hurifiliğin, Bektaşilik ve Alevilik üzerindeki etkisini de ayrıca ifade etmeliyim.

Öte yandan Sufî akımlar, zamanla çeşitli kollara ayrılmışlardır. Ve bu kollar bir zaman sonra bağımsız yapılar olarak devam etmişlerdir. Bir kısmı tarihe karışmış bir kısmı da günümüze değin geleneğini sürdürmeye çalışmıştır.

İslam sufizmi / mistisizmi olan tasavvuf aslında bir ahlakî eğitim yolu olarak ortaya çıktı. Tasavvuf, dinin şer’î esaslarından ziyade ahlakî yönüne önem veren hatta zaman zaman şer’î esasları pek önemsemeyip onları avama müteallik bulan bir anlayıştır.

Tasavvufun daha sonra kurumsallaşarak tarikat hüviyetini kazandığını ve pek çok tarikat tarafından tasavvufun sufî bir disiplin olarak sahiplenildiğini görüyoruz.

Tarikatlar; tekke / tekye, zaviye ve dergah gibi kurumların ihdasıyla toplumsal ve dinsel yaşamda çok önemli bir yer edinmişlerdir. Tarihsel anlamda çoğunlukla bir ahlakî eğitim kurumu işlevi gören bu yapılar zaman zaman yozlaşmış, kokuşmuş ve hatta çürümüştür.

Bununla birlikte cesaretle belirtelim ki tarikatlar, genellikle resmi devlet dini olan ŞER’Î İSLAM’a karşı bir muhalefet hareketi olarak sufizmin öznel yorum ve görüşleri temelinde pasif fakat çok güçlü bir direniş sergilemişlerdir. Ne var ki zaman zaman bu yapıların veya onların bir kısmının devlete ve şer’î düzene eklemlenerek şeriatın malum katılığından bile daha katı bir anlayışı temsil ettikleri dönemler de olmuştur.

OSMANLI DÖNEMİNDE BİR DİZİ DÜZENLEMELER YAPILMIŞTIR

Burada, Sünni bir aileden gelen bir ilahiyatçı kimliğimle ifade etmekten imtina edemediğim bir husus olarak; Bektaşiliğin şeriata karşı pasif fakat son derece güçlü tarihsel direnişini özellikle zikretmeliyim. Yine ilaveten tarikat kavramına sığmayan ve kendine özgü özellikleri bulunan büyük bir inançsal akım olarak Aleviliğin / Kızılbaşlığın da şeriat karşıtı etkin bir direniş yolu olduğunu ve bugüne değin çok güçlü bir biçimde geldiğini ifade etmeliyim. Elbette bu cümlelerde kullandığım şeriat sözünün Emevi şeriatını kasıtla zikredildiği bilinmelidir.

Tasavvuf ve tarikat dediğimiz yapıların incelenmesinde üzerinde durmamız gereken bir diğer alan da Türk diline olan etkileridir. Evet, tekke edebiyatı denilen edebî akım, Türk dilini çok etkilemiştir. Bu akım sayesinde pek çok dinsel konu Türk dilinin geniş ve engin olanaklarıyla söze ve yazıya dökülmüş, binlerce edebî yapıt ortaya çıkmıştır. Söz gelimi büyük ozan Yunus Emre’nin o güzelim Türkçe şiirlerini bu çerçevede değerlendirdiğimizde tekke edebiyatının önem ve değeri daha net anlaşılacaktır.

Tarikat – cemaat ve devlet arasındaki ilişki bağlamında tarihe göz attığımızda karşımıza çok ilginç olay ve uygulamalar çıkıyor. Bunların en azından bazılarından önemine binaen bahsetmeliyiz.

Osmanlı sultanlarının hemen hemen hepsinin bir tarikata mensup olduğu ileri sürülür. Bu mensubiyetin tahmin edileceği üzere sembolik bir mahiyet arzettiğini belirtmeliyiz. Zira devlete hâkim olan bir sultanın bir tarikat şeyhine itaat etmesi pek de mantıklı gelmiyor.

Osmanlı döneminde tekkelerle ilgili olarak bir dizi düzenlemeler yapılmıştır. İlk çalışmanın özellikle 3. Selim zamanında yapıldığını biliyoruz. O zamana değin bağımsız yahut özerk bir yapıda faaliyet gösteren tekkelerin bir takım sorunlara yol açmasından ötürü, gelen şikâyetler neticesi ilginç bir düzenleme yapılmıştır. Buna göre; bir kısım sapkın kişilerin tekke açmasını önlemek ve tekkelerde neler olup bittiğini devlete bildirmek için denetçiler tayin edilmiştir. Bu denetçiler bazı şeyhler arasından seçilmişti. Fakat zamanla bu şeyhler de yetkilerini aşan bazı davranışlar sergilediler. Bu nedenle görevli şeyhlerin sayısı Ağustos 1793’te ilan edilen bir fermanla üçe indirildi. (1)

Yine 1812 tarihli bir fermanla tekke vakıfları, Evkaf-ı Hümayun Nezareti’ne bağlanarak denetim altına alındı. Buna göre; bütün tarikatların İstanbul asitanesi merkez kabul edildi. Yine bu fermanla meşihatı boşalan bir tekkeye şeyh tayininde tevcihin şeyhülislâmlığa arzedilmesi ve taşradaki tekkelere şeyh tayinlerinde merkez tekkenin görüşünün alınması usulü getirildi. Bu fermanla birlikte tekkeler idarî yönden şeyhülislâmlığın ve malî yönden Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti’nin denetimine girdi.

Tarikatların denetim altına alınması konusunda en önemli gelişmelerden biri de 1864’te kurulan Meclis-i Meşayih’in ihdasıdır. Meclis-i Meşayih, Şeyhler Meclisi anlamına gelmektedir. Zaman içerisinde bu meclisin üye sayısı azalıp çoğalmıştır. İlk oluştuğunda 5 üyesi bulunan bu meclis de aslında tarikatların denetimi noktasında kendisinden beklenen görevi tam olarak yapabilmiş değildir. Nitekim bu meclisin üye sayısının 2‘ye kadar düşürüp sembolik hale getirildiği de olmuştur. Hatta 1902’de Meclis-i Meşayih Nazırlığı kaldırılmıştır. 1918’de ise tekrar kurulmuştur. (2)

DEVLETİN RESMİ ŞEYHİ OLARAK HEP NAKŞİBENDİ ŞEYHLERİ BULUNMUŞTUR

Osmanlı döneminde tarikat – devlet ilişkisi konusunda yaşanan en büyük kriz 2. Mahmut döneminde 1826’da Yeni Çeri Ocağı’nın kapatılması ve ocak mensuplarının bağlı bulundukları Bektaşilik tarikatının yasaklanması sırasında yaşananlardır. Osmanlıcılar bu olaya “Hayırlı Olay” anlamında “Vaka-yı Hayriye” derken doğal olarak Bektaşi canlarımız tam zıddı bir isim vermişlerdir. Bu olay sırasında binlerce kişi katledilmiş, yüzlerce Bektaşî Babası idam edilmiştir. Bektaşî dergahlarına da Nakşibendî şeyhler tayin edilmiştir. Böylece yüzyıllarca Emevî Şeriatına direnen ve milli bir özellik taşıyan Bektaşilik, büyük bir darbe almıştır. Meydan, Sufî olduğunu belirtmekle beraber tam bir tenakuzla Emevî şeriatına merbut tarikatlara kalmıştır. Bektaşi dergahları o günden sonra bir daha resmi anlamda hiçbir zaman açılmamıştır. Lakin gayri resmi anlamda faaliyetlerine bir süre sonra tekrar başlamış olsalar da bütün dergahlarda devletin resmi şeyhi olarak hep Nakşibendi şeyhleri bulunmuştur. Bektaşiliğe yönelik bu ağır darbe Anadolu Müslümanlığının, süreç içerisinde Emevi, Vahhabi ve Arabist bir çizgiye kaymasına yol açmıştır. Günümüzde Türkiye’de etkinliğini artıran radikal dinci akımların gücü bir bakıma da 2. Mahmut tarafından gerçekleştirilen Bektaşi kırımına dayanmaktadır. Zira dinci radikalizme karşı Bektaşi naifliği ezilerek bir nevi alan onlara bırakılmış oldu.

Milli mücadele ve kurtuluş savaşı zaferle tamamlanıp cumhuriyet kurulduktan sonra tarikatlar meselesi sorun olmaya devam etti. Bu tarikatların bir kısmının işgalcilerle işbirliği içerisinde olanları da vardı. Bu ihanetlerini daha sonra devrimlere muhalefet ederek sürdürdüler. Bu muhalefet, çoğu kez ayaklanmalar şeklinde de gerçekleşti. 1925 Şubat’ında başlayıp Nisan’a değin devam eden Şeyh Sait ayaklanması tarikat meselesi konusunda radikal ve keskin adımların atılması zorunluluğunu daha da net bir biçimde gösterdi.

30 Kasım 1925’te kabul edilen 677 sayılı yasa ile tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı. Bu kurumlarla ilgili şeyhlik, seyyitlik, müritlik, efendilik, çelebilik, dervişlik gibi bazı ünvanların kullanımı da yasaklandı. Bu yasaya Bektaşî ve Mevlevi önde gelenlerinin çoğu destek olmuştur. Elbette ki en büyük destekçilerden biri de bir cumhuriyet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’ydı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurucu ve ilk başkanı olan Ankara müftüsü merhum Börekçizade Rıfat Efendi ve onunla birlikte hareket eden devrimci din bilginleri cumhuriyet devrimlerine her zaman yürekten destek olmuş gerçek din bilginleri olarak tarihimizde eşsiz bir yere sahiptirler. Lakin Diyanet İşleri Başkanlığının bugün gelinen aşamada maalesef devrim karşıtı ve gerici bir konuma sürüklendiği de hepimizce malumdur.

677 sayılı yasayla faaliyetleri yasaklanan tarikatlar, kanun dışı bir biçimde çalışmalarına devam ettiler. Nitekim bu yer altı çalışmalarının bir feci sonucu olarak Menemen’de ayaklanıp asteğmen ve öğretmen Mustafa Femi Kubilay’ın başını keserek hunharca katlettiler. Bu elîm olaydan sonra dinci yapıların üzerine daha da kararlılıkla gidildi. Ne var ki bu yapıların deyim yerindeyse etkisizleştirilmesi ve sıfırlanması hiçbir zaman mümkün olmadı.

Tarikatlar günümüze değin varlıklarını sürdürdü. Bugün Türkiye’de irili ufaklı 20 civarında cemaat ve tarikat vardır. Bunların çoğu çeşitli kollar halinde ayrışmışlardır.

Günümüzde “cemaat” adı verilen yapıların hemen hemen hepsi kendilerini tarihi manada sufî bir geleneğe bağlamaya çalışır.

Cemaatlerin bir kısmı gerçek anlamda sufî akımların devamı gibi iken bir kısmı da sonradan oluşmuş yapılar olmakla beraber tarihsel sufî gelenekler üzerinden meşruiyet devşirmeye çalışır. Tarihsel anlamda Kadirî ve Nakşî tarikatların devamı iddiasındaki yapılar, çeşitli kollar halinde bugün de varlıklarını yasa dışı da olsa devam ettiriyorlar. Ancak Süleymancılık, Nurculuk gibi akımlar ve bu akımların kollarının sufî bağı tartışmalı yahut yapaydır. Her ne kadar bu akımların Nakşibendilikle ilgisi kurulmaya çalışılsa da kullandıkları terminoloji bile kendilerine özgüdür. Şeyh, mürit, vird-evrad, rabıta gibi terimlere bu yapılarda rastlayamıyoruz. Bununla birlikte söz gelimi, Said-i Nursi, Risalelerinde, Nakşibendi virdi olan Evrad-ı Kudsiye’yi okuduğunu belirtse de bu uygulama bildiğimiz kadarıyla Nurculuğun genel bir virdi haline gelmiş değildir. Bununla birlikte Nurcuların da kendilerine özgü duaları ve dua etme biçimleri hatta özgün ritüelleri vardır. Aynı şekilde Süleymancılığın kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan’ın da Nakşibendiğin Müceddidiye kolundan olduğu ve bu kola mensup bir şeyhten (Selahüddin İbn Mevlana Siracüddin) icazet aldığı ileri sürülmektedir. Ne var ki Süleymancılar arasında da geleneksel Sufi akımların vird – evradı ve diğer terminolojisine rastlayamıyoruz. Ama bununla birlikte kendilerine özgü ritüellerinin, dualarının ve dua etme biçimlerinin olduğunu da biliyoruz. Bu bağlamda belki de söylenebilecek en doğru şey Süleymancılığın müstakil bir dinsel hareket olmakla birlikte yapay bir biçimde tarihsel sufî bir geleneğe yani Nakşibendiliğe eklemlenmiş olduğudur.

DİNSEL BİR MASKE TAKMIŞ ORGANİZE SUÇ ÖRGÜTLERİ

Gelelim Fethullahçılığa…

Fethullah Gülen Hareketinin aslında Nurculuktan kopma olduğu malumdur. Hatta bu hareketi hala Nurculuğun bir kolu gibi değerlendirenler vardır. Fethullahçılığın Said-i Nursi ve Risale-i Nur ile ilişkisi elbette ki aşikârdır. Ne var ki sonradan müstakil bir hareket haline gelmiştir. Sonuç itibariyle siyasi ve toplumsal tarihimizin en kanlı kalkışmalarından birini gerçekleştirebilecek kadar güçlenmiş ve resmen bir terör örgütü olarak nitelenmeyi hak etmiş bir yapı olan Fethullahçılık, artık FETÖ yani Fethullahçı Terör Örgütü olarak anılmaktadır.

FETÖ’nün Türk toplumuna ve devlete vurduğu ağır darbenin sarsıcı etkileri hala devam etmekte olup bu örgütle mücadele, toplum ve devlet olarak en önemli gündem maddemizi oluşturmaktadır. Ancak bilinmelidir ki FETÖ benzeri bir güce ulaşma ve muhtemelen FETÖ gibi devleti ele geçirme uğraşısı içinde olan başka cemaatler de mevcuttur.

Türkiye’de bugün cemaat ve tarikatların büyük bir kısmı dinsel bir maske takmış organize suç örgütleri yahut ticari organizasyon ya da siyasi nüfuz teşekkülleri halinde çalışmaktadır. Neredeyse hepsinin şirketleri, holdingleri, yayın kuruluşları vardır. Hatta içlerinde parti kuranlar bile bulunmaktadır. Öte yandan pek çok cemaat ve tarikatın çeşitli siyasi partilerle öteden beri ilişki içerisinde oldukları da malumdur. Öyle ki, bu ülkede cemaat yahut tarikat lideri olup da bakanlık yapanlar bile vardır.

Cemaat ve tarikatlar arasında dini görünümlü mafyatik örgütlenmelerden dahi söz etmek mümkündür. Nitekim bazılarınca Adnan Oktar cemaati bu kategoride görülmektedir.

Böylesi bir gerçek karşısında bugün kalkıp birilerinin cemaat ve tarikatlara yasal bir meşruiyet kazandırma uğraşısı içine girmeleri son derece şaşırtıcıdır. Bunun gerçekleşebilmesi için 677 sayılı yasanın kaldırılması yahut değiştirilmesi gerekir. Oysa o yasa devrim yasaları arasındadır ve devletin temel yasalarındandır.

Bu yasayı aşabilmek için Alevilerin cemevi talebini istismar etmek de bir başka şaşırtıcı noktadır. Cemevlerini tekke statüsüne sokmak ve onun üzerinden bütün tekke ve zaviyeleri açmak ve böylece tarikatlara yasal meşruiyet kazandırmak kurnazlıktan başka bir şey değildir. Alevi ve Bektaşilerin böylesi bir oyuna alet olmayacaklarını sanıyorum. Zira cemevlerinin statüsü camilerin statüsünün muadilidir. Sünni ve Şii inanç için camiler hukuken neyse Alevi ve Bektaşiler için cemevleri de hukuken öyledir.

Yeri gelmişken ifade edelim: Her ne kadar egemen Sünni ulema Aleviliği bir tarikat gibi göstermeye çalışsa da Alevilik, tıpkı Sünnilik ve Şiilik gibi müstakil bir İslamî akımdır. Kesinlikle tarikat değildir. Dahası Alevilik, egemen Emevi şeriatına karşı muhalif kitlelerin bir direniş yoludur.

Konuyu bir de Kur’anî ve Muhammedî çizgi açısından değerlendilerim…

Egemen Emevi Şeriatına eklemlenenler hariç muhalif Sufî akımların tarihsel bir zorunlulukla bir direniş hattı oluşturmaları gerçeği üzerinden, varlıklarını Kur’anî ve Muhammedî çizgi bağlamında tarihen meşru bir zeminde görmek ve kabul etmek durumundayız.

Bu ikrardan sonra meselenin asıl boyutunu irdelerken İslam’ın tevhid ilkesini esas alarak baştan şunu söyeyelim: Lailahe illallah sözüyle ilan edilen tevhid ilkesi, Allah’ın birliği söylemi üzerinden aslında insanların, halkın, toplumun, Müslümanların birliği ve eşitliği düşüncesini ifade etmektedir. Sınıfsal, grupsal ve zümrevî ayrılıkları reddetmek ve İmran Ailesi Bölümü 103. Sözde / Al-i İmran Suresi 103. Ayette belirtildiği üzere; “… Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp ayrılığa düşmemek…” İslam’ın Müslümanlardan istediği temel davranıştır.

Cemaat ve tarikatların varlığı bu Kur’anî ve Muhammedî ilkeye aykırıdır.

İslam tarihindeki Hanefilik, Şafiilik, Malikilik, Hanbelilik ve Caferilik gibi hukuk / fıkıh ekollerini düşünce özgürlüğü bağlamında değerlendirip fanatizme savrulmamak kaydıyla meşru ve saygın görmek elbette ki tabiidir. Ne var ki günümüzde onlara dahi lüzum yoktur.

Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı, eğitimin yaygın hale geldiği ve bilgi tekellerinin çöktüğü günümüz dünyasında insanlar dinlerini ve onun en ince ayrıntılarını öğrenmek konusunda hiçbir şeyhe, cemaat liderine ve kerameti kendinden menkul sözde ulemaya aslında muhtaç değildirler. Artık şeyh, derviş, mürit devri kapanmıştır. Cemaat ve tarikat devri de kapanmıştır. Bugün artık söz bilimindir, bilim insanlarınındır, öğretmenlerindir.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI NOKTASINDA YAPILMASI GEREKEN ŞEY…

Cemaat ve tarikat hatta mezhep meselesinde sürekli hatırlanması gereken bazı Kur’an ayetlerini burada bir kez daha zikretmeyi son derece yararlı buluyorum:

“Dinlerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu? Senin onlarla hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra o, ne yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.” (3)

“Yalnız ona yönelin ve ondan sakının. Allah’a içtenlikle yakarışta bulunun ve ortak koşanlardan olmayın. Onlar ki, dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her topluluk elindekiyle böbürlenip durmaktadır.” (4)

Müslümanların mezhep, tarikat ve cemaat gibi yapıların tasallutundan kurtulup Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaları tevhidî bir tavır olarak üzerlerine yüklenmiş kutsal bir görevdir. Bu görevin ifası için dini, Muhammedî çizgide anlamak ve yaşamak lazımdır.

Bu noktada cumhuriyetimizin kurucusu ve İslam’ın yenileyicisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözlerini de ilke edinmek durumunda olmalıyız:

“Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. Hayatta en hakki mürşit ilimdir, fendir. En doğru, en hakiki tarikat; uygarlık yoludur.”

“Biz uygarlığın bilim ve fenninden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımıyoruz.”

“Bizi yanlış yola sevk eden habisler, büyük ölçüde din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı, hep şeriat sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz. Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar, hep din kisvesi altındaki küfür ve melânetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırdılar. Halbuki elhamdülillah hepimiz Müslüman’ız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icabını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur…”

Cemaat ve tarikatlar demişken bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığına da değinmek yerinde olacaktır. Diyanet İşleri Başkanlığı evvelce de dediğimiz gibi bir cumhuriyet kurumudur. Cumhuriyet devrimlerini desteklemek ve yeni düzende dinsel işleri görmek ve halkın ibadet gereksinimlerini karşılamak için ibadethanleri yönetmek üzere kurulmuş bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, özellikle 1950’lerden sonra hızla aslî fonksiyonundan uzaklaşmış, devrim karşıtı güçlerce zamanla ele geçirilmiştir. İçinden Fethullah Gülen ve Cemalettin Kaplan gibi teröristler çıkmış olan bu kurum, günümüzde artık bir cemaatler ve tarikatlar konfederasyonu halinde çalışmaktadır. Eğer ıslah edilmezse yeni Fethullah Gülen’lerin ve Cemalettin Kaplan’ların çıkması işten bile değildir.

İşte bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı cemaat ve tarikatlara karşı mücadelede sadra şifa olacak bir kurum olma vasfını maalesef çoktan yitirmiştir. Diyanet bünyesinden FETÖ nedeniyle binlerce kişinin ihraç edildiğini anımsarsak ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

Diyanet İşleri Başkanlığı noktasında yapılması gereken şey bu kurumun ya kapatılması ya da bu mümkün olmuyorsa ıslah edilip yeniden düzenlenmesidir. Yeniden düzenlemede Türkiye’deki inançsal çeşitliliği tümüyle yansıtacak bir anlayışla hareket edilmeli hatta ateist, deist, agnostik yurttaşların varlığı da dikkate alınarak bu kuruma köklü bir çekidüzen verilmelidir. Aksi halde benzer yakıcı sorunları yaşamaya, toplumca ve devletçe devam edeceğimiz aşikârdır.

Nihayeten ifade edelim ki; Türkiye ve Türk toplumu özelinde kendilerini geleneksel olarak Sünni diye niteleyen kitleler, büyük İslam bilgini Ebu Hanife’nin ve İmam Maturidî’nin düşünsel birikiminden istifade ile daha da ileri bir akılcılığa evrilmeli ve laik cumhuriyet esasına sarılarak dinsel yaşamlarını özel hayatlarına hasretmelidirler. Din – devlet ilişkileri temelinde yaşamakta olduğumuz sorunların kesin çözüm yolu budur.

Sözlerimizi yine büyük Atatürk’ün bir sözüyle nihayete erdirelim:

“Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sade din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.”

DİPNOTLAR:

1- Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Meclis-i Meşayih Maddesi.

2- İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, İstanbul 1989, s. 193, 205-207.

3- Kur’an; Hayvanlar Bölümü 159. Söz / En’am Suresi 159. Ayet.

4- Kur’an; Romalılar Bölümü 31- 32. Sözler / Rum Suresi 31- 32. Ayetler.


Kaynak: https://odatv.com/tarikat-ve-cemaatler-kurana-da-dine-de-aykiri-26071850.html


 
Pages in topic:   < [1 2 3 4 5 6 7 8 9] >


To report site rules violations or get help, contact a site moderator:


You can also contact site staff by submitting a support request »

İlginç yazılar

Advanced search







Wordfast Pro
Translation Memory Software for Any Platform

Exclusive discount for ProZ.com users! Save over 13% when purchasing Wordfast Pro through ProZ.com. Wordfast is the world's #1 provider of platform-independent Translation Memory software. Consistently ranked the most user-friendly and highest value

More info »
memoQ translator pro
Kilgray's memoQ is the world's fastest developing integrated localization & translation environment rendering you more productive and efficient.

With our advanced file filters, unlimited language and advanced file support, memoQ translator pro has been designed for translators and reviewers who work on their own, with other translators or in team-based translation projects.

More info »



Forums
  • All of ProZ.com
  • Term search
  • Jobs
  • Forums
  • Multiple search