Pages in topic:   < [1 2 3 4 5 6 7 8 9] >
Off topic: İlginç yazılar
Thread poster: Adnan Özdemir

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Rusya yazılerı... Jul 29

--Alıntıdır--
türkrus / 29.5.2018

Daha önceleri neredeydiniz?

SUAT TAŞPINAR yazıyor

yt4ck97h5e5hrbzzruxa.jpg

Türkiye-Rusya ilişkilerinde “toplumun nabzını” tutmak için en şaşmaz göstergelerimizden biri, TürkRus.Com’a gelen okur emailleridir. “Tebrik" için pek arayan soran olmaz ama “tenkit”, hatta “tehdit” için epeyce mektup gelir. Bunlar bir yana, emailler genelde iki konuda yoğunlaşır: 1- Derdini ummana dökmek isteyenlerin yazdıkları: Vize sorunundan bölünmüş ailelere, hukuki sorunlar için yardım isteyenlerden burs ya da sponsorluk isteyenlere kadar… 2- İş yapmak isteyen ya da iş arayanların bilabedel “danışmanlık hizmeti” talep ettiği mektuplar: “Türkiye’den tekstil almak isteyen tüm Rus şirketlerinin bilgilerini acilen biz YOLLAYIN” diyenler ya da “Rusya’da çalışmak istiyorum, ne iş olsa yaparım, telefonum budur” diyen vatandaşlar… Bunlar bizim için artık “hayatın normalleri”dir.

Son dönemde, Türkiye’deki şirketlerden “aklına Rusya gelenler” yine mektup yağdırmaya başladı... “Gök gürlemezse kul Allah demez” misali, Türkiye’de işler sarpa sarmaya başladıkça, Rusya yeniden “akıllarına düşmeye” başladı.

Rusya, 1990’ların başından itibaren Türkiye’nin hep ekmek kapısıydı. Tekstilden inşaata, turizmden perakendeye her sektörde bu ülkenin etinden, sütünden faydalandık. Kurumsal şirketlerin uzun soluklu varlıkları bir yana, çoğunluk “saldım çayıra, mevlam kayıra” usulü, karanlıkta el yordamıyla ilerledi. Bir dönem oluk oluk akan petrol dolarları sayesinde Rusya’da öylesine "kolay para” kazanıldı ki, çoğunluk küpünü, ışık hızıyla doldurdu. Daha doğrusu kimisi işine gücüne yatırım da yaptı, pazarda kalıcı oldu; kimileri gün bulduğunu gün yedi. Müzik çaldıkça herkes dans etti.

Çoğunluk, pazarın güllük gülistanlık olduğu, paraların kulaktan fışkırdığı bu “hayal gibi” yıllarda kazandığı akla hayale sığmayan paraları “kendi kerameti”ne yordu. Sütliman denizde yol almak kolaydı, ne zaman ki krizler patlak verdi, kimin “marifetli kaptan” olduğu dalgalı denizde anlaşıldı. Kimilerinin teknesi alabora oldu. Kimileri iş işten geçtikten sonra kerametin kendinde değil, Rusya’nın “paralı günlerinde” olduğunu anladı. O yüzden maalesef son yıllarda sıfırı tüketen de, iyi günlerde bir kenara bir şeyler atmadığına yanan da, Rusya’ya mecburen veda eden de az değil. Neylersiniz, hayat ders vermeden imtihan yapan bir öğretmen işte...

Son dönemde Türkiye ekonomisi de zorlu viraja girince, “Yandım Allah” diye aklına Rusya gelip rotayı buraya kırmaya çalışanlar arttı. Ama bir kere Rusya, eski "kolay Rusya" değil. Bolluk günleri geride kaldı. Akla ziyan karlarla “şıppadanak” zengin olma devri kapandı. Doğanın yasasına uygun olarak, her boşluk dolduruldu. Rekabet çetinleşti. Baştan çıkarıcı karlılık kalmadı. Krizde "dükkanı çevirmek" bile başarı oldu. Bir koyup üç alma çoktan devri bitti. Pek çok alanda işi başkalarından öğrenen Ruslar, bizi “çırak çıkarmayı” başardı. Biz hala “Niye bizden domates almıyorlar?” diye sızlanırken, dünyaya silahtan çok tarım ürünü satmaya başlayan bir Rusya doğdu. Daralan pazar, gerileyen reel gelirler, yerli üretimin yaygınlaşması da cabası.

Türkiye’de işleri iyiyken, geleceği güvence alma, “alternatif pazar” yaratma adına Rusya’ya gelip bir çivi çakmayanlar, şimdi iç pazarda daralan talep yüzünden rotasını kuzeye çevirme telaşındalar ama, biz bu filmi görmüştük… Hem de bir değil, iki değil; defalarca… Üstelik çoğu hala 90’lı yılların Rusyası’nın olduğunu sanıp, taşın altına elini koymadan, kendilerinden şişirilmiş fiyatlarla, peşin paraya yüklü mal satın alacak “saf müşteri” peşinde. Bilmiyorlar ki, bedava peynir sadece fare kapanında olur!

Yıllar geçiyor, hemen her şey (iyiye ya da kötüye doğru) değişiyor, ama ne hikmetse Türkiye’de belli bir müteşebbis profilinin “Rusya’ya bakışı” değişmiyor. İşleri bozulunca Rusya’yı hatırlıyorlar. Hala vermeden almaya çalışıyorlar. Ama ne Rusya o eski Rusya, ne pazar o eski pazar… Çiçekli bir bahar değil, hazan mevsimindeyiz. Yarın daha iyi olabilir, ama bugün işimiz çok zor...

İyi zamanlarda bu memlekete gelip pazara tırnaklarını geçirenlerin bile iş yapmakta zorlandıkları bir dönemde “Rusya’yı fethetme” düşleri görenlere acı bir tebessümle bir tek şey söyleyesi geliyor insanın: “Daha önceleri neredeydiniz?”

Kaynak: http://turkrus.com/HaberDetay.aspx?id=631449



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--

türkrus / 9.3.2018


Ekol'ün ürünü Rusya'da "en iyi" seçildi


ppgezpjienjyxbqqm1jq.jpg


Rusya’da yıllardır devlet 1. kanalı ORT’de perakende ürünlerin kalite kontrollerinin yapıldığı program olan “Kontralnaya Pokupka”da bu kez bir Türk şirketi olan Çalkan Grubu’na ait "Ekol"ün bir ürünü "en kaliteli” unvanına layık görüldü.

Geleneksel Rus mutfağında da yaygın bir kullanımı olan, en popüler ürünlerden sığır dili füme için, en ünlü beş yerli üreticinin ürünleri teste tutuldu.

Mirator, Samson, Myasnov, Veles-Meat adlı şirketlerinkiyle beraber, Mustafa Çalkan'ın şirketinin ürünü olan "Ekol" marka dil fümesi de laboratuvar testlerine tabi tutuldu.

Programın sonunda, beş ürün arasında insan sağlığına en uygun ve “en kaliteli” olarak Ekol marka dil füme seçildi.

“Ekol” markasının sahibi, 1990’ların ortasında Rusya’ya aşçı olarak gelen, daha sonra kendi işini kurarak “Ekol” markasıyla ülkenin en büyük et ürünleri üreticilerinden biri olan Mustafa Çalkan. Çalkan Grup, 20 yılı bulan Rusya faaliyetlerinde et pazarının en önemli aktörlerinden biri durumunda.

Kaynak: http://turkrus.com/600387-ekolun-urunu-rusyada-en-iyi-secildi-xh.aspx

▄▄▄▄▄▄▄▄▄


"RUSYA’NIN ET KRALI BİR TÜRK"

Mustafa Çalkan 1974 yılında Kırıkkale'nin Delice ilçesinin Halitli köyünde doğdu. 1994 yılının basında askerlik çağına geldiğinde celp tarihine üç ay kala zamanını değerlendirmek üzere hep merak ettiği Rusya'ya gitti. Ülkenin Volgograd şehrinde ABKA inşaat şirketinin mutfağında çalışmaya başladı. Türkiye'de aşçılık yapması burada başarılı olmasını sağladı. Bu sırada askerliğini tecil ettiren Çalkan, patronunun isteği üzerine 1996 yılında Moskova'ya gönderildi. Binlerce Türk işçinin çalıştığı şantiyelerde taze et bulmakta güçlük çekildiğini fark eden Çalkan, Moskova’ya geldikten bir yıl sonra bir kesimhane ile anlaşarak ticari faaliyetlerine başladı.

Çalkan, Rusya'da 1998'de patlak veren ekonomik krizden bir yıl sonra 40 dönümlük bir yer satın alarak burada kurduğu tesisten süpermarketlere et vermeye başladı. Genç işadamı, ülkede gelişen gıda sektörü ile birlikte, Rusya'da faaliyette bulunan Ramstore başta olmak üzere Fransiz Auchan, Alman Metro ve Real, yerel X5 Grup, Okey ve Lenta gibi dev perakende zincirlerinin taze et tedarikçisi haline geldi. Moskova dışında, Penza, Çuvaşya ve Stravropol'e de açılarak fabrika sayısını dörde çıkaran Çalkan, Kamishgir şehrinde de 3200 hektarlık bir arazi satın alarak tarım alanında faaliyet göstermeye başladı ve bölgede büyük bir besi cifliği kurdu.

2007 yılında ürün yelpazesine taze tavuk ürünlerini de katan Çalkan, şu an Rusya'nın en büyük taze et tedarikçileri arasında yer alıyor. Bu çok büyük coğrafyada geniş araç filosuyla tüm lojistiğini kendisi yapan genç işadamı, şarküteri ürünlerine yönelik bir entegre et tesisini de 2011 yılının sonunda hizmete açmayı planlıyor.

1996 yılında mütevazı imkanlarla, Moskova”daki Türk inşaat şantiyelerinin mutfaklarına et sağlamak için kurduğu şirket, bugün Rusya pazarının en büyükleri arasında yer alıyor. Çalkan Grubu’nun fabrikası, Rusya’nın en iddialı projesi olan, sağlıktan eğitime, tarımdan hayvancılığa kadar her alanda “ulusal kalkınma seferberliği” anlamına gelen “Ulusal Proje” kapsamında, Rusya”nın eski başbakanı, şimdiki başbakan birinci yardımcısı Viktor Zubkov tarafından Çuvaşya”da “örnek işletme” olarak ziyaret edildi.

Başarının sırrının ekip çalışması, dürüstlük ve disiplinden geçtiğini belirten Çalkan, Rusya'yı “fırsatlar ülkesi" olarak şu sözlerle nitelendiriyor: “Rusya’nın her gecen gün artan Gayrı safi milli hasılayla orantılı olarak alım gücünün yükselmesi ve tüketim ihtiyaçlarının artması burada yapılacak yatırımların çoğalmasına imkan yaratmaktadır.”
l


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--

türkrus / 27.8.2014


Hülya Arslan'ın çevirisiyle "Doktor Jivago" ilk kez Rusça aslından Türkçede

ccc9bssnjnexf3mzpjfv.jpg

Edebiyat araştırmacısı, akademisyen ve çevirmen Hülya Arslan, Türk-Rus ilişkilerinin son çeyrek asrına büyük emek veren, ama "vitrine çıkmak" gibi bir derdi olmayan "mütevazı emekçiler"in başında gelen isimlerden... Turizm sektöründe yönetici olarak geçen yıllarda Moskova'da paralel olarak Rusça-Türkçe dil köprüsünü kurmaya başlayan, daha sonra tümüyle akademik yaşama geçerek Türkiye'de "Rusçacı" genç neslin yetişmesine büyük katkı sağlayan Arslan, şimdi de Türkçeye Boris Pasternak'ın Nobel ödüllü romanı Doktor Jivago’yu armağan etti.


Doktor Jivago’yu ilk kez Rusça aslından Türkçeye çeviren Okan Üniversitesi Rusça Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı Başkanı Hülya Arslan, yeni çevirinin orijinal rengini koruduğunu ve tam metin çevirisi olduğunu söyledi. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitap, eserin daha önceki çevirilerinde yer almayan şiirleri de içeriyor.

Edebiyat araştırmacısı ve çevirmen Hülya Arslan, Doktor Jivago’nun yeni çevirisinin farklarını RS FM’de Süheyla Demir’in sunduğu ‘Radyo Sohbetleri’ programında anlattı. Hülya Arslan, Doktor Jivago’nun yeni çevirisinin ilk kez orijinal dilinden ve de eksiksiz yapıldığını vurguladı.

Hülya Arslan’ın konuk olduğu Radyo Sohbetleri programının tamamı şöyle:

ESER TÜRKÇEDE İLK KEZ ‘ORİJİNAL RENGİNDE’

Süheyla Demir: Doktor Jivago, aslında çok bilindik ve klasikleşmiş bir roman. Ancak Türkiyeli okurlar sizin Rusça aslından yaptığınız çeviri öncesinde, “çeviriden çeviri” okuyordu. Sizin çalışmanızda ne gibi farklar var?
Hülya Arslan: Önceki çevirilere de teşekkür etmek lazım. En azından bu kadar önemli bir edebiyat eserini zamanında bizim okurumuzla buluşturmuşlar. Ama bir noktanın da altını çizmek lazım; yapılmış olan çeviriler tam metinler değil. Bunun nedenini tam anlayamıyorum açıkçası, çünkü çevirilerde hangi eser ya da baskıdan çevrildiği bilgisi yoktu. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan çeviri ise 1957’de İtalya’da basılan metnin birebiri. İki güzelliği var bunun; birincisi Rusçadan, orijinal dilinden çevrilmiş olması. Bu, çevirideki anlam kayıplarına engel olan bir durum. İkincisi de tam metin, yani birtakım kısaltmalar yok. Bu kısaltmalar, zamanında sansürden kaynaklanmış olabilir ya da çeviride zorluktan dolayı gözardı edilmiş olabilir. Bir de kitabın orijinalinde 17. bölüm, 25 şiirden oluşmakta. Şiirleri de romanın başkahramanı Doktor Jivago yazıyor. Daha önceki çevirilerde bu şiirlerden oluşan bölüm de yoktu. Yani bu tam anlamıyla hem orijinal dilinden, “orijinal renginde” hem de tam metin bir çeviri oldu.

-Doktor Jivago, aslında bir şair olan Pasternak'ın ilk ve tek romanı. Pasternak'ın şairliği, esere yansıyor mu? Çeviri sırasında, Pasternak'ın stili bakımından sizi zorlayan noktalar oldu mu?
Şairin roman yazması biraz zorlu bir şey. Şiirde alt katmanlar, metaforlar çok fazla. Eserde aynı şeyi görüyoruz, düz yazı olsa da çok fazla metaforlar ve göndermeler var. Beni zorlayan biraz felsefi kısımları ve İncil’den alıntılar oldu. Bir de Pasternak aslında Ortodoks Kilise’nin kabul ettiği Yahudi bir aileden geliyor. Yahudi kültürü de var ve Yahudi sorununa da göndermeler yapıyor. O göndermeler ve bizim Türk insanı olarak biraz uzak olduğumuz, bilmediğimiz tarih ve efsanevi kısımlar zorlayıcıydı. Ama günümüzde teknolojinin imkanıyla bunlar çözülüyor. Moskova’da sadece Pasternak’ın sanatıyla ilgilenen ciddi bir ekip var. Tıkandığım yerde onların da yardımıyla sanıyorum iyi bir sonuca ulaştık.

PASTERNAK’TA TOLSTOY VE DOSTOYEVSKİ İZLERİ…
-Pasternak’ta Dostoyevsky, Tolstoy gibi klasik Rus yazarlarının izlerini görmek mümkün mü?
Kesinlikle, eserin en başından en sonuna kadar var. Zaten kendisi kitabı yazmak için oturduğunda “Ben hayatımın eserini yazacağım” diye oturuyor ve dostlarına mektuplar yazıyor; “Ünlü Rus şair Aleksandr Blok’tan başlayarak günümüze kadar getireceğim, onlardan aldığım esinlerimi göstereceğim” diyor. Zaman zaman zaten Tolstoy’a göndermeler yapıyor, Tolstoy’dan felsefi açıdan nasıl ayrıldığını anlatıyor. Ama Dostoyevski’nin izlerini görmek hemen her adımda mümkün. Dostoyevski’nin ahlak anlayışını, ahlak sorgulamasını –Tolstoy ile orada biraz ayrılıyor- ya da ezilen, bir meta olarak görülen kadının çektiklerini çok net bir şekilde görüyoruz. Doktor Jivago’daki Lara ile Suç ve Ceza’daki Sonya arasında çok fazla paralellik bulmak mümkün.

-Pasternak’ın romanı çok uzun bir döneme yayılıyor ve aslında kahraman zenginliğiyle de dikkat çekiyor. Bu anlamda eser Rusya’dan insan manzaraları sunan bir eser, hatta “galeri” olarak da yorumlanabilir sanırım, bu fikre katılıyor musunuz?
Çok doğru bir tespit yaptınız, kesinlikle öyle. Ama okuyucunun o insan galerisine, tiplemelere biraz alışılmışın dışında bir pencereden bakması lazım. Çünkü Doktor Jivago’da Pasternak, özellikle Sovyet döneminde kaybolan ya da kendini kaybettiren entelektüel sınıfla, entelektüel zihinlerle bir hesaplaşma içinde. Onun kaybını anlatıyor. Sovyet insanının, Sovyet edebiyatının “ayıp” olarak gördüğü ya da görmezlikten geldiği o kesimin mücadelesini anlatıyor. Özellikle Yura’da böyle bir tipleme var. Yani eseri kaynak olarak da, sosyolojik açıdan da okumak mümkün. O açıdan çok zengin bir galeri gerçekten.

AŞK KİTABI OLMANIN ÖTESİNDE
-Doktor Jivago, 20. yüzyıla damgasını vuran Sovyet Devrimini, tutkulu bir aşk hikayesi fonunda okuyabileceğimiz bir eser. Yani tarih açısından da çok önemli bir noktada duruyor.
Burada ben biraz eserin rakibi olarak daha önce çekilmiş filmi görüyorum. Çünkü Türk sanatseverlerin gözünde, Doktor Jivago denince akla hemen bir aşk hikayesi geliyor. Evet fonda aşk var ama onun etrafında o kadar çok olay var ki… Yani kitabı bir aşk kitabı olarak da okumak mümkün ama sadece aşk kitabı diye okunursa belki biraz hayal kırıklığı yaratabilir. Çünkü filme göre kitapta zaman zaman aşkın biraz daha geride kaldığı de yerler var.

NOBEL ÖDÜLÜNDE CIA PARMAĞI İDDİALARI
-Romanın kendi öyküsü de çok ilginç… Sovyet karşıtı olduğu gerekçesiyle Sovyetler Birliği’nde 1985 yılına kadar yasaklı kalmış. 1957'de ilk kez İtalya'da basılmış. 1958 yılında ise Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüş. Kitabın Nobel kazanmasına CIA’in parmağı olduğu yönünde iddialar bile var… Romanın öyküsünü sizden dinleyelim mi?
Pasternak romanı yazmaya ilk oturduğu zaman, on bölümden oluşan çok çabuk bir kitap yazacağını düşünür ama romanı yazma süreci, 10 yıl gibi bir döneme yaylıyor. Bittiği zaman eserin bir dergide yayınlanması ve Yazarlar Birliği’nin onayını alması lazım. Bu, iktidarın onayını alması anlamına geliyor. Tabii ki eser içeriği açısından bu onayı alamıyor. Bu bir yazar için kırıcı bir şey ama bence Pasternak yazarken de bunun farkında ama taviz vermek istemiyor. Bizim de alıştığımızın dışında muhalif dilde yazıyor. Onun için ben açıkçası Nobel ödülü almasında CIA parmağı olması etrafında dönen polemiği pek anlamıyorum. Çünkü başka türlü nasıl olabilir ki? Olaya şöyle bakmak lazım, İki kutuplu bir dünya döneminin doğruları üzerinden değerlendirirsek edebiyat, Sovyetler Birliği yönetimi açısından halkı eğitmek için bir araç, CIA için ise edebiyat hep sevilen bir şey çünkü onlar da kitapları silah olarak görüyorlar. Soğuk Savaş döneminde özellikle Sovyetler Birliği’nden çıkmış edebiyat eserlerini Sovyetler Birliği’ne karşı çok önemli bir araç olarak kullanıyorlar. Bunda şaşılacak ne var onu da anlamakta çok zorluk çekiyorum. Elbette ki dışarıdan birileri yardım ediyor, bu roman dışarıya kaçırılıyor. CIA için bulunmayacak bir fırsat… Çünkü ısmarlanmış bir eser değil, içeriden içten gelerek yazılmış. Şimdi şimdi ortaya çıkıyor, CIA arşivinde yaklaşık 130 tane belge Doktor Jivago eserinin üzerinde dönüyor. Ben açıkçası bunu normal değerlendiriyorum.​


Kaynak: http://turkrus.com/66330-hulya-arslanin-cevirisiyle-doktor-jivago-ilk-kez-rusca-aslindan-turkcede-xh.aspx


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--

türkrus / 13.1.2014

Kalaşnikov'un ruhunu yakan soru

z71wy2oavun0wy7ceqfc.jpg

Resmi adı AK-47 olan, ama dünyada "Kalaşnikof", Türkiye'de "Keleş" adıyla bilinen dünyanın en çok kullanılan silahının mucidi Rus mühendis Mihail Timofeyeviç Kalaşnikov'un geçen aralık ayında 94 yaşında ölmeden 6 ay önce yazdığı bir mektup ortaya çıktı. Rusya Ortodoks Kilisesi Patriği Kirill'e hitaben yazılan mektupta ünlü silah tasarımcısı, hayatı boyunca "vicdan azabı" yaşattığını söylediği soruya yanıt aradı ve "yarattığı silahla düşman bile olsalar, insanların ölümünden kendi sorumluluğunu düşünmenin ruhunda kaygılar ve kuşkular yarattığını" belirtti.

İzvesitiya gazetesinin ulaştığı ve yayımladığı mektupta Kalaşnikov kilisenin topluma katkılarından ve yaptığı iyiliklerden söz ettikten sonra şöyle diyor:

"Ruhumdaki sancı katlanılır gibi değil. Hep aynı, yanıtsız soru duruyor: Nası oldu da benin otomatik silahım insanların hayatlarını aldı? Ben Mihail Kalaşnikov, 93 yaşında, çiftçinin oğlu, hıristiyan ve ortodoks inancındaki ben, düşmanları bile olsa, insanların ölümünden dolayı suçlu muyum?"

KİLİSE'DEN YANIT GİTMİŞ

Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü Aleksandr Volkov, Patrik Kirill'in mektubu alıp yanıt yazdığını söyledi. Sözcü, Kalaşnikov silahlarıyla insanların öldürülmesi konusunda kilisenin resmi pozisyonu olduğunu, "eğer vatanı korumak için kullanıldıysa, kilisenin tasarımcısını da, silahı kullananları da desteklediğini" hatırlattı.
Sözcü Volkov, "Kalaşnikov bu silahı kendi vatanının savunması için icat etti, Suudi Arabistan'ın teröristleri kullansın diye değil" dedi.

ATEİSTTİ

Mihail Kalaşnikov, Sovyet ülküsüne bağlı bir ateist olarak yaşamış, ömrünün son yıllarında kızının da baskısıyla dinle arasına koyduğu mesafeyi kapatmıştı. Ancak kızının davurguladığı gibi hiçbir zaman dinin gereklerini yerine getiren bir isim olmamıştı. Ancak ölümünden önce Patrik'e yazdığı mektubun bu açıdan bir "dine teslim oluş" ve "günah çıkarma" mektubu olduğu yorumu yapılıyor.

KALKAŞNİKOV'UN ÖYKÜSÜ

Türkiye'de yaygın olarak AK-47 veya "keleş" olarak bilinen ve birçok serisi bulunan Kalaşnikof tüfeği, basitliği ve bakımının kolaylığı sayesinde dünya çapında tıklayın yaygınlaştı.

BBC'nin aktardığında göre, İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler faşizmine karşı savaşan Sovyetler Birliği Kızıl Ordusu saflarındayken tasarladığı piyade tüfeği Kalaşnikof'a ün ve yüksek rütbe kazandırdı.

Mihail Timofeyeviç Kalaşnikov, hem Sovyetler Birliği hem de birliğin dağılmasının ardından kurulan Rusya Federasyonu tarafından çeşitli ödüllere layık görüldü. Mihail Kalaşnikof'un icadı olan otomatik tüfek dünyaca tanınan bir marka oldu. Onlarca ülkenin ordusu bu silahı kullandı, hatta birçok ülkenin bayrağına kadar girdi.
Kısaca AK-47 adıyla bilinen bu silah ayrıca dünya çapında 'devrimin simgesi' haline geldi. Angola'dan Vietnam'a, Cezayir'den Afganistan'a kadar birçok ülkede savaş alanında kullanıldı.
Filistinli gruplar bu silahı yoğun bir şekilde kullanırken Usame Bin Ladin'in elinde bile görüntülendiği oldu.
Kalaşnikov sadeliği, ucuza mal olması, çok nadiren tutukluk yapması ve savaş alanında bakımının kolay olması nedeniyle dünyada en yaygın kullanılan saldırı silahı oldu.

Ancak silahın muciti olan Mihail Kalaşnikov, Rusya'da ismi şereflendirilmiş olmakla birlikte bu silahtan para kazanmadı. Bir defasında, "çim biçme makinası icat etmiş olsaydı daha fazla para kazanmış olacağını" dile getirmişti.

Kalaşnikov, 10 Kasım 1919'da Altay bölgesindeki Kurya köyünde çiftçi bir ailenin 18 çocuğundan biri olarak doğdu. Çocukların sadece 6'sı yaşadı.
1938'de Kızıl Ordu'ya katıldı. Tasarım becerisini Sovyet tanklarının silah ve ekipmanlarının etkinliğini arttırmak amacıyla kullandı.
Ekim 1941'de komutası altındaki tanka Alman havan topu isabet etmesi sonucu yaralanınca silah tasarımlarına başladı.
Alman ordusu, klasik tüfeğin isabet gücü ile hafif makinalı tüfeğin ateşleme gücünü birleştiren bir saldırı silahı geliştirmekle meşguldü.
Sovyet ordusunun elindeki silahlar Alman silahlarından geriydi.
Kalaşnikov hastanede yatarken bir asker yaklaşıp Sovyet ordusunun neden Almanlarınkine eşdeğer bir silah geliştiremediğini sordu.
"Böylece asker için makinalı tüfek tasarımı yaptım." diyordu Kalaşnikof, "Avtomat Kalaşnikova, yani Kalaşnikof'un otomatik silahı adını verdik."
İlk tasarımlardaki eksikler de nihayet 1947'de giderilince bugün AK-47 olarak bildiğimiz model ortaya çıkmış oldu.

"YURDUMU KORUMAK İÇİN"

Sovyet ordusu yeni silahı 1949'de kullanmaya başladı. Mihail Timofeyeviç Kalaşnikov'a bu ürününden dolayı Stalin Ödülü, üç Lenin Nişanı ve Sosyalist Emek Kahramanı ödülleri verildi. 1949'dan sonra yaşamını sürdürdüğü İjevsk kenti 1987'de Kalaşnikov'u fahri vatandaşı ilan etti. 75. yaş gününde ise eski CUmhurbaşkanı Boris Yeltsin onu tümgeneralliğe yükseltti.

Fakat tasarımını yaptığı AK-47 silahının basitliği onu kolay kopyalanabilir kıldığı için Kalaşnikov bu işten büyük bir maddi kazanç sağlamadı.

83 yaşında iken, bir Alman şirketi, hisselerinin yüzde 30'u karşılığında Kalaşnikof ismini bir dizi üründe kullanmak üzere satın aldı.

Yine de Kalaşnikov'un adı AK-47 ile anılmaya devam edecek. Kalaşnikof, bu silahla ölen çok sayıda insana karşı sorumluluk kabul etmediğini şu sözlerle açıklıyordu:

"Amacım, yurdumun sınırlarını koruyacak bir silah üretmekti. Birçok sorunlu bölgede Kalaşnikof kullanılması benim hatam değil. Suç tasarımcıda değil, bu ülkelerde uygulanan politikalardadır."

Kaynak: http://turkrus.com/63982-kalasnikovun-ruhunu-yakan-soru-xh.aspx


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

türkrus / 23.1.2013

27 yaşındaki Sibiryalı "esmer" genç kız “Sarışınlar için Türkçe” rehberini yazdı

mxlhdwialqxemp8ityfy.jpg

Rusya'nın Türkiye'de yayın yapan radyosu RS FM'de yaptığı "Radyo Sohbetleri" beğeni toplayan gazeteci Süheyla Demir, yine ilginç bir konu ve konukla dikkat çekti. Türkçe öğrenmek isteyen Ruslar için “Sarışınlar İçin Türkçe” adlı bir dil kitabı yazan Alona Logvinenko, RS FM’e konuştu. Henüz 27 yaşındaki genç yazarın Türkiye ile yolu nasıl kesişti? Bu kitabı yazamaya karar vermesinde ne etkili oldu? İşte radyonun sitesinden söyleşinin metni:
Sibirya doğumlu Alona Logvinenko,2005 yılından beri İstanbul’da yaşıyor. Türkiye ile buluşma hikayesi ise “aşk”la başlıyor ama zamanla İstanbul ve Türkiye aşkı onun için her şeyin önüne geçiyor.

TÜRKİYE FIRSATLARLA DOLU

Hayatının geri kalanını burada sürdürmeye karar veren Logvinenko, kısa sürede Türkçe öğreniyor ve sadece öğrenmekle de kalmayıp Türkiye ve Türkçe ile ilgilenen Ruslara Türkçe öğretmeye başlıyor. Bunu da henüz bir ay önce satışa sunduğu “Sarışınlar İçin Türkçe” kitabıyla yapıyor. Logvinenko’nun Türkçe öğrenmek isteyen Ruslara bir mesajı da var: “Türkiye fırsatlarla dolu bir ülke, aradığınız her şeye sahip. Size düşense kısa sürede Türkçe öğrenip bu fırsatları kullanabilmek…”

KİTABIMIN ADI ESPRİLİ VE İLGİ ÇEKİCİ

“Peki kitabınız için neden böyle sansasyonel bir isim seçtiniz?” diye sormaktan alamadık kendimizi. Cevabı “Ama sizce de esprili ve dikkat çekici değil mi?” oldu. Alona Logvinenko, Sarışınlar İçin Türkçe kitabını benzerlerinden ayıranın kuru, resmi bir anlatım yerine; eğlenceli, canlı ve herkesin anlayabileceği bir dile sahip olması olduğunu söylüyor ve “Okuyanlar benim pozitif enerjimi hissetsinler istedim” diye ekliyor.

Bir kadın olarak Türkçe öğrenme kılavuzunda kayda değer farklar da yaratmış Logvinenko. Sarışınlar İçin Türkçe’ye iş kadınları, ev kadınları ve hatta aşıklar için sözlükler eklemiş. Yazara göre aşıklar sözlüğü, Türk sevgilisi ya da Türk eşi olan insanların ilişkilerini geliştirmelerinde çok yardımcı olacak.

TÜRKİYE’DE KADIN OLARAK KARİYER YAPMAK ÇOK ZOR

Alona Logvinenko sadece kitaplarla ilgilenmiyor. Genç yaşına rağmen hem Rusya’da hem de Türkiye’de tekstil ve organizasyon sektörlerinde başarılı işlere imza atmış. Kendisine Türkiye’de çalışan bir Rus kadını olmanın zorlukları var mı diye sorduğumuzda bir yarasına bastığımızı fark ettik.

Alona bu konudaki rahatsızlığını “Türkiye’de bir kadın olarak kariyer yapmak çok zor bir şey. Hele genç ve bekarsanız... Ya da çalıştığınız şirket akrabalarınıza ait değilse… Hele genç bir kadın olarak gururlu bir şekilde ‘Evet ben bu işin sahibiyim’ ya da ‘Bu projeyi ben kendim başardım’ diyorsanız size fazla inanmıyorlar. Çoğunlukla size destek olan bir Türk erkeği arıyorlar.” sözleriyle anlatıyor.

Söyleşinin tamamı şöyle:

-Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?

1986 Sibirya doğumluyum. Polis Lisesi mezunuyum. Sibirya’da İngilizce ve Fransızca eğitimi aldım. Çalışmaya 13 yaşında başladım. Öğrenciyken ürün tanıtımı yapıyordum. 2004’te Moskova Finans ve Ekonomi Üniversitesi’nde İşletme ve Pazarlama bölümünde okumaya başladım ve bir yandan da çalışmaya devam ettim. Sonra açık öğretim programına geçtim ve bu programdan mezun oldum. Çünkü 19 yaşındayken İstanbul’a taşındım. 2010 yılında ise, Londra’da iş İngilizcesi eğitimini gördüm.

-Her şeyi bırakıp İstanbul’da yaşamaya nasıl karar verdiniz?

Ben 2 sene bir Türk’le nişanlı kaldım. Nişanlım için İstanbul’a taşındım. Sonra Türkiye aşığı oldum ve burada yaşamaya karar verdim.

-Türkiye’ye aşık oldum diyorsunuz. Türkiye’nin hangi özellikleri bu kadar kalbinizi fethetti.

Bir Sibiryalı olarak ilk başta sıcak iklimi... Sonra eşsiz denizi, doğası ve tabii ki tarihi beni etkiledi. Ayrıca sağlıklı beslenmeyi seven bir insanım. Türkiye’de de 12 ay mutfağınızda yeşil ve taze ürünler bulundurmak mümkün. Avrupa’ya çok fazla seyahat eden biri olarak 2-3 saatte nerdeyse tüm Avrupa kentlerine doğrudan uçuş olması da beni etkiledi.

-Birçok kişi Rusça öğrenirken çok zorlanır. Siz Türkçe öğrenirken zorlandınız mı?

Doğrudur. Rusça dünyadaki en zor 3 dil arasında. Bence Türkçe Rusça’ya nazaran çok kolay bir dil. Ben zorlanmadım. Hatta bildiğim diğer yabancı dillerden daha kolay öğrendim. Bunun için Atatürk’e teşekkür etmelisiniz sanırım. Çünkü Atatürk’ün yaptığı Harf Devrimi sayesinde Arap harfleri yerine Latin harflerini kullanıyorsunuz. Herhalde Arap alfabesi kullanılıyor olsaydı sizin işiniz de, benim işim de daha zor olurdu.

-Artık Türkçe’yi öğretiyorsunuz da. “Sarışınlar için Türkçe” diye bir kitap yayınladınız. Böylesi ilginç ve hatta sansasyonel bir isim seçmek sizin tercihiniz miydi?

Evet benim tercihim. Sizce de esprili ve dikkat çekici değil mi? Hani vardır ya böyle bir düşünüş tarzı: “Sarışınların seni anlamaları için basit dille konuşmalısın.” Ben de kitabımı böyle bir dille yazdım. Piyasada Ruslar için yazılmış bir çok kendi kendine Türkçe öğrenme kılavuzu var zaten. Ama baktım ki, hepsi kuru, resmi ve zor bir dille yazılmış. Bence yabancı dil öğrenmek gibi zor bir süreçte, böyle bir dil kullanmak faydalı değil. Ayrıca İnsanlar benim kitabımı satın alırken biraz gülsünler ve pozitif enerjimi hissetsinler istedim. Hem biliyorsunuz Ruslar çoğunlukla sarışın olur...

-Bu kitabı yazma amacınız neydi?

Amacım ‘Sarışınlar için Türkçe’yi satın alanın herkese Türkçe bilmemelerinin tek nedeninin tembellik olduğunu ispatlamak. Kitabım sayesinde; bir Rus, 3 haftada kendi kendine Türkçe öğrenebilir. Ben şuna inanıyorum: Türkiye fırsatlarla dolu sıcak bir ülke. Bu fırsatları değerlendirmek için kısa sürede Türkçe öğrenmeniz gerek. Bu ülkede aradığınız her neyse; başarı, zenginlik veya aşk, hepsine ulaşabilirsiniz. Bunların hepsi Türkiye’de var. Yeter ki bir parça Türkçe öğrenin. Kısaca bu kitabı yazmaktaki amacım, benim gibi anadili Rusça olan insanlara şunu söylemek: ‘Rüyalarınızı gerçekleştirmek için Türkçe öğrenin!’

-Kitabın içeriği hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

-Tabi ki. Sarışınlar İçin Türkçe, Türkçe’nin en önemli ve güncel dilbilgisi kurallarını basit, eğlenceli ve herkesin anlayacağı bir dille anlatıyor. Ayrıca kitabım sayesinde Rusça-Türkçe sözlüğe de ihtiyaç kalmıyor. Çünkü kitabımda en temel konuları kapsayan 11 ayrı temalı Türkçe-Rusça sözlük var. Bunlara ilave olarak Türkiye’de gezilmesi, görülmesi gereken yerler ile en iyi alışveriş mekanlarına da kitabımda yer verdim.

-Kitabınızda iş kadınları ve ev hanımları için ayrı bölümler de var. Aslında bu dil kitaplarında genelde atlanan bir konu, öyle değil mi?

Evet, çok doğru bir tespit. “Ev hanımı Sözlüğü”; ev, mutfak ve yemeklerle ilgili bilgileri içeriyor. “İş kadını sözlüğü” ise ticari terimleri içeriyor. Ayrıca kitapta bir de “Aşıklar sözlüğü” yer alıyor. Bu sözlük, Türk sevgilisi ya da Türk eşi olan insanların ilişkilerini geliştirmelerinde çok yardımcı olacak.

-Satışlar nasıl, tepkiler nasıl?

Kitabımın üçüncü baskısı çıktı. Türkiye’deki bütün havaalanlarında satılıyor. İnternetten de satışı yapılıyor. Henüz büyük kitapevlerine cazip gelmiyoruz ama ileride umarım onlarla da çalışırız. Kısmet diyelim.

-Başka kitaplar yazmayı da düşünüyor musunuz?

- Evet. Okuyucularımdan e-mail yoluyla sürekli geri dönüşler alıyorum. “Kitabınız sayesinde Türkçe’yi öğrendik... Mümkünse kocamız, sevgilimiz için de ‘Türkler için kolay Rusça’ öğrenme kılavuzunu yazın.” diyorlar. Hata okuyucularınız, dinleyicileriniz esprili bir ad bulmam için yardımcı olmak isterlerse çok sevinirim.

-Türk edebiyatını takip ediyor musunuz? Hangi yazarları beğeniyorsunuz?

Evet, kitap okumayı seviyorum. Orhan Pamuk en sevdiğim Türk yazarı. Hata elime son kitabını alıp Çukurcuma’daki Masumiyet Müzesi’nin açılışına gittim. Fakat kullandığı dil çok zor olduğu için, Orhan Pamuk kitaplarını Rusça okumayı tercih ediyorum. Ruhani şeylerle ilgilenmeyi de çok seviyorum. O nedenle Beki İkala Erikli’yi kendime çok yakın görüyorum.

-Orhan Pamuk Rusya’da en çok okunan Türk yazarlarından biri değil mi?

Evet. Nazım Hikmet de çok okunuyor, çok seviliyor. Ama o artık tarihe geçmiş bir isim. Orhan Pamuk’un bizim kültürümüze çok uyan bir isim olduğunu düşünüyorum. Biz Ruslar kadar açık sözlü biri.

-Yazarlık dışında başka nelerle uğraşıyorsunuz?

Üniversiteyi bitirdikten sonra fuarlarda tercüman olarak çalışmaya başladım. Çalıştığım firmaların birinden iş teklifini aldım. Böylece İstanbul merkezli bir inşaat şirketinin dış ticaret sorumlusu oldum ve orada bir sene kadar çalıştım. Ardından Rusya’nın en büyük tekstil ve moda şirketlerinden birinden iş teklifi geldi ve 3 sene kadar bu firmanın Türkiye temsilcisi olarak çalıştım. Artık Türkiye’de üretimimiz kalmadı. Ben de kendimi kitabıma adadım. Bazen de Sibirya’dan ünlü bilim adamlarını getirip, burada kısa eğitimler düzenliyorum. En son Stanislav Müller adlı ünlü bir Sibiryalı bilim adamının Hafıza Geliştirme konulu eğitimin programını organize ettim.

-Genç yaşınıza rağmen çok üretken ve çalışkan bir kadınsınız. Peki iş hayatınızda hiç sorunlarla karşılaşıyor musunuz? Yani Türkiye’de bir Rus kadın olarak çalışmanın zor yanları var mı?

Bence Türkiye’de bir kadın olarak kariyer yapmak zaten çok zor bir şey. Hele genç ve bekarsanız... Ya da çalıştığınız şirket akrabalarınıza ait değilse... Genel olarak baktığımızda bu ülkede kadınları önemli pozisyonlarda pek göremiyoruz ne yazık ki. Örneğin, müdür yardımcısı yada sekreter olabilirsiniz ama, daha yüksek pozisyonları hedefliyorsanız işiniz zor. Rusya’dan sonra bu durum bana çok şaşırtıcı geldi mesela. Hele genç bir kadın olarak gururlu bir şekilde “Evet ben bu işin sahibiyim” ya da ‘Bu projeyi ben kendim başardım’ diyorsanız size fazla inanmıyorlar. Çoğunlukla size destek olan bir Türk erkeği arıyorlar..

-Peki Türkiye’de hiç uyum problemi yaşadınız mı?

Duyduğum kadarıyla bir çok Rus, Türkiye’ye taşındıktan sonra uyum problemleri yaşıyormuş. Kültür, din, örf ve adet farklarından dolayı. Hatta espri anlayışı bile önemli bir uyuşmazlık kaynağı olabiliyor bazı insanlar için. Ruslar düşüncelerini doğrudan söylemeyi tercih eder. Yani lafı dolaştırmadan ne düşünüyorlarsa onu açık açık söylerler. Belki o yüzden bazen kaba ya da sert olarak algılanabiliriz Türkler tarafından. Türkiye’de ise insanlar düşüncelerini çoğu kez kamufle ederek söylemeyi tercih ediyor. Anlamak için satır aralarını da okumanız gerekebiliyor. Veya kibarlık yapmak adına gerçek düşüncelerini saklayabiliyorlar. Uyum ile ilgili bir diğer konu yaşadığınız çevre. Bence yaşadığınız semt ve bulunduğunuz mahalle de uyum problemine neden olabilir. Ama ben kozmopolit bir insanım. Uyum açısından pek bir problem yaşadığım söylenemez. Bulunduğum çevreye kolay adapte olurum. Yeni yerlere gitmek beni korkutmaz. Fakat bana göre Türkler dünyada en çok uyum problemi yaşayan milletler arasında yer alıyor. Bu kanıya iş İngilizcesi eğitimi almak için Londra’da yaşadığım dönemde vardım. Sınıfımda çok sayıda Türk öğrenci vardı. Nerdeyse hepsi ‘eğitim bir an evvel bitse de, memlekete dönsek’ tavrındaydı. Hep kendi aralarında arkadaşlık kurdular. Avrupa’da görebildiğim kadarıyla Türkler yaşadıkları bölgelere uyum sağlamaktansa, kendi aralarında takılmayı tercih ediyorlar. Kendi kültürlerine göre yaşayabilecekleri “mini Türkiye”ler oluşturuyorlar.

- Dediğinize katılıyorum, biz biraz kapalıyız. Ancak Ruslar gayet net bir şekilde her düşündüğünü söylüyor.

Evet ve bu size zaman kaybettirmiyor. Yani en azından karşındaki insandan ne geleceği belli… Senden ne istediğini hemen anlayabilirsin.

- Bu sanırım iş dünyasında da çok önemli…

Kesinlikle öyle.

- Peki son olarak dinleyicilerimize bir mesajınız var mı?

Mesajım bizi okuyan ya da dinleyen Türkler’e olacak. Rus arkadaşınız ya da sevgiliniz varsa kesinlikle onlara kitabımdan hediye edin. Çünkü onlar için büyük bir iyilik yapmış olacaksınız. İmza günlerime hepinizi bekliyorum.

Söyleşiyi dinlemek için:

http://turkish.ruvr.ru/2013_01_22/sarisinlar-icin-turkce/

Kaynak: http://turkrus.com/59387-27-yasindaki-sibiryali-esmer-genc-kiz-“sarisinlar-icin-turkce”-rehberini-yazdi-xh.aspx


[Edited at 2018-07-30 00:32 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Örneğin; patates-soğan fiyatları... Aug 1

--Alıntıdır--

Örümcek Ağı Teoremi ve Bolluk Paradoksu (King Kanunu)

Örümcek ağı teoremi ve Bolluk Paradoksu tarım alanında fiyat ve miktar arasındaki bağlantıyı açıklamak için kullanılan iki önemli kavramdır. Bu yazımız da karışık gibi görünen bu kavramları grafikleriyle anlaşılabilir bir şekilde anlattık.

King Kanunu (Bolluk Paradoksu)

Talep düşük olan mallarda fiyatlar, arza göre daha fazla değişmektedir. Bu durum özellikle tarım alanında kendini göstermektedir. Çünkü tarımsal malların talep esnekliği genellikle düşüktür. Bilindiği gibi tarımsal üretim büyük ölçüde iklim koşullarının etkisi altındadır.

18. yüzyılda Gregory King isimli İngiliz iktisatçısı “Buğday, Fiyatları Hakkındaki Müşahadeler” adlı araştırmasında buğday arzındaki %10 oranındaki bir azalmanın buğday fiyatını bir misli arttırdığını, buna karşılık arzdaki %10’luk bir artışın ise buğdayın fiyatını yarı yarıya düşürdüğünü ortaya koymuştur. 20. yüzyılda rastlanan aşırı üretim artışları da G. King’in bu gözlemlerini doğrulamış olup arzdaki %10’luk bir artış ürün fiyatlarını yarıya indirmiştir.

King kanununa göre ürün miktarı aritmetik bir dizi şeklinde azalırsa fiyatlar ters yönde ve geometrik bir dizi şeklinde artmaktadır.

King Kanunu
Şekilde üretim miktarı Q1‘den Q2‘ye düştüğünde fiyat P1‘den P2‘ye çıkmaktadır. dikkat edilecek olursa Q1 ve Q2 kadar bir arz azalışı fiyatları bu azalıştan daha fazla miktarda olmak üzere P1 P2 kadar artırmaktadır. Buradan tarım ürünleri arzındaki bir azalmanın fiyatları ve dolayısıyla çiftçilerin toplam gelirinin yükselttiği anlaşılmaktadır. Titekim, şekildende görüleveği gibi Q1 üretim miktarında çiftçiler ürünlerini P1 fiyatından sattıklarında O P1 E1 Q1 alanı kadar bir toplam gelir elde ederlerken, daha düşük bir üretim miktarı olan Q2‘de fiyatın P2‘ye çıkması sonucunda O P2 E2 Q2 alanı kadar bir toplam gelir sağlanmaktadır. Talep esnekliğinin düşük olması sebebiyle O P2 E2 Q2 alanı O P1 E1 Q1 alanından daha büyüktür ve dolayısıyla arzın azalması çiftçilerin daha fazla kazanç sağlamalarına yol açmıştır.

Ekonomik hayatta King kanununu doğrulayan çeşitli örnekler vardır. Bunlar arasında ABD’de pamuk ürününde Pamuk Hortumlu Böceği’ni yol açtığı büyük ürün kaybına rağmen fiyatların yükselmesi nedeniyle Alabamalı üreticilerin önceki yıllara göre çok büyük miktarda kazanç sağlamaları sonucunda bu böceğin 1919 yılında heykelini dikmeleri oldukça ilginçtir.

Örümcek Ağı Kuramı (Cobweb Teoremi)

Daha önce yapılan arz ve talep tahlillerinde statik bir tahlili yapılmış olup fiyat değişikliklerinin fiyat ve arz miktarı üzerine hemen bir etki yapmayacağı varsayılmıştır. Örümcek ağı teoremin de ise zaman unsurunun da dikkate alındığı dinamik bir tahsil söz konusudur. özellikle tarımsal ürünlerde arzın, talepte ortaya çıkan değişmelere uyması için mutlaka bir sürenin geçmesi gerekmektedir.

Çiftçiler, piyasaya sürdükleri arz miktarını daima geçen dönemdeki fiyatlara göre belirlemektedir. Yani, çiftçiler mevcut piyasa fiyatına bakarak gelecek için üretim kararlarını almaktadırlar.

Örümcek ağı teoremine göre, bu yılın arzı, geçen yılın fiyatına veya gelecek yılın arzı, bu yılın fiyatına bağlıdır. Buradan da anlaşılacağı gibi tarımsal ürünlerde de uzun dönemde denge fiyatını belirleyen etkin faktör arz olmaktadır.

Türkiye’de özellikle patates ve soğan fiyatlarında yıldan yıla görülen dalgalanmalar örümcek ağı teoremine iyi bir örnektir.

Bu teorem, tarımsal ürün fiyatlarının genellikle arz ve talebin kesiştiği noktada değil de bu ürünlerin üretimindeki dalgalanmalar nedeniyle denge noktası etrafında hareket ettiğini açıklamaktadır. Üreticiler mevcut piyasa fiyatına göre üretimlerini arttırdıkları zaman piyasa fiyatı düşmekte ve yeni bir fiyat oluşmaktadır. Bu yeni düşük fiyata dayanılarak üreticilerin ertesi yıl üretimlerini azaltmaları halinde bu sefer fiyatlar yükselmektedir. bu şekilde fiyatların artması ve düşmesi sonucunda dalgalanmalar ortaya çıkmaktadır.

Örümcek ağı teoreminde fiyat dalgalanmaları arz ve talep eğrilerinin esneklik durumlarına göre istikrarlı denge, istikrarsız denge ve kararsız denge olarak farklı bir seyir izlemektedir. Bu durumların grafikleri sırasıyla aşağıda gösterilmiştir.

Örümcek Ağı Teoremi
İlk şekilde örnek vermek gerekirse eğer; Birinci yılda üretim miktarı Q1 ve fiyat P1 olsun. İkinci yılda Q1 üretim miktarına alıcıların vereceği fiyat P2 dir. Çiftçiler fiyatın P1‘den P2‘ye düşmesi nedeniyle ikinci yılda P2 fiyatından Q2 kadar ürünü piyasaya süreceklerdir. Ancak üçüncü yılda alıcılar, Q2 miktarını P3 fiyatından almaktadırlar. Fiyatın P3‘e çıkması üreticilerin ertesi yıl için daha fazla üretmelerine neden olacak ve Q3 kadar üreteceklerdir. Böylece bir süre sonra fiyatlar dengeye gelecektir.

Şekilde de görüldüğü gibi talep esnekliğinin arz esnekliğinden büyük olması sonucunda fiyat dalgalanmaları dışardan merkeze doğru seyretmektedir. Bu duruma İstikrarlı Denge veya Islak Cobweb denilmektedir.

İkinci şekilde talep esnekliğinin arz esnekliğinden düşük olması nedeniyle fiyat dalgalanmaları merkezden dışarıya doğrudur. Bu durumda İstikrarsız Denge veya Kızgın Cobweb adı verilmektedir.

Kaynak: https://ekonomihukuk.com/mikro-iktisat/orumcek-agi-teoremi-ve-bolluk-paradoksu-king-kanunu/

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

Cobweb(örümcek ağı) teoremini nedir?

Tarımsal ürünlerde meydana gelen arz-fiyat değişmesini inceleyen teoremdir.Tarım piyasasındaki üreticilerin ürünlerini üretirken bir önceki yılın fiyatlarını dikkate almaları sonucu oluşan dalgalanmaları inceler.Burada arz talebe bir yıl gecikmeli olarak uygulanmaktadır.Bunun sonucunda da sürekli dalgalanma,dengeye yönelik dalgalanma ve dengeden uzaklaşan dalgalanmalar meydana gelir.

Kaynak: https://alonot.com/cobweborumcek-agi-teoremini-nedir/

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

Bilge BEYAZ - Örümcek Ağı Teoremi (2018) -> https://www.youtube.com/watch?v=lyA6bgfXhbM










[Edited at 2018-08-01 18:13 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
2. baskı Aug 1

--Daha önceki bir yazımı da buraya alayım dedim...--

Ne kadar çok harcama - o kadar çok çaba ve boş zamansızlık Apr 9, 2016

Hayatta para harcanacak çok fazla şey sayılabilir... Örneğin; Normandiya'da 15. yüzyıldan kalma bir şatom olmasını isteyebilirdim. Abramoviç gibi, Chelsea ölçeğinde bir futbol kulübünü satın almak isteyebilirdim. Peki zenginlik (!) Mikail Khodorkovsky'ye yaradı mı acaba? Bunlar nasıl bu ölçüsüzlükte semirebilmiştiler? Çapkın birisi olsaydım herhalde şöyle birçok dil ve coğrafyadan kadrolu-eskortlu 100 hurilik bir takımım olmasını da isteyebilirdim...

Banka kredisiyle 345 bin liraya İstanbul'da bir gökdelenin 27. katından 1+1 odalı ev satın almak da bir seçenektir. Kredi kartı ile yaşamayı çok öncelikleyip hesapsız kitapsız, kart limitime göre de "güzel" şeyler alabilirim (mi?). Acaba tüm bu harcamaların ederi-değeri-değmezi nedir. Hırslarımız bizi ne kadar zorlamakta ve yormaktadır? Ömrümüzden neleri, ne kadar çalmaktadır?

Gelir dağılımları Türkiye'ye benzeyen ülkeler hangileridir? Meksika, Arjantin, Tayland, Ukrayna, Rusya, Bolivya, Belize, El Salvador... olabilir mi acaba?

Karı-kocalar, birlikte yaşayanlar, eşli hayat sürenler düşünsünler bakalım şöyle bir en çok hangi konularda birbirlerine zulmediyorlar; başlarının etini yiyorlar. Hızlı yemek, hızlı yaşantı, hızlı eskitme, hızlı yıpranan-yıpratılan en aziz duygular... Nerelere geldik? Nereye gidiyoruz insanlık olarak...

125 bin liraya elden düşme bir bavyera aslanı BMW araç almak da bir seçenektir. Alamayıp, hırs yapıp, duygu durumumuzu bozan sıkıntıları çekmek de. Aynı sıkıntı bu aslanı aldıktan sonra da yaşanabilir.

Birisine/kitlelere daha çok para harcatmak, yaygın bu ekonomik sistemin genel-geçer anlayışı. Uzun topuklu ayakkabının seksi olduğunu -en azından ben- ilk gençliğimde alman porno filmlerinden öğrenmiştim. Demekki seksi ayakkabının boyu bile farkında olmadan bana öğretilmiş. "İhtiyaç" yaratılmış ve ben bunu satın alarak Frauke hanıma hediye etmişim.

Tutulan futbol takımı için yapılan harcamalar:
"Takımdaşlık" duygusu öğretilmiş. Başlamışım Athletic Bilbao'nun, Trabzonsporun her sezon yenilenen ürünlerinden satın almaya...

Dikkat edilirse "büyük" kulüplerin yöneticileri ve özellikle başkanları genellikle çok varlıklı kişilerdir. Top depmesini izleyerek eğlenmek güzel olabilir, açıkçası ben de eğleniyorum futbolla, severim ayak topu oyununu. Futbol; barış içinde bir "savaş" oyunu örneği olarak da gösterilebilir. Eyvallah.

Peki taraftar olarak her sezon, her yıl onca parayı bana niye harcatıyor bu futbol endüstrisi? Çarklarını sürekli döndürebilmek için. Adam böyük işadamıdır, bir dönem bile olsa gözde bir futbol kulübünde yöneticilik yapıyor, görev süresi bitince emin olun işini bilmem kaça katlayacaktır. Vatandaş taraftara kalan; yenilince üzülmek; yenince sevinmek; bol bol tuttuğu takım için para harcamak oluyor...

Yukarıdaki yazının son bölümünde değinilen yerli-yersiz harcamalar insanı türlü sıkıntılara sokabilir. Hesap-kitabın iyi yapılarak yaşanması, duygudurum dünyamız için de yararlıdır.

Düşünebiliyor musunuz, boş zamansız sürekli çalışarak ölünen bir dünyayı... Geniş açıdan bakarsak, şu gezegendeki insan eserlerinin hiçbirinin sonsuz ömrü ve yararı yoktur, hepsi geçici ve görecelidir.

Bolluğun bolca, çokluğun çokça olduğu gösterişli bir yaşantı; illa "güzel bir yaşam" olarak algılanmamalıdır.

Çok da gerekmediği halde, bir ayda 2500 km yolculuk ettiğimiz bir karayolunda bilmem kaç silindirli özel aracımızla yaydığımız salınımlar hepimizin sağlığını olumsuz etkiliyor (örn. bu yolu her gün 50 bin aracın kullandığını varsayabiliriz).

Oynadığımız, gezegen çapında toplu bir yaşam oyunudur. Bunca hırsa, bencilliğe, aç gözlülüğe, hızlı ve ölçüsüz tüketime değer mi? Değer mi birbirimizi ezerek, çiğneyerek, yok sayarak yaşadığımız şu hayata?

İnsanların deprem gibi büyük felaketleri yaşamadan da "sosyal sorumluluk" anlayışı ile davranmaya çalışması gerekir. 1999 Marmara Depreminde Kocaeli bölgesinde gördüğüm insan manzaraları ve yıkılmışlık korkunçtu. Rahmetli Charles Bukowski'nin de işaret ettiği gibi; büyük felaketlerde birbirimize yardım edebiliyoruz da niye "normal" hayatın akışı içinde çok sorumsuz davranıyoruz...

Herkes, bunların üzerinde 10 dakika düşünebilse her gün...


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
(2.baskı) Aug 11

--Daha önceki bir girimi de buraya alıyorum--Mar 10, 2016


Deprem, Türkiye, fay hatları...

.
.
.

...
"Bu metropol yerleşimlerine kesinlikle akıllı bir çözüm bulunmalı. Yaşanabilecek yüksek ölçekli bir depremde İstanbul-Kocaeli bölgesi felç olursa Türkiye 40-50 yıl kaybedebilir. 1 milyon kişi ölebilir. Dehşet dehşet."

Marmara depremi: http://www.wiki-zero.co/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvMTk5OV9Hw7ZsY8O8a19kZXByZW1p
Depremin Korkunç Sesi https://www.youtube.com/watch?v=Tihs8uk0gEk

Ekleme: 1) https://www.youtube.com/watch?v=UOz6trtZ0Nk
Can Dündar'ın sesinden: https://www.youtube.com/watch?v=XI09KW481M8

17 Ağustos Gölcük Depremi Belgeseli (Can Dündar) -> https://www.youtube.com/watch?v=EI-NLI0sO9M
Adı Neydi - 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi Belgeseli https://www.youtube.com/watch?v=iR9-vNr0kpA

Van'da 7.2'lik deprem anı https://www.youtube.com/watch?v=H3HVVJ2oaiY
JAPAN TSUNAMI 2011 -> https://www.youtube.com/watch?v=e37NRbNAaes
Fukushima Daiichi Nuclear Disaster -> https://www.youtube.com/watch?v=zwk_53DEp44

-------
AKUT ---> https://www.akut.org.tr/
TEMA ---> http://www.tema.org.tr/web_14966-2_1/neuralnetwork.aspx?type=26

Türkiye deprem haritası: https://www.google.com.tr/search?q=türkiye%20deprem%20haritası&oq=türkiye%20deprem%20haritası&aqs=chrome..69i57j0l5.7230j0j7&sourceid=chrome&ie=UTF-8

Türkiye erozyon haritası: https://www.google.com.tr/search?ei=9TZvW7D3EIOb8QW804RI&q=türkiye%20erozyon%20haritası&oq=türkiye%20er%20haritası&gs_l=psy-ab.1.1.0i13k1j0i7i30k1l2j0i13k1l2j0i7i30k1j0i13k1j0i7i30k1l3.61546.61733.0.63450.2.2.0.0.0.0.187.187.0j1.1.0....0...1c.1.64.psy-ab..1.1.184....0.FdWnfAOCtlw



[Edited at 2018-08-11 19:56 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Çin yazıları... Aug 18

--Alıntıdır--
Çin'de eğitim alan Türk öğrencinin gözlemleri
14.7.2017 13:08
nxf4lw7qtch6f7rpopeu.jpg


Bu yazı bir milyar 371 milyon nüfusuyla Dünya’nın en kalabalık ülkesi olan Çin Halk Cumhuriyeti’nde eğitim alan bir öğrencinin gözlemlerine dayanmaktadır.

Serdar Yurtçiçek

Bu yazı bir milyar 371 milyon nüfusuyla Dünya’nın en kalabalık ülkesi olan Çin Halk Cumhuriyeti’nde eğitim alan bir öğrencinin gözlemlerine dayanmaktadır. Çin halkının hayata bakış açılarını, karşılaştığı sorunlar karşısında gösterdiği tepkileri, sorunları nasıl değerlendirdiklerini anlatmaya çalışacağım. Çin toplumunu biraz daha yakından tanımımıza vesile olacak faydalı bulduğum bazı bilgileri paylaşacağım.

En önemli vurguyu baştan yapayım: Çin sadece kalabalık bir ülke değil neredeyse bütün Avrupa kıtası kadar büyük topraklara sahip bir ülke. Geçmişte bu coğrafya üzerinde, aynı tarihlerde birden fazla imparatorluk kurulmuş, farklı gelenekler ve kültürel alışkanlıklar oluşmuş ve bölgesel bazı anlayış farklılıkları ortaya çıkmıştır. Bu sebeple yapacağım değerlendirmeler bu büyük coğrafyanın ve halkın tamamını değil Hangzhou, Shanghai, Nanjing ve Suzhou’daki gözlemlerime dayanmaktadır.

1. Çin kelimesinin nereden geldiği ile ilgili farklı yaklaşımlar olmakla birlikte akla en yakın seçenek M.Ö 3. yüzyılda Çin’de siyasi birliği kuran imparator olan Qin Shi Huang’ın isminden gelmektedir. Siyasi birliği sağladıktan sonra merkezi bürokratik devlet düzenini kuran, Dünyaca ünlü Çin Seddi’ni inşa ettiren imparator olarak tanınır. Siyasi birliği sağlamak için yaptığı savaşlar, uyguladığı sert yöntemler ve düzenin sağlanması konusunda gösterdiği üst düzey kararlılık gerek halk arasında gerek Çin ile ticaret yapan yabancılar arasında çokça konuşulur. Çin’den kaçanlar ve ipek yolu üzerinden Çin ile ticaret yapan tacirler ürünlerini “Qin” ülkesinden getirdiklerini söylerler. Batı, zamanla bu ismi kullanacaktır.

2. Çin halkı ülkesine Çin, kendisine de Çinli demez. Bu ifade Batı ülkelerinin yaklaşımıdır. Çin ülkesinin ismi “Zhong Guo”’dur. Çinliler ise hangi milletten olduğu sorulduklarında kendilerine “Zhong Guo Ren” derler. “Zhong Guo” merkez ülke anlamına gelir, “Zhong Guo Ren” ise merkez ülke vatandaşı. Bunun olası iki sebebi olabilir: Çin çok büyük bir coğrafya ve Dünya nüfusunun da önemli bir bölümünü içinde barındırıyor. Bu sebeple Çinli olanlar ve olmayanlar gibi temel, ayırıcı bir algı var. Çin merkez bir ülke ve diğer ülkeler de Çin’in etrafında duruyor. İkincisi, Dünya’nın düz olduğuna inanılan bir dönemde Çin halkı, Çin topraklarının düz Dünyanın tam merkezinde olduğuna inanıyorlardı.

Bir küçük bilgi daha ABD’ye “Mei Guo” yani güzel ülke deniyor.

3. Çin kolektif bir toplumdur. Batı kültürünün bireyciliği Çin’de karşılık bulmaz. Bu sebeple toplumsal ilişkiler, aile, dostluk çok güçlü ve önemlidir. Her doğru her yerde söylenmez. Doğru bile olsa kişinin eksikliği topluluk içinde kişiye yöneltilirse, kişi; onurunun, itibarının zedelendiğini düşünür. Sadece kendisine değil bütün aile bireylerine yapılmış bir hakaret kabul eder. Buna karşıt olarak birebir yapılan eleştirileri anlayışla karşılar, dikkate alırlar.

4. Çin’de sohbete başlamak için merhaba kadar değerli bir soru vardır. Şahsen çok etkilendiğim bir cümledir. Sizinle sohbet etmek isteyen kişi ansızın “yemek yediniz mi?” diye sorar. Nasılsından daha önce sorulur bu soru. Karnı tok olan kişinin zaten iyi olacağı varsayılır. Eğer karnınız acıkmış ise hemen yemek ısmarlanır. Son derece cömert ve misafirperverdirler.

5. Çin’de yemek saatleri Dünyanın diğer ülkelerine göre çok daha belirgindir. 11.00 ile 13:00 arasında öğle yemekleri, 16:30 ile 18:00 arasında akşam yemekleri yenilir. Bu saatler dışında restoranlar neredeyse boş gibidir. Mesela saat 15.00 gibi gittiğiniz bir Çin restoranında yemek bulmama ihtimaliniz ya da şaşkınlıkla karşılanmanız doğaldır. İlgili saatlerde ise restoranlarda yer bulmak adeta imkânsızdır. İğne atsanız yere düşmez.

6. Çin’de yemek yeme kültürü Türk yemek kültüründen farklıdır. Küçük tabaklar da düzinelerce çeşit yemek sipariş edilir ve sofranın zengin görünmesi istenir. Türkiye’de ise ana yemek etrafında ve ana yemeği destekleyen birkaç çeşit yemek yapılır.

7. Avrupa ve Güney Amerika olmak üzere çeşitli ülkeleri gördüm ve yeteri kadar bu ülkelerde kaldım. ABD’nin de dahil olduğu birçok ülkeden yakın dostlarım var. Hepimizin ortak vurgusu şudur ki Çin dünyanın en güvenli ülkesidir. Kadınlar geniş Çin coğrafyasının herhangi bir noktasında istediği elbise ile günün ve gecenin herhangi bir saatinde özgürce dolaşabilir ve kendisine ciddi bir tacizde bulunulmayacağını bilir. Çin devletinin en çok önem verdiği konuların başında bu gelmektedir.

8. Çin kadınları sosyal ve ekonomik hayatın merkezindedirler. Erkek işi olarak düşünebildiğiniz hangi meslek varsa (ki erkek işi yoktur) Çin kadınlarının iş sahasına girmektedir. Fiziksel olarak ağır kabul edilecek işleri dahi kararlılıkla yaparlar. İş makinelerini onlar çalıştırır, iş makinesinin yüklediği malzemeleri taşıyan kamyon şoförleri onlardır. Mühendis, doktor, avukat, şofördürler.

9. Ne yazık ki Çin ile ilgili çok yanlış, yönlendirilmiş bilgilere sahibiz. İlk aklıma gelenleri sıralayayım; yiyecek yemekleri yok bu sebeple böcek yiyorlar, köpek yiyorlar. Açlık var, temiz su yok. Neredeyse kalacak yerleri yok, o kadar insana ev mi yeter. Temizlenemiyorlardır bile, her taraf kirlidir, içecek suları yok, yıkanacak suyu nerede bulsunlar. Ne yapacaksın orada?

Bunların hepsi safsatadır.

| Çin toplumu altyapı sorunlarını çözmüş refah toplumu olma konusunda çok ciddi yol almış bir toplumdur. Hızlı trenlerle kentler birbirine bağlanır. 1250 km uzaklığa sahip olan Hangzhou’dan başkent Pekin’e sadece 5 saatte hızlı tren ile gidilebilmektedir. Bizim de dahil olduğumuz birçok ülkeye göre fersah fersah ötede gelişmişliğe sahiptirler.

| Bolluk ülkesidir. Çin mutfağı Dünyanın en büyük mutfağından bir tanesidir. Yediğiniz önünde yemediğiniz arkanızdadır. Çok lokal bir bölgede geleneksel olarak köpek eti yenmektedir. Ben hiçbir yerde görmedim. Çinlilere bu soruyu sorduğunuzda üzülmektedirler. Onlar da evcil hayvan beslemekte ve onlara saygı duymaktadırlar. Böyle anılmak onları incitiyor.

| Tertemiz sokakları, geniş caddeleri, büyük meydanları ve doğayla barışık bir kent kültürüne sahiptir. Yemyeşil dağları, sık ormanları vardır. Her üç metre de bir ağaç politikası en büyük kentleri dahi yemyeşil gösterir. Her birimin başında halk kelimesi yazılır çünkü her şey halka hizmet için vardır.

10. Wechat ve Alipay Çin halkının en çok kullandığı iletişim ve ekonomik araçlardır. Çok az Çin’li yanında nakit para taşır. Bütün alışverişler telefonlarınıza indirdiğiniz bu iki uygulama ile yapılır. Her marketin kasasında alışverişinizi bu uygulamalarla yapmanıza olanak sağlayan qr kodları vardır. Bunu telefonunuzla okutarak kısa sürede alışverişinizi tamamlarsınız.

| Taobao Alipay’in bir çeşit internet AVM’sidir. İstediğiniz her şey neredeyse iki iş günü içerisinde adresinizde olur. Genellikle kargo parası da ödemezsiniz. Alışverişe dahil olan alanlara sebze, meyve dahildir. Aklınıza gelebilecek her şeyi buradan alabilirsiniz. Ben Hangzhou’da yaşadığım ve Alipay şirketi Hangzhou’da kurulduğu için daha yaygın olması sebebiyle hep Alipay kullandım. Fakat Wechat uygulamasının diğer bölgelerde daha yaygın olarak kullanıldığını duyuyorum.

| Bu uygulamalar aynı zamanda iletişim kurmak için kullanılan uygulamalardır. Whatsapp’tan çok daha ileri iletişim teknolojisine sahiptirler.

11. Çin’de iki tip hastane ve buna bağlı olarak iki tip eczane vardır. Biri batı tarzı modern hastanelerdir, diğeri ise geleneksel Çin metotları kullanılan Çin hastaneleridir. Bazı hastanelerde iki yöntem de iç içe geçmiştir. Batı tipi hastaneleri anlatmaya gerek yok, bizdeki gibi. Geleneksel Çin hastanelerinde ise temas ya da teknolojik aletler kullanılmadan gözlem yöntemi kullanılarak tedavi uygulanıyor. Uygulanan tedavilerde ilaçlar son derece doğal. İkisini de deneyen biri olarak Çin tipi ilaçların çok daha etkili olduğunu ve kısa sürede iyileştiğimi söyleyebilirim.

12. Çin’de hava kirliliği vardır. Bu kirlilik bazı bölgelerde insan sağlığını etkileyecek seviyelerdedir. Benim kaldığım şehir olan Hangzhou, yakında bulunan Shanghai ve Nanjing görece temiz havaya sahiptirler. Fakat sanayinin çok gelişmiş olduğu bölgeler –Pekin’de dahil olmak üzere- çok kirli. Çin Halk Cumhuriyeti’nin yöneticileri, ekonomik gelişmeyi bir an önce tamamlamak, gelişmiş ülkelerle arasındaki farkı kapatmak için çok hızlı sanayileşmeye yönelmiştir. Bunun sonucunda öngörülemeyen bir hava kirliliği ortaya çıkmıştır. Çin Devleti bunun ayırımındadır ve orta vadede bu sorunu çözmek için kollarını sıvamıştır.

Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/ozgurluk-meydani/2017-temmuz/cin-de-egitim-alan-turk-ogrencinin-gozlemleri


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntıdır--
Kaynak: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı

Çin Halk Cumhuriyeti'ne Seyahat Edecek Türk Vatandaşlarının Dikkatine


Vize:

Umuma mahsus pasaport hamili Türk vatandaşlarının, ÇHC’ne gelmeden önce ilgili Çin temsilciliğinden vize almaları gerekmektedir. Hong Kong ve Makau’ya seyahat eden vatandaşlarımız ise vizeden muaftır. Hong Kong ve Makau’dan ÇHC anakarası için vize almak mümkün değildir.

ÇHC vize rejimine göre, hamili oldukları vize kategorisini (X,Z,F,L, vb...) değiştirmek isteyen yabancıların, Çin’den çıkış yaparak istedikleri türde vize için tekrar başvuruda bulunmaları gerekmektedir.

Vatandaşlarımızın, vizelerinin tek girişli mi çok girişli mi olduğunu Çin’e gelmeden önce kontrol etmeleri, Çin’e giriş yaptıktan sonra vize sürelerini geçirmemeye dikkat etmeleri önemle tavsiye olunur. Vize ihlalinde bulunan yabancılar para ve hapis cezasına çarptırılabilmekte ve haklarında Çin’e giriş yasağı konulabilmektedir.

Çin’e giriş vizesi ile ilgili ayrıntılı bilgi için, ÇHC’nin Ankara Büyükelçiliği’ne ya da İstanbul Başkonsolosluğu’na başvurulması gerekmektedir.

ÇHC’nden Hong Kong’a seyahat:

Çin anakarasından Hong Kong’a geçmek ve daha sonra tekrar Çin’e geri dönmek isteyen vatandaşlarımızın geri dönüşlerini teminen gerekli vizelerinin olması gerekmektedir. Bu durumdaki vatandaşlarımızın, Çin’e gelmeden önce çift girişli vize almalarında fayda bulunmaktadır.

ÇHC’nden transit geçişler:

Çin üzerinden üçüncü ülkelere geçişlerde, havaalanı sınırlarından çıkılmadığı sürece 24 saate kadar vize alınmasına gerek bulunmamaktadır. Havaalanından çıkılmasını ya da 24 saatten daha uzun süreyle konaklamayı gerektiren transit geçişler için, ÇHC Büyükelçiliğinden/Başkonsolosluğundan transit vize alınması gerekmektedir.

Pasaportların geçerlilik süresi:

Çin’e girişte, pasaport geçerlilik süresinin en az altı ay olması şartı aranmaktadır.

İkamet bildirimi zorunluluğu:

Yabancıların ÇHC’ne girişini takip eden 24 saat içinde ikamet ettikleri adresi bulundukları şehirdeki Kamu Güvenliği Müdürlüğü’ne bildirmeleri gerekmektedir. Otelde konaklayan vatandaşlarımızın kayıt işlemi otele girişte otel görevlilerince yapılacaktır.

Altı aydan uzun sureli ikametler:

ÇHC’nde çalışmak veya öğrenim görmek üzere ya da özel sebeplerle altı aydan uzun süreyle ikamet etmek üzere gelecek yabancıların, ÇHC Büyükelçiliği tarafından tasdiklenmiş bir sağlık belgesi ibraz etmeleri istenmektedir. İstenebilecek diğer belgelerle ilgili ayrıntılı bilgi için ÇHC’nin Ankara Büyükelçiliği ile irtibata geçilmesi uygun olacaktır.

Kimlik ibrazı

16 yaş ve üzerindeki tüm yabancıların pasaportlarını daima yanlarında bulundurmaları gerekmektedir. Polis tarafından, özellikle büyük sportif, kültürel veya siyasi etkinlikler sırasında sık sık pasaport kontrolü yapılabilmektedir. Pasaportunu ibraz edemeyen ve durumunu açıklayamayan yabancılar para cezasına çarptırılabilir, hatta gözaltına alınmaları sözkonusu olabilir. Pasaportunu yanında taşımak istemeyen vatandaşlarımızın yanlarında fotokopisini bulundurmaları ve pasaportlarını otelde güvenlikli kasada muhafaza etmeleri mümkündür.

Kayıp/Çalıntı pasaportlar:

Özellikle güneydeki Guangdong eyaletinde ve az sayıda olmakla birlikte Pekin dahil Çin’in diğer şehirlerinde kapkaççılık ve hırsızlık vakalarına rastlanmaktadır. Bu çerçevede, özellikle Çin'e geçici olarak gelen vatandaşlarımızın sık sık pasaportlarını, paralarını ve değerli eşyalarını çaldırdıkları ve mağdur duruma düştükleri görülmektedir. Pasaportunu çaldıran vatandaşlarımızın kendilerine seyahat belgesi düzenlenebilmesi ve Çin makamlarından çıkış vizesi alabilmelerini teminen bizzat Büyükelçiliğimize gelmeleri gerekmektedir. Çin makamları geçerli pasaport ya da seyahat belgesi olmayan yabancıları iç hat uçuşlarına kabul etmemektedir. Dolayısıyla pasaportunu kaybeden vatandaşımız 24 saatlik bir tren yolculuğuyla Pekin'e gelmek durumunda kalabilmektedir. Çin makamları ayrıca, düzenlenen seyahat belgelerine çıkış vizesi alınması şartını getirmektedir. Bu sürecin tamamlanması yerel koşullara göre bazen 10 iş gününü bulabilmektedir. Vatandaşlarımızın, pasaportlarını çaldırdıkları veya kaybettikleri takdirde, Çin'in iç şartları gereği ülkemize dönebilmek için bir süre beklemeleri ve uçak bileti tarihlerini değiştirmeleri gerekebilecektir.

Yerel yasa ve düzenlemeler:

ÇHC’nde uyuşturucu ile ilgili suçlar ölüm cezasına kadar varan cezalara tabidir. Kumar Çin’de yasaktır. Bunun tek istisnası, Makau Özel İdare Bölgesi’dir.

ÇHC’de para karşılığı fuhuş da yasak olup, bu tür suç işleyenler ağır cezalara çarptırılmaktadır.

Tek parti yönetimi altındaki ÇHC’nde, Çin makamları kamu düzeninin bozulmaması için azami özen göstermektedirler. Yetkililerden izin alınmadan yapılan toplu gösterilere katılınması halinde, sınırdışı edilme ya da gözaltına alınma sözkonusu olabilir.

Ülkemizde olduğu gibi, ÇHC’de de eski eserlerin ülke dışına çıkarılması yasaktır.

Ticari anlaşmazlıklar:

ÇHC’nde ticari anlaşmazlıkların mahkemelerde çözülmesi son derece zordur. Çinli firmalarla herhangi bir akit altına girecek olan vatandaşlarımızın, mutlaka uygun bir avukattan yasal destek almaları gerekmektedir. ÇHC’nde iş yapan vatandaşlarımızın, ticari bir anlaşmazlıkta Çinli firmanın dava açması halinde Çin hükümetinin mesele sonuçlanıncaya kadar Çin’den çıkışlarına yasak getirebileceği hususunu akılda tutmaları uygun olacaktır. Ticari uyuşmazlıklarla ilgili olarak Büyükelçiliğimiz Ticaret Müşavirliği ile irtibata geçilmesi mümkündür.

İşadamlarımızın ticari bir faaliyet öncesi herhangi bir para transferi yapmadan, Çinli şirketle ilgili Ticaret Müşavirliğimiz kanalıyla araştırma yapması kuvvetle tavsiye edilir.

Çin’deki diğer yabancılar meyanında Türk vatandaşlarının da iş yaptıkları Çinli şahıslar veya bunların tuttuğu kişiler tarafından istekleri dışında alıkonuldukları ve para veya benzeri başka taleplerle tehdit edildikleri görülmüştür. Çin polisi, yeterli kanıt olmadığı sürece bu tür vakalara müdahil olmayı tercih etmemektedir. Vatandaşlarımızın bu tür durumlarla karşı karşıya kalmamak için gerekli tedbirleri almalarında fayda bulunmaktadır.

Yazının yeri: http://www.mfa.gov.tr/cin-halk-cumhuriyeti-seyahat-edecek-turk-vatandaslarinin-dikkatine.tr.mfa


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--

TÜSİAD 'Çin'i Anlamak & Çin ile İş Yapmak' konferansını düzenledi

TÜSİAD ve EAF “Çin’i Anlamak & Çin ile İş Yapmak” isimli konferansın dördüncüsü 16 Aralık 2016 tarihinde gerçekleştirdi.

TÜSİAD ve EAF (Koç Üniversitesi – TÜSİAD Ekonomik Araştırma Forumu) işbirliği ile “Çin’i Anlamak & Çin ile İş Yapmak” isimli konferansın dördüncüsü 16 Aralık 2016 tarihinde İstanbul InterContinental Otel’de düzenlendi. Etkinlik, ICBC Türkiye ve Çimtaş Grup ana sponsorluğu ve Dünya Gazetesi ve Fortune Dergisi medya sponsorluğunda gerçekleşti.

Ana Tema:
Konferansın bu yılki ana teması “2025’e Doğru Çin” olarak belirlendi. Çin’in orta ve uzun vadeli ekonomi politikaları ışığında Çin ekonomisini, iş yapma ortamını, Türkiye için barındırdığı fırsatları ve zorlukları her yönüyle irdelemeye odaklanıldı. Bu doğrultuda, Çin hükümetinin Mart ayında açıkladığı “13. Beş Yıllık Kalkınma Planı”, 2015’te açıklanan ve Asya, Avrupa, Ortadoğu’daki pek çok ülkeyi içine alan “Bir Kuşak & Bir Yol” projesi ile Çin’in Sanayi 4.0 strateji belgesi niteliğindeki “Made in China 2025” planı etraflıca ele alındı, Türk/dünya ekonomisi üzerindeki etkileri farklı yönleriyle tartışıldı.

Katılım:
Açılış konuşmaları TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Cansen BAŞARAN-SYMES, TÜSİAD Çin Network Başkanı Korhan KURDOĞLU ve Çin Halk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi YU Hongyang tarafından yapıldı. Konferansa, Türk ve Çin iş dünyasının önde gelen temsilcileri, değerli ekonomistler, akademisyenler, kamunun konudan sorumlu önde gelen yetkilileri konuşmacı olarak katıldılar.

Amaç:
Türk iş dünyası ve karar alıcıları için ufuk açıcı bir zemin oluşturmak
Çin’de yaşanan önemli gelişmeleri anlamak, ülkemiz ve dünya ekonomisine yansımalarını mercek altına almak
Çin ile/ Çin’de iş yapmak konusunda mevcut koşulları değerlendirmek
Konferansın açılış konuşmasını yapan TÜSİAD Başkanı Cansen Başaran Symes davetlilere şöyle seslendi,

"TÜSİAD ve Koç Üniversitesi - Ekonomik Araştırma Forumu işbirliğinde düzenlenen “Çin’i Anlamak & Çin ile İş Yapmak” konferansının dördüncüsünde sizlerle birlikte olmaktan büyük memnuniyet duyuyoruz. 2012’den bu yana gerçekleştirdiğimiz ve artık gelenekselleşen bu konferanslar serisinin bu yıl düzenlenmesine katkılarından ötürü, ana sponsorlarımız ICBC Türkiye ve Çimtaş Gruba; medya sponsorlarımız Dünya Gazetesi ve Fortune Dergisi’ne; destekleri dolayısıyla da Mazars Denge ve Arzum’a çok teşekkür ederiz.

Konferansın bu yılki ana temasını “2025’e Doğru Çin” olarak belirledik. Bu çerçevede Çin’in orta ve uzun vadeli ekonomi politikaları ışığında, Çin ekonomisindeki son gelişmeler, yabancılar için iş yapma ortamı, Türkiye için barındırdığı fırsatlar ve güçlükler, her biri kendi alanında uzman çok değerli konuşmacılarımız tarafından farklı açılardan ele alınacak. Çin’deki bu gelişmelerin Türk ve dünya ekonomisi üzerindeki etkileri her yönüyle tartışılacak. Bu bağlamda Çin hükümeti tarafından açıklanan ve uygulanmaya başlanan 3 plan/proje özellikle vurgulanacak. Bunlar:

• Bu sene Mart ayında açıklanan “13. Beş Yıllık Kalkınma Planı”

• 2015’te vizyon ve eylem plani açıklanan Asya, Avrupa, Ortadoğu’daki pek çok ülkeyi içine alan “Bir Kuşak & Bir Yol” projesi

• Çin’in Sanayi 4.0 strateji belgesi niteliğindeki “Made in China 2025” planıdır.

Biz de bu konferans ile Çin’deki son gelişmelere yönelik Türk iş dünyası ve karar alıcılarında ufuk açıcı bir zemin oluşturmayı; bu gelişmelerin Türk-Çin ekonomik ilişkileri üzerine etkilerini derinlikli bir şekilde değerlendirmeyi amaçlıyoruz. Aynı zamanda yavaşlayan Çin ekonomisinin “yeni normal” olarak adlandırılan sürdürülebilir ve nitelikli ekonomik büyüme modeline ışık tutmak ve bunun Türk ve dünya ekonomisine yansımalarını değerlendirmek arzusundayız. Etkinliğin Çin’de yaşanan önemli gelişmeleri daha iyi anlamak ve Çin ile iş yapmak konusunda mevcut koşulları değerlendirmek açısından da önemli bir fırsat yaratacağına inanıyoruz.

Bugün artık dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ve en büyük ihracatçısı olan, giderek zenginleşen 1,4 milyar nüfusu ile Çin, TÜSİAD’ın özellikle son 10 yıldır öncelik verdiği ülkelerden biri. 2015 yılında Sayın Korhan Kurdoğlu’nun başkanlığında kurulan “TÜSİAD Çin Network”ü bünyesinde Türkiye’de, Çin’de ve Avrupa’da temaslarda bulunuyor, çalışmalar yürütüyoruz. Henüz bu Network’e dâhil olmayan değerli üyelerimizi ve özellikle de Türkiye’de faaliyet gösteren Çinli firmaları bu Network’e üye olmaya ve Türkiye ile Çin arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine katkı vermeye davet etmek isterim.

Değerli konuklar,
Çin bugün küresel ekonominin en etkili aktörlerinden biri haline gelmiş dev bir ekonomidir. 2015 yılında 10,86 trilyon dolarlık GSYİH ile tüm dünya ekonomisinin %15’ini oluşturmakta; ekonomik büyümesinin küresel ekonomiye katkısı %25’i bulmaktadır. Bu son derece önemli bir rakam. Önümüzdeki 5 sene boyunca bu katkının %25-30 civarında devam etmesi beklenmektedir. Çin para birimi Yuan’ın IMF’de geçen seneden beri yer almasıyla küresel finans sisteminde de Çin’in önemi giderek artmaktadır.

Ancak, diğer yandan Çin nispeten daha düşük ekonomik büyüme oranlarının hâkim olduğu bir döneme girmiştir. İki haneli büyüme rakamlarının yerini, “yeni normal” olarak nitelendirilen, 2015’te %6,9 olarak gerçekleşen, 2016’da OECD tahminlerine göre %6,7 civarında beklenen bir ekonomik büyüme almıştır. Bu yeni modelde ihracat ve yatırım harcamaları odaklı bir yapıdan iç tüketim, inovasyon ve hizmet sektörünün ağırlığının arttığı bir yapıya geçilmektedir. Geleneksel sanayi kolları dönüşmekte, yüksek teknolojiye sahip sanayinin gelişimi için yapısal reformlara hız verilmektedir. Bugünlerde böyle bir Cin'den bahsediyoruz.

Bu yıl Mart ayında yayınlanan 13. Beş Yıllık Kalkınma Planı da bu yeni ekonomik yapıyı destekleyici nitelikte tedbirler içermektedir. Ayrıca geçtiğimiz yıl açıklanan Made in China 2025 planı ile de inovasyonun ekonomideki etkisini arttırmak ve Çin sanayisini kapsamlı/yenilikçi bir şekilde dönüştürmek amaçlanmaktadır. Çin ekonomisinin ölçeğinden ötürü, tüm bu dönüşümün küresel ekonomi üzerinde önemli yansımaları olmaktadır.
Bunun yanı sıra, Çin hükümetinin geçtiğimiz yıl açıkladığı Bir Kuşak Bir Yol projesi, hem Çin ekonomisini canlandıracak hem de küresel piyasaları birbirine yaklaştıracak uzun vadeli be oldukça önemli bir girişimdir. Bu projeyi hayata geçirmek için oluşturulan Asya Altyapı Yatırım Bankası’na Türkiye de kurucu üye olarak katılmıştır. Pek çok ülke ekonomisini önemli ölçüde etkileyecek olan bu dev proje içinde, Türkiye de tarihi İpek Yolu’nun devamı olan Orta Koridor çerçevesinde mutlaka yer almalıdır. Çin’den başlayarak Orta Asya ve Hazar bölgesini ülkemiz üzerinden Avrupa’ya bağlayan Orta Koridor, Asya’daki en kısa ve en rekabetçi güzergâhtır. 2. oturumda bu husus konuklarımız tarafından da daha detaylı ele alınacaktır.

Türkiye ile Çin arasındaki ekonomik ilişkilere baktığımızda, 2015’te 27,3 milyar dolar; 2016 yılı ilk 10 ayında ise 23,4 milyar dolarlık ticaret hacmiyle, Çin’in ülkemizin en önemli 2. ticaret ortağı olduğunu görmekteyiz. Buna karşın, Türkiye aleyhine gelişen dış ticaret açığı Çin ile olan ilişkilerde en önemli hususu teşkil etmektedir ve mutlaka düzeltilmesi gereken bir alandır. Bunun iyileştirilmesi amacıyla öncelikle Çin’e ihraç ettiğimiz ürünleri çeşitlendirmeliyiz. Ayrıca Çinli firmaların ülkemizde enerji, altyapı, turizm, finans, bilişim teknolojileri gibi sektörlerde yatırım yapmalarının, dengesizliği her iki taraf açısından yarar getirecek şekilde düzeltilebileceğine inanmaktayız. Türk ve Çinli şirketler arasında kurulacak ortaklıkların da bu gelişime ivme kazandıracağını düşünüyoruz.

Bu anlamda devlet başkanları ve bakanlar düzeyinde üst düzey temasların da olumlu sonuçlarını görüyor ve memnuniyetle karşılıyoruz. Gerek Eylül ayında Çin’in ev sahipliğinde gerçekleşen G20 Zirvesi’nde cumhurbaşkanları düzeyindeki temaslar, gerek Kasım ayında Ankara’da Başbakan Yardımcıları düzeyinde yapılan ilk Hükümetler arası İşbirliği Komitesi, gerekse Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı düzeyindeki yıl boyunca yapılan temaslar neticesinde enerji, nükleer güvenlik ve bitki sağlığı gibi pek çok alanda işbirliği anlaşması imzalanmıştır. TÜSİAD olarak tüm bu gelişmeleri büyük memnuniyetle karşılıyoruz.
Bununla birlikte, Türkiye ve Çin arasındaki ticaret hacmini artırmak amacıyla 2012’de imzalanan swap (para takası) anlaşması kapsamında, TC Merkez Bankası ile Çin Merkez Bankası arasında ilk para takası 30 Kasım’da gerçekleştirildi. ICBC Türkiye tarafından yapılan 450 milyon TL’lik bir kullanımla hayata geçirilen bu anlaşmanın, ülkelerimiz arasındaki ticari ilişkilerin gelişmesi açısından önemli bir adım olduğunu düşünüyor, bu tür kullanımların artmasını temenni ediyoruz.

Geçen seneki konuşmamda da belirttiğim bazı hususları tekrarlamak ve takipçisi olduğumuzu ifade etmek istiyorum:

Türkiye ve Çin arasındaki işbirliğinin daha üst seviyeye ulaşması, ikili ticaret ve yatırım ilişkilerinin ivme kazanması açısından Vize Kolaylaştırma Anlaşması’nda sürecin hızlanmasını çok önemsiyoruz. Ancak, Şubat 2016’dan bu yana Çin tarafından ülkemiz vatandaşlarına uygulanan vize prosedürlerinde yapılan değişiklikle ek talepler getirilmiş, vize almak daha zor ve uzun bir hal almıştır. Sayın Büyükelçi’nin de huzurunda bu konuda desteğini almaktan memnuniyet duyacağımızı ifade etmek isterim.

Ülkemizin Çin’e ihracatında en çok potansiyel arz eden ürünler arasında gıda ve tarım ürünleri yer almaktadır. Türkiye’nin Çin ile tarım ürünleri ticaretini artırması ve karşılıklı yapılacak yatırımlar Türkiye’nin Çin’e yönelik ticaret açığını azaltmasına büyük katkı sağlayacaktır. İmzalanan anlaşmaların süratle uygulamaya konulması, her iki ülkedeki ilgili kurumların süreçleri hızlı bir şekilde tamamlamaları büyük önem arz etmektedir. Nitekim, 2015’teki G20 Zirvesi’nde Türkiye'den Çin'e ihraç edilecek kiraz ve süt ürünleri konusunda protokoller imzalanmış, ancak halen bu anlaşmalar tam olarak uygulamaya geçememiştir. Ayrıca et ürünleri gibi çeşitli gıda ürünlerinin Çin’e ihracatının önündeki halen var olan engeller düşünüldüğünde, bu sürecin hız kazanmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz. Bu konuda Çin Ticaret Bakanlığı ve Çin Kalite, Kontrol, Denetim İdaresi ile düzenli temaslar büyük önem arz etmektedir.

Turizm alanında da iki ülke girişimcileri için büyük fırsatlar bulunmaktadır. Çin, 2015 yılında 120 milyon kişi ile dünyaya en fazla turist gönderen ülke olmuştur. 5 yıl içinde yurtdışına giden turist sayısının 600 milyonu bulması öngörülmektedir. Turizmden pay almak için çok ciddi bir rakam. Hızla zenginleşen Çinli nüfus, daha kaliteli ürün ve hizmetler arayışı içerisindedir. Buna bağlı olarak, kültür turizmi dışında, alışveriş turizmi, sağlık turizmi, golf turizmi gibi farklı turizm alanları da Çinliler arasında oldukça popüler hale gelmektedir. Çin’den bu alanlarda turist çekmek yönünde yapılacak çalışmalar 2017 yılında turizm sektörüne çok büyük katma değer yaratacaktır.

Değerli konuklar,
Küresel ekonominin en etkili paydaşlarından biri olan Çin’in içinden geçmekte olduğu ekonomik süreci daha iyi analiz etmenin -özel sektör olarak- kritik önemde olduğuna inanıyoruz.

Bu konferansın da, Çin’de yaşanan bu önemli gelişmeleri daha iyi anlamak ve Çin ile iş yapmak konusunda Türk iş dünyası için ufuk açıcı bir zemin oluşturmasını temenni ediyorum. Ülkemizin, Çin ile ikili ekonomik ilişkilerinin gelişmesine olumlu katkı sağlayacak bir zemin oluşturmasını diliyorum.

Hepinize mutlu ve sağlıklı bir yıl dilerim. Katiliminiz için Yönetim Kurulum ve şahsim adına ayrıca teşekkür ederim."

Kaynak: http://www.fortuneturkey.com/tusiad-cini-anlamak--cin-ile-is-yapmak-konferansini-duzenledi-41397



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--

Çin’de Yaşam, Ulaşım, Yemek Kültürü


Çin’de yaşam
Çin deyince bir çok kişinin aklına fakir bir millet, gelişimini tamamlamamış üçüncü dünya ülkelerinden biri gelir ancak Çin’e gittiğinizde gördüğünüz manzara hiç de öyle değildir. Başkent Pekin ve ülkenin en büyük şehri Şangay oldukça gelişmiş ve modern bir yüze kavuşmuştur. Çin’de yaşam standartları özellikle büyük şehirlerde oldukça fazla yükselmiştir.

Çin dünyanın en güvenilir şehirlerinden birisidir. Ülkedeki cezaların çok ağır olması insanları suç işlemekten uzak tutmaktadır. Gecenin her saati bayan erkek fark etmez, yalnız başınıza sokakta dolaşabilirsiniz. Aracınızı öyle kafanıza göre park edemezsiniz, anında cezayı yapıştırırlar. Yaya olarak dahi trafikte dikkat etmek gerekir. Yayalara da ceza kesilir.

Çin ucuz bir yer değildir. Özellikle yabancılar için Çin’de yaşam oldukça pahalıdır. Hatta İstanbul’dan daha pahalı bir ülke olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Şangay yada Pekin’de küçük, temiz oturulabilir bir evin kirası 1.000 dolardan başlar. Daha ucuza da ev bulabilirsiniz. Konumu, büyüklüğü, eşya durumu, yeniliği gibi etkenler fiyatı etkiler. Beklentinize göre ödeyeceğiniz fiyat da değişir. Yemeğinizi evde yapmak yerine her gün dışarıda yeseniz aylık en az 1.000 dolar, ortalama 1.500 dolar yemek gideriniz olur.

Çok geniş bir coğrafyaya sahip ülkenin kuzey kısımları bizim Erzurum-Kars gibi şehirler kadar soğuk olur. Güney kesimleri ile Antalya-Adana şehirlerimiz ile benzer iklime sahiptir.

Isınmak için devletin koyduğu kurallar geçerlidir. Bazı bölgelerde kalorifer yasaktır, sadece klima kullanımı serbesttir. Ev kiralarken özellikle sorgulamak gerekir.

Özellikle Pekin hava kirliliğinin çok yüksek olduğu bir şehirdir. Astım gibi hastalıkları olanlar için Çin’de yaşam oldukça güç olabilmektedir.

Ülkede enflasyon düşüktür. Döviz fiyatları çok oynak değildir. Düşük kur ve sahte para risklerine karşı döviz bozdurmak için bankaları tercih etmenizi öneririz. Havaalanında yüksek komisyon talep edilmektedir.

Çin’de alışveriş
Çin’de halk pazarlarında sebze meyve oldukça ucuzdur. Kendi yemeğinizi kendiniz yapacaksanız aradığınız her şeyi bu pazarlarda bulabilirsiniz.

Kıyafet alışverişini de bu pazarlardan uygun fiyatlara yapabilirsiniz. Ancak eğer mağazalar zincirlerinden yada alışveriş merkezlerinden giyim alışverişi yapacaksanız kıyafet alışverişiniz Türkiye’den bile pahalıya gelecektir.

Ülkede bir çok “Fake Market” bulunur. Buralarda imitasyon ürünler bulabilirsiniz. Oyuncaktan ayakkabı ve kıyafete, elektronik eşyadan aksesuara kadar her türlü ürünün orjinal olmayan versiyonlarını kolaylıkla bulabilirsiniz. Genellikle düşük kaliteli olurlar ama bazen iyilerine de rastlanabiliyor. Bu tarz yerlerden alışveriş yaparken mutlaka 3-4 yerden fiyat sorun, aynı üründen en az bir kaç yerde daha satılmaktadır. İlk istedikleri fiyat bazen değerinin 10 katını bulabilmektedir. Sıkı pazarlık yapmak lazım. Ödeyeceğiniz fiyat en az yarısı kadar indirimli olmalıdır.

Çin’de iletişim
İngilizce konuşma oranı çok düşüktür. Yeni nesil üniversite okuyan bir kesime denk gelirseniz belki biraz konuşabilirsiniz. Ancak ülkede İngilizce konuşma oranı sıfıra yakındır.

Yanınızda mutlaka pasaportunuzu taşımaya çalışın olmuyorsa eğer en azından fotokopisi kesinlikle bulunsun. Herhangi bir polis kontrolünde sıkıntı yaşamamak için önemlidir.

Ülkede sosyal medya yasaktır. Facebook, Twitter, Google, Instagram, Youtube yasaktır. VPN ile de bağlanamazsınız. Whatsup serbesttir ancak pek kullanan yoktur. Whatsup yerine Wechat kullanılır.

Çin’de ulaşım imkanları
Çin’de yaşam ulaşım anlamında çok rahattır. Ulaşım ağı oldukça gelişmiş olup özellikle raylı sistem kullanımı çok fazladır. Gideceğiniz hemen hemen her noktaya şehir içinde metro ile, şehir dışında ise hızlı trenle ulaşmanız mümkündür. Şehir içindeki metro sistemi adeta bir örümcek ağı gibi işlenmiştir. Bir kaç aktarma yaptığınız taktirde şehrin her noktasına ulaşabilirsiniz. Metro sisteminin kullanımı oldukça kolaydır. Yabancılar için her tarafta İngilizce uyarılar konulmuştur. Girişte ister bilet satış ofisinden, isterseniz otomatik makinelerden gideceğiniz metro istasyonunu seçerek biletinizi alabilirsiniz. Ödeme miktarı gidilecek istasyonun uzaklığına göre değişir. Metro çıkışında bileti çıkış turnikesine yerleştirerek kontrol edilmesi sağlanır.

Şehirler arası seyahatlerde bizdeki gibi otobüs kullanımı pek yaygın değildir. 350-400 km hızla giden trenler oldukça konforlu ve hızlı seyahat imkanı sunar. Ekonomi ve Business Class sınıfı olarak iki bölümü vardır. Ekonomi kısmında koltuklar biraz daha sıkışık olup Business Class sınıfında geniş ve ferah koltuklarda az bir ücret farkı ödeyerek seyahat edebilirsiniz.

Resmi taksiler oldukça ucuz ve kullanımı kolaydır. Resmi olmayan taksiler kafalarına göre fiyat isterler. Tercih etmemenizi öneririz. Resmi taksileri ister telefonla bulunduğunuz noktaya çağırabilir, isterseniz yoldan durdurabilirsiniz. Ödeyeceğiniz ücret taksimetre aracılığı ile belirlenir. Taksicinin sizi kandırması mümkün değildir. Sorun yaşarsanız taksi içinde ön torpido üzerinde yazan lisans numarasını alıp şikayet edebilirsiniz. Cezaları ağır olduğu için şoförler şikayet edilmekten çok korkarlar. Tek sorun, taksicilerin hiç birinin ingilizce bilmemesidir. Gideceğiniz noktanın mutlaka Çince adresini yanınıza almanızı öneririz. Sadece gideceğiniz yer değil, kalacağınız otel, gezeceğiniz yerler, çalışacağınız iş yeri, ihtiyaç duyacağınız tüm noktaların Çince adreslerini yanınızda taşımalısınız.

Çin’de ne yenir?
Çin’e ilk defa gideceklerin aklına takılan en büyük soru orada nasıl besleneceği ve ne tarz yiyeceklerin olduğudur. Birçok kulaktan dolma bilgi olsa da çok fazla dikkate almamak gerekir. Zira dünyanın neresine giderseniz gidin, globalleşen yeni dünya düzenine göre her milletin yemek kültürü hemen hemen her ülkede bir şekilde bulunabilmektedir. Çin’de de gerek Uygur ve Türk restoranları olsun gerekse dünya markası fast food restoranlarında (Mc Donalds, Burger King, Subway, KFC…) damak tadınıza göre bir şeyleri mutlaka bulursunuz. Ayrıca yerel yemekler arasından da dişinize göre bir şeyler bulabilirsiniz. Çin’de büyük şehirlerde aç kalma derdi olmaz. Ancak küçük şehirler için aynı şeyi söyleyemeyiz.

Her ne kadar Çinliler yemeklerinde çubuk kullanmayı tercih ediyor olsalar da yabancılar için illaki çatal-bıçak bulundururlar. Dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi domuz etinin yaygın kullanılıyor olmasıdır. Bu konudaki hassasiyetinizi iletirseniz saygı duyacaklardır. Diğer bir konu ise bizim pek alışık olmadığımız, farklı deniz ürünleri ve canlıların yeniliyor olması. Yine bu konuda tercihlerinizi saygı ile karşılayacaklardır.

Kahvaltıda Türk restoranları dışında peynir-zeytin bulamazsınız. İmkanınız var ise buradan götürmekte fayda var.

Çin’de çalışma hayatı, iş fırsatları ve ticaret imkanları için aşağıdaki yazımıza bakabilirsiniz;

Çin’de çalışmak, Çin ile ticaret yapmak, Türkler için Çin’de iş fırsatları

Çin’den ne getirip satabilirim diyorsanız aşağıdaki başlıkta belirtilen yazımız tam size göre;

Çin’den getirilip yüksek karla satılabilecek ürünler

Yurt dışında hangi ülkede çalışacak olursanız olun mutlaka dikkate almanız gereken konuları aşağıda linki verilen yazımızdan incelemenizi öneririz.

Yurt dışında çalışacaklar için çok önemli tavsiyeler

Detaylı bilgi almak istediğiniz konularda bize aşağıdaki yorum bölümünden ulaşabilirsiniz.

Destekleriniz için Facebook sayfamızı beğenerek takipte kalmanızı umuyoruz.

https://www.facebook.com/parasalcozumler

Kaynak: https://parasalcozumler.com/cinde-yasam-ulasim-yemek-kulturu/


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

eqwyscfuoafx6e85ltop.jpgÇin’de Çalışmak, Çin Ile Ticaret Yapmak, Türkler Için Çin’de Iş Fırsatları


Çin Halk Cumhuriyeti, yüzölçüm olarak Türkiye’den yaklaşık 12 kat büyük olup 1,4 milyara yakın nüfusu ile dünyanın en dikkat çekici ülkelerinden birisidir. 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü ile yaptığı anlaşma sonrasında müthiş bir hızla büyümüş ve dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olmuştur. Gelecek 20 yılda Dünyanın en büyük ekonomisi olacağı yönde öngörüler bulunmaktadır.

Bu kadar hızlı büyüyen ve bu kadar büyük nüfusu ile gelecekte söz sahibi olacak bir ülkede şimdiden gerek yatırım yapmak için, gerek eğitim görmek yada çalışmak için Çin’e giden bir çok Türk vatandaşı bulunmaktadır.

Çin’de çalışmak, Çin’de iş hayatı
Çin, dünyanın en hızlı gelişen ülkeleri arasında ilk sıralarda yer almakta olup yıllık ortalama %10 büyüme ile tüm küresel ekonomiler içerisinde en dikkat çekici büyümeye sahiptir. Çin’de çalışmak Türkler için çok zor değildir. En büyük sıkıntı dildir. Eğer İngilizce biliyorsanız işiniz biraz daha kolay ancak ülkede İngilizce konuşabilen insan sayısı yok denecek kadar az olduğu için İngilizce de yeterli olmadığı zamanlar söz konusudur. Bir çok firma maalesef Çince istemektedir. Bu yüzden Çin’de çalışmak istiyorsanız asgari düzeyde de olsa Çince öğrenmeye çalışmalısınız.

Çin’de hızla büyüyen başlıca sektörler elektronik, tekstil, madencilik, otomotiv, demir döküm, makine parçaları, telekominikasyon, tıp ve toplu taşıma sistemleri sayılabilir.

Eğitim sektöründe mühendislik, bilgi teknolojileri ve elektrik elektronik alanına ekstra önem verilmektedir.

En çok ihraç edilen ürünler, gıda ürünleri, kimyasal maddeler, tekstil ürünleri, pamuk, kauçuk, mineral yakıtlar, mineral yağlar ve makine parçaları sayılabilir.

En çok tarımı yapılan bitkiler pamuk, tütün, çay, şeker, yer fıstığı, pirinç olup ayrıca hayvancılık alanı da fazlasıyla gelişmiştir.

Ülkedeki ucuz iş gücü ve gelişmiş sanayi ağı ile gerek bu ülkede ticaret yaparak, gerekse ülke içerisinde çalışarak oldukça iyi para kazanılmaktadır. En büyük elektronik ticaret şirketlerinden biri olan Alibaba sırf geçtiğimiz yıl 30 milyondan fazla insana iş imkanı sunduğunu beyan etmiştir. İnternet üzerinden alışverişin artması ise birlikte Çin ile yapılan ticaret oldukça kolaylaşmakta ve her alım yapmak istediğiniz şey için ülkeye gidilmesine gerek kalmamaktadır.

Çin’den ne getirip satabilirim diyorsanız aşağıdaki başlıkta belirtilen yazımız tam size göre;

Çin’den getirilip yüksek karla satılabilecek ürünler

Her yıl Guangzhou şehrinde Mart ve Ekim aylarında yapılan Canton Fuarında ayakkabıdan aksesuara, tekstilden elektroniğe kadar bir çok ürünün tanıtımı yapılmakta ve dünyanın her yerinden binlerce yatırımcı ülkeye gelerek iş fırsatlarını kollamaktadırlar.

Ülkede çalışmak isteyen yabancılardan en büyük beklenti;
Çin kültürünü bilen, tanıyan,
Çince konuşabilen,
Planlama ve organizasyon yeteneği güçlü,
Strese dayanıklı,
Sabırlı ve hoşgörülü,
Farklı kültür ve inançlara saygılı kişilerden oluşmaktadır.
Yapılacak işin niteliğine göre en çok aranan tecrübeler ve meslekler aşağıdaki gibidir;
Uluslararası ticaret,
Kalite yönetimi ve sistemleri hakkında bilgi birikimi,
Uluslararası hukuk,
Elektronik mühendisliği,
Pazarlama,
Halkla ilişkiler
Bilgi teknolojileri mühendisliğidir.
Çin’de Şubat ayının ortasından Mart ayının ortasına kadarki 1 aylık süre Çin yeni yıl tatili kapsamında tatildir. Tüm işçiler bu dönemde büyük şehirlerden memleketlerine dönerek çoğunlukla aileleri ile zaman geçirmektedirler. Fabrikalar genellikle kapalıdır. Fabrikaların ofis kısımları ise en fazla 1-2 hafta tatil olur.

Çin’den Türkiye’yi telefonla aramak oldukça pahalıdır. Mümkünse yerel telefon hattı almanızı öneririz.

Facebook, Twitter, Google, Youtube gibi sosyal medya siteleri yasaktır. VPN ile de bağlanılamıyor. Whatsup yaygın değildir. Wechat kullanılır. Türkiye için iletişimde bulunmak adına Viber-Tango-Skype gibi uygulamaları kullanabilirsiniz.

Çin’de yaşam koşulları, ulaşım imkanları, yemek kültürü hakkında bilgi almak için aşağıdaki yazımıza göz atabilirsiniz;

Çin’de yaşam, ulaşım, yemek imkanları

Yurt dışında hangi ülkede çalışacak olursanız olun mutlaka dikkate almanız gereken konuları aşağıda linki verilen yazımızdan incelemenizi öneririz.

Yurt dışında çalışacaklar için çok önemli tavsiyeler

İş başvurularında özgeçmiş çok önemli olup doğru ve etkili cv hazırlamak ve kolay işe yerleşmek için aşağıdaki başlıkları mutlaka incelemenizi öneririz.

Doğru cv (özgeçmiş) hazırlama teknikleri

Kolay iş bulma yöntemleri

Başarılı iş görüşmesi yapmanın püf noktaları

İş görüşmelerinde sıkça sorulan sorular

İş görüşmelerinde sıkça yapılan hatalar

Zorlu mülakat sorularına verilebilecek en güzel cevaplar

Detaylı bilgi almak istediğiniz konularda bize aşağıdaki yorum bölümünden ulaşabilirsiniz.

Destekleriniz için Facebook sayfamızı beğenerek takipte kalmanızı umuyoruz.

https://www.facebook.com/parasalcozumler

Kaynak: https://parasalcozumler.com/cinde-calismak/



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntıdır--

“Çin’i Anlamak & Çin ile İş Yapmak” konulu konferanslar serisinin amacı, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi konumunda olan Çin'e yönelik Türk iş dünyasında farkındalık yaratmak, Türkiye-Çin ekonomik ilişkileri ve Çin'de yaşanan önemli gelişmeleri anlamak, Türkiye'nin Çin'e yönelik ekonomi politikalarına öneriler geliştirmektir. “Çin’i Anlamak & Çin ile İş Yapmak” konulu konferansı tanıtım broşürü konferansa ilişkin detaylı bilgi aktarmaktadır.

İlgili Dosyalar
Cin-Konferans-Brosuru.pdf
Çin'i Anlamak, Çin ile İş Yapmak - PDF

ADO_NOT: Dosyalar şuradan indirilebilir: https://tusiad.org/tr/yayinlar/raporlar/item/8597-cini-anlamak-cin-ile-is-yapmak-3-bir-kusak-bir-yol-projesi

[Edited at 2018-08-19 00:25 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Prozdan parasız üye bir arkadaşımız... Aug 20

hafiften dokundurmuş niye bu "ülke yazıları" diyerekten özel elektronik mektubunda...

Türkiye'de yüksekokul, yabancı dille eğitim, mütercim-tercümanlık eğitimi enflasyonu olduğu bir gerçek. Her zaman demişimdir "illa direkman okuduğu bölümle ilgili bir iş yapmak zorunda değil insan" diye.

Belki bu siteyi gezen gençlerimize de bir nebze ufuk turu yaptırmış oluruz bu bahaneyle...

Değerli eleştirin için gene de sağol arkadaşım. Yermen de değerlidir benim için...

[Edited at 2018-08-20 14:01 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Domates biber patlıcan... Aug 26

abguayhpdztqixftuw6m.jpg

*
--Alıntıdır--

Savcılıkta yalanladı mahkemede kabul etti: Erikli tacize 5 yıl hapis

Haber: Aziz Özen / Hürriyet 26.08.2018 - 02:00, Son Güncelleme: 26.08.2018 - 02:00

İstanbul Ataşehir’deki özel bir hastanede çalışan H.F.’nin (22) oturduğu hastane lojmanındaki dairesinin balkonuna bir ay boyunca çeşitli sebze ve meyvelere sarılı peçete ve kâğıt parçalarına yazılmış cinsel içerikli notlar attığı iddiasıyla tutuklanan Hakan Erdağlı’nın (41) cezası belli oldu.

Anadolu Cumhuriyet Savcılığı tarafından başlatılan soruşturma sonucunda, cinsel içerikli notları alt katta eşi ile birlikte oturan ve satış pazarlama işi ile uğraşan bir çocuk babası Erdağlı’nın attığı tespit edilmişti. Gözaltına alınan Erdağlı, emniyetteki işlemlerinin ardından çıkartıldığı mahkemede, “26 Ağustos 2017’de eşim ve çocuğumla Ankara’ya gittim. Onları bırakıp ertesi gün döndüm. O yazıları ben yazmadım. Müştekilerle hiçbir muhataplığım veya düşmanlığım yoktur. Sabah işe gidip akşam eve gelen bir insanım. Kimsenin namusuyla, cinselliğiyle bir alakam yoktur” demişti. Hakan Erdağlı, ifadesinin ardından ‘cinsel taciz’ suçundan tutuklanmıştı.

Erdağlı hakkında ‘cinsel taciz’ suçundan 4 müşteki için ayrı ayrı olmak üzere toplamda 1 yıl 1,5 aydan 9 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılmıştı. Anadolu Adliyesi Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada hâkim karşısına çıkan Erdağlı, daha önce savcılıkta kabul etmediği suçlamayı mahkemede kabul etti.

‘HEPSİ İÇİN TOPLU OLARAK YAZDIM’

Hakan Erdağlı savunmasında, “Üst kat komşularım olarak 3 bayan aynı evde kalıyorlardı. Mesajları müştekilerden herhangi birini kastederek yazmadım. Hepsi için toplu olarak yazdım” dedi. Hâkim, sanık Erdağlı’yı, cinsel taciz suçundan ve değişik zamanlarda birden fazla işlediği gerekçesiyle 6 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırdı. Sanığın davranışları, suçunu ikrarı ve pişman olmuş halini dikkate alan hâkim, 5 yıl 1 ay 3 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve tutukluluğun devamına karar verdi.

PATLICAN DEDİK PATLICAN GELDİ

ATAŞEHİR Asayiş Büro Amirliği’ne 31 Ağustos 2017’de başvuran H.F., şunları söylemişti: “En son bugün saat 01.30’da ev arkadaşlarım G.T., D.G. ve misafirliğe gelen ablam C.F. ile birlikte oturduğumuz esnada eriğe sarılı 2 adet not atıldı. Bir tanesi peçeteye yazılmıştı ve üzerinde, ‘hadi s.…...m’ yazıyordu. Notların eriğe sarılarak atılmasının ardından şaka amaçlı birbirimize takıldık. Bir ara ‘Bu gelen notlar hep eriğe sarılı şekilde geliyor, salatalık ya da patlıcan olsa bir işe yarardı’ dedik. Bu esnada balkona salatalık ve patlıcan atıldı.”

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/savcilikta-yalanladi-mahkemede-kabul-etti-erikli-tacize-5-yil-hapis-40937151


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntıdır--

Seçmece taciz: Cinsel saldırı notlarını meyve sebzeye sarıp balkona attı

Haber: Aziz Özen / Hürriyet 14.09.2017 - 21:44 | Son Güncelleme: 19.09.2017 - 11:22

31 Ağustos’ta Ataşehir İlçe Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği’ne başvuran H.F., “Ataşehir’deki özel hastanede 3.5 aydır çalışıyorum ve hastanenin lojmanının 3. katındaki dairesinde kalıyorum. Yaklaşık bir aydır farklı tarihlerde, oturduğumuz dairenin balkonuna, cinsel içerikli yazılar ile resimlerin olduğu ve çeşitli meyve ile sebzelere sarılı kâğıt ve peçete parçaları atılıyor.

‘BUZDOLABINDAN ÇIKMIŞ GİBİYDİ’

Biz bu durum ile ilgili hastane yönetimine bilgi verdik ancak bugüne kadar herhangi bir gelişme yaşanmadı. En son 31 Ağustos 2017 günü saat 01.30 sıralarında ev arkadaşlarım ve ablamla birlikte oturduğumuz esnada evin üç farklı balkonuna farklı zaman aralığında eriğe sarılı 2 adet not atıldı. Bir tanesi peçeteye yazılmıştı ve üzerinde, ‘hadi s….lim’ yazıyordu. Notu gören ablam, ‘Bu not hepinize mi yazıldı, yoksa size takık birisi mi var?’ dedi. Bu esnada bir tane daha not geldi. O notu da kontrol ettiğimizde üzerinde, ‘s... hepinizin, her tek’ yazılı ve erkek cinsel organı olduğunu düşündüğümüz bir resim vardı. Dışarıya baktığımızda hiç kimseyi göremedik ancak not kâğıtlarının sarılı olduğu meyveler soğuktu.

Sanki buzdolabından yeni çıkarılmış gibiydi. Hemen hastane nöbetçi amirini aradık ve durum hakkında bilgi verdik. Kendileri gelip kontrol edip gittiler. Saat 04.40 sıralarında yine bir not geldi” dedi.

‘NOTLAR KOMŞUDAN’

Notların eriğe sarılarak atılmasının ardından şaka amaçlı olarak birbirlerine takıldıklarını söyleyen H.F., “Bu gelen notlar hep eriğe sarılı şekilde geliyor, keşke başka meyveye sarılsa, salatalık ya da patlıcan olsa...’ dedik. Bu esnada balkona salatalık ve patlıcan atıldı. Kimin attığını görmedim ancak apartmanda yaşayan bir kişinin bunu yaptığını düşünüyorum. Bu notları yazarak beni taciz eden şahsın tespit edilmesini istiyorum. Kendisinden şikâyetçiyim” dedi. Olayın adliyeye intikal etmesi üzerine Anadolu Cumhuriyet Savcılığı soruşturma başlattı.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/secmece-taciz-cinsel-saldiri-notlarini-meyve-sebzeye-sarip-balkona-atti-40579276

[Edited at 2018-08-26 14:32 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Mustafa Kemal Atatürk Stadyumu Aug 26

ADO_NOT: Memleketimde neler olmuş da habarım olmamış hiç...Beni oralara getirttirmeyin bak hee. Halkımız "Mustafa Kemal Atatürk Stadyumu" olmasını istiyor. Angaradakilerden korkmayın bu kadar, hem bakınğ belediye seçimleri de yaklaşmakta kütür kütür (gürül gürül)icon_smile.gif

acwh6180rcuunc4ey6qk.jpg

--Alıntıdır--
26.08.2018 08:59

Eski Bakanın sözünü dinlemediler

Karaman'ın Ermenek ilçesinde geçen yıl temeli atılan stadyumun ismi tartışılmaya devam ediliyor.

Ermenek Belediye Başkanı Uğur Sözkesen, statla ilgili olarak 3 Temmuz günü yaptığı açıklamada, "Hızla yapımı devam eden şehir stadyumunun inşaatının başlandığı ilk günden buyana düşünülen isim 'Ermenek Atatürk Stadyumu ve Sporcu Eğitim Merkezidir'" diye belirtmişti. Ancak, 25 Ağustos Salı günü açılacak olan stadın duyurusunu yapan Ermenek Belediye Başkanlığı'nın, sosyal medya hesabından stadın ismini "Ermenek Lütfi Elvan Şehir Stadyumu" olarak belirtmesi tartışma yaratmıştı.

Öte yandan Ermenek Belediyesi'nce düzenlenen "Ermenek 23'üncü Taşeli Kültür ve Sıla Festivali"ne katılan eski AKP'li Bakan Lütfi Elvan, stada isminin verilmesini istememiş, Atatürk adının tartışmaya konu edilmemesini istemişti. Elvan, “Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk üzerinden kimse, siyaset yapmaya kalkmasın. Hele hele gecesini gündüzüne katan Sayın Ermenek Belediye Başkanımızı, Sayın Sözkesen'i, kimse yıpratmaya kalkmasın” ifadelerini kullanmıştı.

Fakat Ermenek Belediye Başkanı Sözkesen, eski Bakan Elvan’ın sözünü dinlemedi.

Ermenek Belediyesi 23. Taşeli Kültür, Sanat, Sıla Festivali kapsamında şehir stat açılışını gerçekleştirdi. Açılışta Lütfi Elvan’ın yer almaması dikkat çekti. Stadın adına ise yine “Atatürk” ismi verilmedi. Belediye açılış sırasında stadyuma “şehir stadı” ifadesini kullanmayı tercih etti, Atatürk adını kullanmadı.

Kaynak: Odatv.com https://odatv.com/eski-bakanin-sozunu-dinlemediler-26081802.html

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntıdır--

24.08.2018 15:34

Lütfi Elvan: "Stadın isminin Mustafa Kemal Atatürk olarak verilmesini rica ettim"

AKP Genel Başkan Yardımcısı Elvan, Ermenek Belediyesi'nce düzenlenen "Ermenek 23'üncü Taşeli Kültür ve Sıla Festivali"ne katıldı. Burada konuşan Elvan, ilçeye yapılan yeni stada 'Atatürk' ismi verilmek istenirken, kendi adının verileceği yönünde çıkan haberlere ilişkin şunları söyledi:

''Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk üzerinden kimse, siyaset yapmaya kalkmasın. Hele hele gecesini gündüzüne katan Sayın Ermenek Belediye Başkanımızı, Sayın Sözkesen'i, kimse yıpratmaya kalkmasın. Mustafa Kemal Atatürk, hepimizin ortak değeridir. Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetimizin kurucusudur. Büyük bir mücadele vermiştir. Açıkçası bu hadiseye çok üzüldüm. Bizim isimle bu tür şeylerde gözümüz olmaz; ama Ermenekli kardeşlerimiz böyle bir düşünce içine girmişler ve böyle bir öneri geliştirmiştirler. Ben de bu haberi duyunca stadın isminin Mustafa Kemal Atatürk olarak verilmesini Sayın Belediye Başkanımızdan rica ettim. Biz hizmet için buradayız. Sizlerin hizmetkarı olmak için buradayız. Bugüne kadar sizlerin hizmetkarı olduk ve hizmetkarı olmaya devam edeceğiz.''

Kaynak: Odatv.com https://odatv.com/lutfi-elvan-stadin-isminin-mustafa-kemal-ataturk-olarak-verilmesini-rica-ettim-24081840.html


[Edited at 2018-08-26 18:43 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
___ Aug 27

--Alıntı--

Rize'den Trabzon'a yüzen boğanın sahibi kararını verdi


Haber: Fatih TURAN- Turgay İPEK- Emre KOLTUK (DHA) 27.08.2018 - 16:39, Son Güncelleme: 27.08.2018 - 17:19


*-*zeyfv5wduwv5dlnicff9.jpg

*-*
tiply3x0txmpyht9dkua.jpg


*-*lmljznsnrxrdp482ksv7.jpg


Rize'nin İyidere ilçesinde bayramın birinci günü hayvan pazarından kaçan, bayramın dördüncü günü de Trabzon'un Sürmene ilçesi sahilinde denizde bulunup, sahil güvenlik ekiplerince kurtarılan kurbanlık boğanın sahiplerine ulaşıldı. İyidere'den 23 kilometre uzaklıktaki Sürmene'ye yüzerek geldiği ifade edilen boğanın ortaklarından Metin Yalçın, "Denizde gemi gibi yüzüyordu. 3 gün denizde kaldı, yüzmede ülkemizi en iyi şekil de temsil eder. Danamız komando olmaya aday" dedi. Hayvana 'Kara şahin' adını verdiklerini söyleyen diğer ortak Zekeriya Balık ise "Bu olanlardan sonra hayvanın kesmeye belki de kimsenin gönlü razı gelmez. 3 gün suda kaldı, o kadar yüzdü. Yani 'Kara şahin yüzdü'. Şimdi ahırda ona iyi bakmaya çalışıyoruz" diye konuştu.

Rize'nin İyidere ilçesi Hazar Mahallesi'nde kurulan kurbanlık pazarına ortaklarınca getirilen boğa, bayramın ilk günü bağlı olduğu ipten kurtulup kaçtı. Sahiplerinin peşine düştüğü boğa, pazardaki duvarı da aşıp dereye düştü, koşarak bölgeden uzaklaştı. Jandarmaya başvuran boğanın 2 ortağı, boğanın peşine düştü. Arama çalışmaları sürerken, bazı görgü tanıkları, boğayı İyidere ilçesinde denizde gördüklerini söyledi. Hayvanın sahipleri, Rize- Trabzon arasındaki kıyı şeridinde boğayı aramaya başladı.

SÜRMEDE'DE FARK EDİLDİ

Kurban Bayramı'nın 4'üncü günü bazı vatandaşlar, boğayı kaybolduğu yere 23 kilometre uzaklıktaki Trabzon'un Sürmene ilçesinde, kıyıda ıslak halde fark etti. Vatandaşların yanına yaklaşmaya çalıştığı kurbanlık boğa, ürküp sahile doğru yöneldi, denize daldı. Yüzerek kıyıdan uzaklaşan boğa, denizde balıkçı teknesinin yakınlarına kadar ulaştı. Teknedekiler gördükleri manzara karşısında şaşkınlık yaşayıp, Sahil Güvenlik Komutanlığı'na haber verdi, yardım talep etti. Çağrı üzerine bölgeye sevk edilen Sahil Güvenlik ekipleri, çevredeki balıkçıların de yardımıyla boğayı, yaklaşık yarım saatlik uğraşlar sonucu sudan çıkardı.

Kıyıya çekilen ve suda uzun süre kaldığı için bitkin düştüğü gözlenen boğa, veteriner kontrolünün ardından vinç yardımıyla yola çekilip, sahibine teslim edildi. Boğanın 3 gün boyunca denizde kaldığı belirtildi.

'GEMİ GİBİ YÜZÜYORDU'

Hayvanın ortaklarından Metin Yalçın, boğayı Rize'deki denizde bir ara gördüklerini sonrasında ise gözden kaybettiklerini anlattı. Yalçın, "Bayramın ilk günüydü Rize’nin İyidere ilçesinde bulunduğumuz alanda saat 10.00 gibi kaybettik. İpinden kurtulup alandan kaçmış. 5 metre yüksekliğindeki duvardan atlayıp, dereden kaçtığını fark ettik. Aradık taradık ama bir sonuç elde edemedik. İlk gün ilçede, stadın oradan denize girdiğini görenler olmuş. Gittik, göremedik. İkinci gün denizde gördük ama sonra gözden kayboldu. Gemi gibi yüzüyordu. Sahil Güvenlik, aradı bulamadı. Denizde boğamızın olduğunu ilk başlarda kimseye inandıramadık. Sonra görüntüleri güvenlik güçleriyle paylaşıp ikna etmeye çalıştık. Bayramın 4’üncü günü, Sürmede balıkçılar denizde danayı görmüş, Sahil Güvenlik kurtarıp kıyaya çekmiş, bize haber verdiler. Biz de Sürmene’ye gittik. Balıkçıların demelerine göre kıyıdan baya bir açıkta boğayı fark etmişler. Kıyıya çekilen danamızı vinç yardımıyla yola çıkardık" dedi.

'BOĞA KOMANDO OLMAYA ADAY'

Boğanın denizde 3 gün kaldığını ve güçlü yapısıyla komando olmaya aday olduğunu ifade eden Yalçın, "Hayvanın hali bitkindi. Gerekli sağlık kontrollerini yaptırdık. Durumu şimdi iyi. Çok güçlü bir bünyesi olduğu için, o kadar tuzlu su yutmasına rağmen yine ayakta, hiçbir hamlığı yok. Yemini ve samanı sağlıklı bir şekilde yiyor. Boğada öyle bir yüzme özelliği var ki, onu biraz da yetiştirip ordumuza teslim etmemiz lazım. Tam komando olarak görev yapacak bir hayvan. Baya bir operasyonda başarı elde eder. 3 gün denizde kaldı, yüzmede dahi ülkemizi en iyi şekilde temsil eder. Boğamız komando olmaya aday. Görüntülerin haber olmasıyla boğa meşhur oldu. Arkadaşlar da inanmadı ‘Bir dana 3 gün denizde nasıl kalır?’ diyorlar. Öyle bir hızlı yüzüyor ki; ben bile şaşırdım. Hayvan şu an bir ortağımın ahırında ve gayet iyi. Sahil Güvenlik ve tüm güvenlik güçlerimize teşekkür ediyorum" diye konuştu.


'KESMEYE KİMSENİN GÖNLÜ RAZI GELMEZ'

Boğanın diğer sahibi Zekeriya Balık ise kaybolan boğa için uzun uğraşlar verdiklerini, hatta el feneriyle geceleri Rize- Trabzon arasındaki deniz kıyısında arama yaptıklarını dile getirdi. Boğayla ahırında ilgilenen ve sağlığının iyi olduğunu ifade deden Balık, şunları söyledi:

"Bayramın ilk günü ortağım aradı, boğanın kaybolduğunu söyledi. Denize girdiğini görenler olmuş. Aradık taradık, herkese durumu bildirdik. Hatta yakınlarımla el fenerleriyle gece boyunca denizde boğayı aradık, bulamadık. Sürmene’de bulunduğunu Sahil Güvenlik tarafından denizden çıkarıldığını söylediler. Hemen oraya koştum. Hayvancağız bitkin haldeydi. İlk müdahalesini yapıp, vinçle kaldırdık. Hayvana 'Kara şahin' adını verdik. Bu olanlardan sonra hayvanın kesmeye belki de kimsenin gönlü razı gelmez. 3 gün suda kaldı, o kadar yüzdü. Yani 'Kara şahin yüzdü'. Şimdi ahırda ona iyi bakmaya çalışıyoruz."

ŞARKICI HALUK LEVENT, BOĞAYI ALMAK İSTİYOR

Yardım platformu AHBAP'ın kurucusu, sanatçı Haluk Levent, Twitter hesabından denizde yüzen ve 23 kilometre yol kat edip kurban edilmekten kaçan boğayı sahiplenmek istediğini duyurdu. Twitter'dan bahse konu boğanın kaçma haberi ile görüntülerini paylaşan Levent, "Bu dananın sahibine ulaşılırsa haber edin. Satın alıp beslemek istiyorum. Trabzon AHBAP! Yardım istiyorum!" yazdı.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/rizeden-trabzona-yuzen-boganin-sahibi-kararini-verdi-40938547

[Edited at 2018-08-27 18:09 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
RUSYA YAZILARI -2- Sep 1

dbabaeco8jpw1rxahkhp.jpg


--Alıntı--

Rusya'da ticaret yapabilmek

Yazı: Ekrem Sağel

Yapılması gerekenleri maddeler halinde yazmak ya da bir dizi prospektüs sunmak gibi bir niyetim yok. Genelde yapılan yanlışları ve sonuçlarında nelerle karşılandığını kısaca belirteceğim.

Rusya’da ticaret denilince akla ilk olarak Moskova geliyor. Dünya ülkeleri sadece Moskova’ya öncelikli yoğunlaştığı için artık Moskova’nın ticaret açısından bir cazibesinin kalmadığı sıkça söyleniyor. Bu çok büyük bir yanılgıdır.

RUSYA!

Dünyanın en verimli, en geniş topraklarına sahip ülkelerdendir. Hizmet sektöründe, ticarette, üretimde taşı toprağı altın desek yeridir. Yine de birçok kesim tarafından zor pazar olarak da adlandırılır. Olumlu ve olumsuz hikâyeler yer alır. Şehir efsaneleri fazlacadır.

Para kaybedenler, zaman kaybedenler, itibarını kaybedenler, kısa sürede zengin olanlar, Türkiye’de marka olamamışken Rusya Federasyonunda marka olmuş olanlar, başarı hikâyeleri olanlar da vardır.

İşinizi doğru yaparsanız, doğru işi ön görüp, doğru yerde yaparsanız başarılı olmama olasılığı neredeyse yok denecek kadar azdır.

Halen daha Türkiye’deki alışkanlıklarıyla ticaret yapmaya çalışanlar yolun ya yarısında ya da tam başarıyı yakaladım derken çuvallıyorlar.

Hazır giyim olsun, tekstil olsun, lüks tüketim olsun, meyve-sebze olsun ticaret yapmak isteyenler tembellikten midir, kurnazlıktan mıdır, masraflardan kaçmak için midir bilinmez, Rusya’da masraf yapmadan, danışmanlık almadan, ofis açmadan, personel çalıştırmadan, vergi ödemeden, muhasebeci tutmadan, avukatlarla görüşmeden iş yapmaya kalkışıyorlar.

İşler ilk etapta yolundaymış gibi görünse de, sonrasında ya paralarını ya da ürünlerini kaptırıyorlar ve bu durum neticesinde Rusya pazarını kötülüyorlar. Tehlikeli diyorlar. Vergi polisleri gaddar diyorlar. Mafya var diyorlar…

Ama madalyonun diğer yüzüne baktığımızda da, işlerini doğru temellere dayalı şekilde icra edenler yollarına devam ediyorlar.

Rusya’da, organizasyon eksiksiz kurulduğunda, ofis tutulduğunda, muhasebe firmalarıyla çalışıldığında, avukatlarla temasa geçildiğinde, doğru personel istihdam edildiğinde, olumsuz durumlarla karşılaşma olasılığını azaltırsınız.

Çok sık karşılaştığım şikâyetler birbirlerine benzerdi;

- Malımı sattım paramı alamadım.

- Neden paranı alamadın?

- Elimde belge yok!

- Neye dayanarak sattın malını?

- Güvendim. (???)

Buyurun cenaze namazına!

Yakın bir zamanda okuduğum bir gazete kupüründe de, ismini hatırlayamadığım bir firma yetkilisinin gazetedeki röportajında Rusya’daki mağazalarını kapatma nedenlerinin, mafyanın rahat bırakmamalarından dolayı olduğu ifade edilmiş. Bana göre talihsiz bir açıklama olmuş. Konunun derinine inilse, işin başından itibaren yapılmış olan birçok zincirleme hataların neticesinde o duruma düşüldüğü ortaya çıkacaktır. Başarısızlıkları başka nedenlere yüklemek doğru değil.

Hukuka dayalı kontratlar yapılmıyor, vergi ödemelerine yanaşılmıyor ve sonrasında yaşanan bir olumsuzluk karşısında karşı taraf tu-kaka oluyor.

Koçluk hizmeti verdiğim bazı firmalar (Rus ve Türk firmalar) kendileri için hazırladığım iş plânlarını izledikleri sürece sorunları minimize ettiklerini ve sürekli kârlılıkla kazanç elde etmeye başladıklarını gördüler.

Yıllar öncesinde bir Türk firmasının yöneticiliğini yaparken, Rusya’da sergilenen başarılı performansın neticesinde, 2007 yılında Radikal gazetesinin röportajında “Türk mantığıyla iş yapmaya kalkarsanız başarılı olamazsınız.” demiştim. ( http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=231196 )

Yine yıllar öncesinde Suat Taşpınar’ın yazmış olduğu ve halen daha günümüzde geçerliliğini yitirmemiş olan “Rusya’da Başarısız Olmanın Yolları” adlı kitabı okumanızı önemle tavsiye ederim.

Sene (Aralık) 2014. Değişen pek bir şey yok!

Özetleyecek olursam, işin kitabı bile çıkmış ama yapılan hatalar sürekli aynı ve karşı taraf tu-kaka!


Kaynak: https://ekremsagel.com/makaleler.asp?sid=46


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--

Rusya'da e-ticaret yapmanın püf noktaları

Yazı: Nurettin Özdoğan 31 Ocak 2018, 14:30 658


Laleli'nin hedefi 7 milyar dolar: Eski günlere geri dönülebilecek mi?

Alibaba’nın Çin dışındaki son kullanıcılara yönelik e-ticaret sitesi aliexpress’in en önemli ülkesi: RUSYA! 2017 Nisan ayında 100 milyonuncu müşterisini kutlayan Aliexpress’in 60 milyon aktif kullanıcısı var. Ve sıkı durun, bunun 4’te biri yani yaklaşık 15 milyon üyesi Rus.

Aliexpress Rusya’dan aylık 210 milyon trafik alıyor. 220 ülkeye ürün gönderen Aliexpress’in Rusya’da bu kadar başarılı olması hiç tesadüf değil. Zira Rusya E-Ticaret Birliği’ne göre 2016’da Ruslar, Rusya dışındaki sitelerden 5.1 milyar USD’lik alışveriş yapmış. Bunun büyük bir çoğunluğu Çin’li e-ticaret sitelerinden.

Her ne kadar Türkiye’de e-ticaret büyüse de, birçok perakendecinin gözü yurtdışında. Herkes e-ihracat yapmak istiyor, ancak bilgi birikimi olmadığını için herkesin kafası karışık. Rusya başlamak için doğru bir yer olabilir. Çünkü talep büyük! Çin örneğini anlatma sebebim, bizlere özgüven vermesi için.

Peki, bu büyük pazardan Türkiye nasıl pay alabilir?


Sitenizi Rusça yapmanız şart

İthalata bağımlı yanı başımızdaki Rusya, dünyanın en hızlı büyüyen e-ticaret ülkelerinden. 2017’de e-ticaret hacmi 27 milyar dolara ulaşmış.

Tabi bu ülkede internet üzerinden ürün satmanın birçok yolu var. Kendi e-ticaret sitenizi Rusya’ya lokalize etmek, bunlardan biri. Rusya’da İngilizce bilen sayısı çok az. O bakımdan İngilizce sitenizle umduğunu bulamayabilirsiniz. Dolayısıyla, sitenizi mükemmel bir şekilde Rusça’ya çevirmelisiniz.

Bu da yetmeyebilir, aynı zamanda Rus dilinde müşteri hizmetleri vermelisiniz. Aliexpress Rusya’da çok büyük bir müşteri hizmetleri merkezi kurdu. Pazarın büyüklüğünü gören Çinli girişimciler, Çin’de 1000’lerce kişinin çalıştığını Rusça dil hizmet veren çağrı merkezleri kurdu.

Türkiye’de ana dili Rusça olan çok sayıda Rus, Ukraynalı ve Türki Cumhuriyetler kökenli insanlar yaşamakta. İlk etapta 1 kişiyi istihdam edip, iş hacmi büyüdükçe Rusya’dan ya da Çin’den dış kaynak kullanımı yapabilirsiniz. Türkiye’de webhelp gibi farklı dillerde çağrı merkezi hizmeti alacağınız şirketler de var ayrıca.


Kapıda ödeme sistemi sistemi kurmalısınız

Rusya Ortadoğu gibi kapıda ödemenin en yaygın olduğu ülkelerden. Yüzde 70 gibi bir kapıda ödeme oranı var. Her ne kadar Çinli satıcıların ekseriyeti Rusya’da kapıda ödeme ve iade kabul etmese de ilk etapta pazara tutunmanızda kapıda ödemeyi ve iadenin etkisi büyük olacaktır.

Rusya’da gümrük muafiyet tutarı 1000 dolar. Bu e-ihracat için oldukça avantajlı bir barem. Zira Avrupa’da bu rakam sadece 23 Euro. Bu rakam bile Rusya’ya neden e-ihracat yapılmalı, sorusunun başlı başına cevabı.

Gruz, B2Cdirect gibi Türkiye’de lokal şirketler Rusya’ya e-ticaret taşıması yapıyor. Onlar da DPD gibi lokal taşımacılık şirketleriyle iş ortaklığı yapıyor. Ürününüz ortalama 3-4 gün içinde kullanıcının kapısına ulaşabiliyor. Rusya çok büyük bir coğrafya olduğu için bazı yerlerde (Mesela Belarus) paketiniz 10 günde ulaşıyor. Bu rakam her ne kadar ülkemiz için fazla gelse de Rusya tüketicileri buna alışkın, zira Çinli e-ticaretçiler ortalama 20-40 gün aralığında teslim ediyor. Kapıda ödeme de paranızı 14 gün içinde kargo şirketlerinden almanız mümkün.

İadeler ne olacak?

Kredi kartı için de posunuzu bağlamanız da fayda var. Ekstra indirim ve kampanyalar yaparak kredi kartı kullanımı arttırabilirsiniz. Hiç denemedim ama Payu, iyzico, Türkiye İŞ Bankası yurtdışı posunu kullanarak kredi kartıyla ödeme alabilirsiniz. İş bankası da Rusya’nın lider ödeme sistemi Kiwi’yle anlaşarak bu prosesi gerçekleştirdiğini biliyorum.

İadeler konusu muhakkak sorulacak. Onu da yazının bu kısmına sıkıştırayım. Genellikle çalıştığınız kargo şirketi size bu konuda bir çözüm sunuyor. Bir lokasyon belirleyerek iadeleri kabul edebilir, aylık biriken iadeleri Türkiye’ye getirebilirsiniz.

tevp6zq7txadf6bsxgla.jpg

-*-nymbjwappzja9kl8dlsp.jpg
Yandex ve Vkontakte şart

Google arama motoru pazarında lider olmadığı nadir ülkelerden biri Rusya. (Diğerleri Çin, Güney Kore vs) Rus arama motoru Yandex, yüzde 65-70 kullanım oranıyla ile pazarın lideri.

Her ne kadar Facebook güçlü bir konuma gelmiş olsa da Facebook klonu Rus sosyal ağ Vkontakte’ın yüzde 62 penatrasyonu var.

Ezcümle, Rus tüketicilerine ulaşmak istiyorsanız Yandex ve VK kullanmalısınız. Bu 2 mecranın dinamiklerini, hele ki bilmediğiniz bir dilde çözmek tabi ki güç. Bu konuda Rusya ve Ukrayna’dan destek alabileceğiniz ajanslar var. Daha ekonomik yolu da var. Ben Fiverr ya da Upwork’den yarı zamanlı performans pazarlaması yapan insanlar bularak bu işi hallettim. İngilizceyi iyi bilen güvenilir birisi bulduğunuzda işiniz daha kolaylaşacak.

Rusya’da Türkiye’den çok daha fazla yatay ve dikey e-ticaret sitesi bulunmakta. Hali hazırda wildberries, ozon, lamoda, kupivip, quelle gibi sitelerde özellikle de hazır giyim alanında satan Türk markaları var.

Rusya’da dikey e-ticarette oldukça gelişmiş, siz bir otomobil aksesuarları satan bir şirketseniz exist.ru var mesela sadece otomobil aksesuarları satan. Ev ürünleri satıyorsanız, 220-volt.ru ile çalışabilirsiniz. Bu bahsettiğim sitelerin ciddi trafiği ciddi ciroları var.

Aşağıda bir liste vereceğim, Rusya’nın en aktif 25 e-ticaret siteleri var. Bu siteler arasında pazaryerleri de var, kesin satın alım yapan siteler de var. Buralarda ürün satmanın yolu, sitelerin satın alma yöneticileriyle görüşüp ürünlerinizi ve şirketinizi onlara anlatmanız. İkna ederseniz, operasyonu da kurabilirseniz, ciddi cirolar yakalayabilirsiniz.

-*-m4n3kvuv9ycswcirlanp.jpg


Rusya pazarına sadece Çinliler göz dikmemiş, Almanya’nın Rocket ve Otto gibi büyük e-ticaret holdinglerinin de Rusya’da ciddi yatırımları var. Rocket’in şirketi Lamoda 2016’yı %39 büyümeyle kapatmış. Otto Grup ise ülkede 3 e-ticaret markasıyla rekabette: Otto.ru, bonprix.ru ve quelle.ru!

Son söz: Bütün bu anlattıklarım, fırsatla birlikte çözülmesi gereken problemler. Ancak bu problemleri aştığınızda satışlar, cirolar ve karlar yapacaksınız.

Yazar: Nurettin Özdoğan, Gelin Pırlanta Genel Müdürü (Türkiye’deki markalara e-ihracat ve Amazon’da satış üzerine danışmanlık ve eğitimler vermektedir.)

Kaynak: http://haberrus.com/economics/2018/01/31/rusyada-e-ticaret-yapmanin-puf-noktalari.html

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--

İşadamlarının Pazarda Dikkat Etmesi Gereken Hususlar


Ticareti Etkileyen Kültürel Faktörler

Rusya Federasyonu’nda ticari bağlantıların yapılmasında kişisel görüş, intibalar önemli yer tutmaktadır. Ticari faaliyette bulunan şirketlerin mali durumu ve güvenilirliği konusunda bilgi teminine yönelik bir veri tabanı mevcut değildir. Rusya Federasyonu’nda ticari faaliyette bulunmak için Ticaret ve Sanayi Odalarına kayıt mecburiyeti yoktur. Rus firmaları Odalarına kayıt olmaksızın faaliyet gösterebilir. Bu nedenle, firma güvenilirliği konusunda büyük firmalar hariç kişisel görüşler önemlidir.

Ticari kontratlarda anlaşmazlıklarda çözüm yolu belirtilmelidir. Ancak, ticari ilişkilerin anlaşmazlıkla sonuçlanması ve yabancı firmanın mahkeme kararı ile haklı bulunması durumunda bile uygulamada takip hukukunun etkin olmaması nedeniyle alacakların tahsili mümkün olamayabilmektedir. Bu nedenle, mal bedelini garanti altına alacak ödeme sistemlerine dış ticarette ağırlık verilmelidir.

Ticari kontratların yapılmasında karşılıklı kişisel ilişkiler önemlidir. Konsinye satış yapan firmalarımızın mal bedellerini tahsilde problemle karşılaştıkları görülmektedir.

Ticari ve mali mevzuatın karmaşık olması nedeniyle problemlerle karşılaşılacağı dikkate alınarak, gerekli konularda danışmanlık hizmeti alınmalıdır.

Rusya Federasyonu’ndaki tüccarlar, yabancı firmaların Rusya Federasyonu’nda temsilcilik veya deposunun olup olmadığı hususuna ağırlık vermekte, küçük ve orta çaplı Rus tüccarlar sermayeleri oranında bu depolardan mal temini yoluna gitmektedirler. Doğrudan ithalat ise bu tür tüccarlarca tercih edilmemektedir.

Ülke koşullarına hakim, Rusça-Türkçe çeviri yapan tercüman veya yerel personel kullanılmasında fayda görülmektedir.

Pasaport ve Vize İşlemleri

Hizmet, hususi ve umuma mahsus pasaport hamilleri vizeye tabidir. Diplomatik Pasaport hamilleri 90 gün süreyle vizeden muaftır.

Geçerli pasaporta sahip Türk vatandaşlarının pasaport dışında başka herhangi bir belge ibraz etmesine gerek olmamakla birlikte, pasaport geçerlilik süresinin asgari 30 gün olması gerekmektedir.

Rusya Federasyonu mevzuatı gereği, Rusya’ya seyahat etmek isteyen vatandaşlarımızın “göç kaydının” 7 iş günü içinde yapılması gerekmektedir. Bu çerçevede, ziyaretçiyi kabul eden tarafın (otel, yanında konaklanacak aile veya şahıs vb.) bildirimde bulunması gerekmektedir. Bildirim posta yoluyla ya da doğrudan Federal Göç Kurumu birimlerine yapılabilir. Rusya içinde bölge değişikliği durumunda yeniden başvuru gerekmektedir.

Türk vatandaşları çalışma, ikamet, aile birleşimi, öğrenim, eğitim, ilmi araştırma ve montaj-bakım-onarım gibi özel meşruhatlı seyahatlerinde Rusya Federasyonu’nun ilgili temsilciliklerinden alınacak vizeye tabidirler.

Resmi Tatil Günleri ve Çalışma Saatleri

1-2 Ocak : Yeni Yıl

7 Ocak : Ortodoks Yeni Yılı

8 Mart : Uluslararası Kadınlar Günü

1-2 Mayıs : İşçi ve İlkbahar Bayramı

9 Mayıs : Zafer Bayramı

12 Haziran : Bağımsızlık Günü

7 Kasım : Milli Uzlaşma Günü

12 Aralık : Anayasa Bayramı

Rusya Federasyon’unda, resmi tatil günleri cumartesi ve pazara denk gelirse, bir sonraki iş günü tatil olmaktadır. Çalışma saatleri Pazartesi-Cuma 09.00-18.00. Bankalar da genellikle 09.00-18.00 arasında açık bulunmaktadır. Bazı bankalar (Sberbank dahil) Cumartesi günleri 09.00-13.00 arasında çalışmaktadır. Posta ofisleri, hafta içi 08.00-19.00 arasında, hafta sonları (Cumartesi) 10.00-14.00 arasında açık bulunmaktadır.

Haftalık çalışma saati ortalama 40 saattir.

Telefon Kodları
Ülke Kodu : + 7



Rusya içinde şehirlerarası görüşmeler için 8 ile hat alınmaktadır.


Moskova : 495 veya 499

St. Petersburg : 812

Kaliningrad : 0112

Irkutsk : 3952

Magadan : 41322

Krasnoyarsk : 3912

Murmansk : 8152/81522

Nizhniy Novogorod : 8312

Novorossisk : 86134

Novosobirsk : 3832

Samara : 8462

Vologda : 81722

Vologograd : 8442

Vladivostok : 4232



Saat Farkı

Rusya’nın yerel saati Türkiye yerel saatinden bir saat ileridir.


GENEL DEĞERLENDİRME VE ÖNGÖRÜLER

Rusya Federasyonu’nun ithalatında tüketim mallarının ağırlığı devam ettiği sürece ülkemiz menşeli tüketim mallarına bu pazarda ihtiyaç duyulması beklenilmektedir. Ülkemiz menşeli ürünler Rusya pazarında fiyat ve kalite olarak rakiplerine göre avantajlı konumda bulunmaktadır. Ülkemizin coğrafi konumu da diğer ülkelerle rekabet açısından, ülkemizi avantajlı duruma getirmektedir.

Moskova, St. Petersburg gibi büyük kentlerde artan harcanabilir gelir ve bölgelerin önemli kentlerindeki büyüme tüketim malları ihracatı bakımından önemli fırsatlar sunmaktadır. Özellikle otomotiv ve otomotiv yan sanayi, bilgisayar donanım ve yazılımları, kozmetik ve kişisel bakım ürünleri, inşaat malzemeleri, ev tekstili, iş ve maden makineleri, tıbbi malzeme ve ekipmanlar, ilaç, tekstil ve hazır giyim, deri ve kürklü giyim, ayakkabı, yaş meyve-sebze, gıda sanayi ürünleri gibi sektörlerde potansiyel bulunmaktadır.

Firmalarımız için Moskova ve St. Petersburg haricindeki bölgelerde de önemli pazar fırsatları bulunmakta olup, bu fırsatların firmalar tarafından araştırılmasında yarar bulunmaktadır.

Artan tüketim ve değişen tüketim alışkanlıklarına bağlı olarak “franchising” de ülkede giderek yaygınlaşmaktadır.

Rusya pazarında başarı sağlayan firmalarımızın ortak özellikleri pazara uzun vadeli bir bakış açısı ile yaklaşmak, ülkede ofis, depo, mağaza kurmak sureti ile bir dağıtım ağı oluşturmak, ülke koşullarına hakim, vasıflı yerel personel istihdam etmek olmuştur. Firmalarımızın ülkeye yönelik ihracat planlarını hazırlarken bu faktörleri göz önünde bulundurmaları, sabırlı olmaları ve ürünlerine en uygun yaklaşımı belirlemek üzere pazarda araştırma gerçekleştirmeleri gerekmektedir.

KAYNAKLAR

- T.C. Moskova Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği Web Sitesi

(http://www.musavirlikler.gov.tr)

- T.C. Ekonomi Bakanlığı Anlaşmalar Genel Müdürlüğü

- T.C. Ekonomi Bakanlığı Bilgi Sistemi

- Rusya Federasyonu Ülke Sohbet Toplantısı Notları

- The Economist Intelligence Unit, Russia Country Profile

- Doing Business in Russia, US Commercial Service

- Rusya Federasyonu Türkiye Büyükelçiliği (http://www.turkey.mid.ru)

- Central Bank of Russia (http://www.cbr.ru)

- Central Inttelligence Agency (https://www.cia.gov)

- Türkiye-Rusya İlişkileri, Rusya Türk İşadamları Birliği Moskova

- http://www.rusyadayiz.biz
-------

Kaynak: https://www.ticaret.gov.tr

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--


"Okumanız Gereken 12 Rus Edebiyatı Eseri"

1. Fyodor Dostoyevski, Suç ve Ceza
Dostoyevski’nin Rusya’da yaşanan siyasi ve ekonomik olaylar sonrasında gözlemlediği hayatlardan esinlenerek 1866 yılında yazdığı eser ilk olarak Rus Habercisi isimli edebiyat dergisinde yayınlanmıştır. Roman sanatını dış dünyayı anlatma konusunun tekdüzeliğinden uzaklaştırarak, insanın iç dünyasında olup bitenlerin de işin içine sokulması, insan psikolojisinin derinliklerine inme kaygıları Dostoyevski ile başlar.

“Heyecanını sözcüklerle de, ses tonuyla da anlatamıyordu. Daha yaşlı kadının evine giderken yolda yüreğini sıkıştırmaya, ezmeye başlayan sınırsız tiksinti duygusu şimdi öylesine büyümüş, öylesine belirginleşmişti ki, bu can sıkıntısından nasıl kurtulabileceğini bilemiyordu. Yanından gelip geçenleri görmeden, insanlara çarparak sarhoş gibi yalpalayarak yürüyordu yaya kaldırımında. Ancak bir sokak ötede biraz gelebildi kendine. Çevresine bakınınca, yaya kaldırımından merdivenle inilen bodrum kat bir meyhanenin önünde olduğunu fark etti. O sırada meyhanenin kapısından iki sarhoş birbirine yaslanarak, küfürler savurarak çıkmış, merdivenin basamaklarını tırmanıyorlardı. Hiç düşünmeden merdivenden indi Raskolnikov. Daha önce meyhaneye adımını atmamıştı. Ama şimdi başı dönüyordu. Üstüne üstlük çok susamıştı. Soğuk bir bira içmek istiyordu. Dahası, ansızın kendini bitkin hissetmesini de açlığına veriyordu. Meyhanenin karanlık, pis bir köşesinde yapış yapış bir masaya çöktü. Bir bira söyledi. İlk bardağı bir dikişte içti. Bir anda rahatlamıştı sanki. Toparlamıştı kendini. “Boş şeyler bunlar! diye mırıldandı. Telaşlanacak, endişe edecek bir şey yok ortada!.. Sıradan bir fiziksel rahatsızlıktı işte, geçti… Bir bardak birayla bir dilim peksimet yetti de arttı düzelmeme. Bir anda yerine geliverdi aklım. Düşüncelerim duruldu, karar verme yeteneğimi yeniden kazandım!.. Kahretsin!.. Ne boş şeyleri önemsemişim!..” Durumunu böylesine küçümsemesine karşın, rahatlamış, ağır bir yükten kurtulmuş hissediyordu kendini. Dostça bakıyordu çevresindeki insanlara şimdi. Ama o anda bile bu aşırı iyimserliğinin sağlıklı bir ruhsal durum olmadığı kuşkusu vardı içinde.”


2. Lev Tolstoy, Anna Karenina
Tolstoy, 1873’te Anna Karenina’yı yazmaya başladığında aslında bir yandan da Peter the Great üzerine bir tiyatro eseri kaleme almak istiyordu. Ama konu, Tolstoy için bile zorlu bir destana dönüşmüştü. Hatta bir arkadaşına yazdığı mektupta, “Çok kötü durumdayım. İlerleme kaydedemiyorum. Seçtiğim proje çok zor. Araştırmanın sonu gelmiyor” demişti. Sonra fazla abartılmamış ve tarihsel olmayan tam aksine gayet kişisel, içten ve bir o kadar da üzücü bir konu buldu. Henri Troyat’ın kaleme aldığı Tolstoy biyografisinde “Bir yıl önce onu derinden etkileyen bir olayı anımsadı. Komşusu ve aynı zamanda da arkadaşı olan Bibikov, Anna Stepanovna Pirogova adlı bir kadınla yaşıyordu. Uzun boylu, geniş yüzlü bu kadın, onun metresiydi. Adam, onu pek umursamıyordu. Hatta başka biriyle evlenme planları yapıyordu. Onun bu ihanetini öğrenen Anna, sadece birkaç eşyasını alıp kaçtı. Ve ardından kendini trenin altına attığı haberi geldi.” 1872’de yaşanan bu olayı Tolstoy yakından takip etmiş, polisle birlikte incelemeler yapmıştı.

“Onlara da ne oluyor? Ne diye herkes benimle ilgilenmeyi bir görev sayıyıor? Ne diye üzerime düşüyorlar? Çünkü onlar bunun kendilerinin anlayamadığı bir şey olduğunu seziyorlar. Bu her zaman görülen bayağı, kabak tadı vermiş bir sosyete ilişkisi olsaydı, beni rahat bırakırlardı. Onlar, bunun başka bir şey olduğunu, oyuncak olmadığını, bu kadının benim için hayatımdan daha değerli olduğunu hissediyorlar. İşte, buna akılları ermiyor, bundan ötürü de canları sıkılıyor. Alınyazımız ne olursa olsun, bizi nasıl bir gelecek beklerse beklesin, onu biz yaptık ve ondan şikayetçi değiliz,” diye aklından geçirdi. Vronski, bu “biz” sözüyle Anna’yı ve kendisini bir teklik içinde bütünleştiriyordu. “Hayır, onlar hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini bize öğretmek istiyorlar. Mutluluk üzerine en küçük bir bilgileri bile yok. Bu aşk olmadan, bizim için mutluluğun da, mutsuzluğun da, hayatın da olamayacağını bilmiyorlar.”


3. İvan Turgenyev, Babalar ve Oğullar
Romanın ana kahramanı Bazarov, 19. yüzyıl Rus toplumunda belirmeye başlayan materyalist dünya görüşünün temsilcisidir. Bazarov ve arkadaşı Arkadi’ye göre, her şey kuvvete bağlıdır. Kuvvetli oldukları için de her şeyi yıkabilme hakkına sahiptirler. Turgenyev, bu yeni insan tipinin ortaya çıkışını fark etmiş ve buna romanında yer vermiştir. Roman boyunca Bazarov, bütün kabalığı, kalpsizliği ve acımasız soğukluğuyla Nihilist bir tipi temsil etse de onun soylulardan üstün bir kişi olduğu vurgulanılır. Yazar, nasıl yaşayabileceğini ve neler yapabileceğini göstermeden onu ölümle buluşturur.

“Bir an durdu. Sonra sözlerine Fransızca devam etti:
– Aşırı derecede kurallara bağlı bir ahlakçı benim bu samimiliğimi yersiz bulabilir fakat, bu işi gizlemeye imkan yok. Sen de bilirsin ki, benim baba-oğul ilişkileri konusunda birtakım kendime özgü düşüncelerim var. Şunu da hemen söyleyeyim ki, beni suçlarsan sana hak veririm. Çünkü, benim yaşımda bir adam… Yani ki… O kız… Onun hakkında bir şeyler duymuşsundur.
Arkadiy ilgisiz bir şekilde:
– Feniçka mı, diye sordu. Babasının yüzü kızardı:
– Lütfen, adını bu kadar yüksek sesle söyleme! Şey, evet. O artık benimle kalıyor. Yanıma aldım onu. Neyse, bütün bunları değiştirmek elimizde.
– Baba lütfen! Neden değiştirecekmişiz?
– Oğlum! Arkadaşın bizde misafir kalacak. Ayıp olur.
– Bazarov için bunları düşünme. O böyle şeylerle uğraşmaz.
Nikolay Petroviç kendi kendine söylendi:
– Sonra sen de varsın. İşin kötüsü o daire pek de iyi değil.
– Baba, rica ederim böyle konuşma. Özür diliyor gibisin. Utanıyor musun yoksa?”


4. Nikolay Vasilyeviç Gogol, Ölü Canlar
Gogol’un en önemli ve ünlü eseri Ölü Canlar’dır. Rusya’nın ünlü yazarı Puşkin’in yakın arkadaşlarındandır. Hatta bu kitabın konusunun Puşkin tarafından kendisine önerildiği söylenmektedir. Aslında Gogol romanı üç cilt olarak tasarlamak istemiştir. Fakat o kadar çok tepki almıştır ki diğer iki cildini tamamlayamamıştır. Bir kriz anında ikinci cildi için yazdıklarını yaktığı söylenir. Tam bir vatansever olan Gogol, bu eserinde ülkesindeki çarpıklıkları gerçekçi bir dille anlatır.

“Eğer okuyucu, Çiçikof’un, çektiği bu çilelerden, bu azaplardan, üzüntülerden, özellikle bu son olaydan sonra artık, elindeki küçük servetiyle rahat ve sakin bir hayat geçirmek için küçük bir kasabaya çekilmiş olduğunu sanmışsa bu düşüncesinde pek aldanmıştır. Ve biz de, Çiçikof’un, çok az kimseye nasip olan o kuvvetli azmini takdir etmekten kendimizi alamıyoruz. Bu felaket fırtınalarının hiçbiri bizim kahramanı ne yıldırmış ve ne de sakinleştirebilmişti; içinde yanan ihtiras ateşi sönmemişti. Gerçekten de çok üzgündü. Ve bütün dünyaya, şansının tersliğine, insanların gösterdikleri insafsızlığa lanetler yağdırıyordu ama yeni deneyimlere girişmekten de vazgeçmiyordu. Bu sebeple öyle bir sabır gösterdi ki, soğukkanlılıklarda bilinen almanların dillerde destan olan sabır ve sakinlikleri onun bu azim ve sebatın yanında sıfır hükmünde kalmıştı. Tersine, Çiçikof’un kanı şiddetle kaynıyor ve o, bu taşkın kuvvete hakim olabilmek, onu yatıştırmak için çok büyük bir dayanıklılık ve azimle hareket etmek zorunda kalıyordu. Bizim kahraman düşünüyordu ve fikirleri de doğruydu. “Bu nasıl olur? Ben bu felaketlere niçin uğradım? İdare memuru olup da zengin olmayan kim var ki? Ben kimseye kötülük etmedim: Dul kadınların parasını yemedim, kimsenin ayağını kaydırıp yerine geçmedim, herkesin istifade edebileceği fazla bir paradan yararlandım, eğer ben bunu yapmamış olsaydım bir başkası yapacaktı. Başkalarının başarılı olmalarındaki sebep nedir? Ben niçin başarılı olmayacak mışım? Şimdi kimim? Bir aile babasının yüzüne nasıl bakacağım? Yeryüzünde en kıymetli zamanımı böyle kaybetmiş olmaktan vicdan azabı çekmeyecek miyim? İleride, çocuklarım ne diyecekler? “Babamız alçak herifin biriydi.. Bize hiçbir şey bırakmadı!”


5. Maksim Gorki, Ana
Maksim Gorki’nin 1906’da yazdığı ve Rus Devrimi’ne adadığı Ana, en başarılı romanıdır. Kitabın ana konusu devrimci düşünce ve devrimci mücadele denebilir. Halkın kendi acılarına bakarak, nedenini inceleyerek biraz da cesaretle kendini savunabilecek onu ezenlere baş kaldırabilecek duruma gelebileceğidir. Bu düşünceyi aşılamak içinse bu yolda yoldaşlarıyla mücadele veren bir oğlu olan, kendine bir zarar gelmediği sürece sesini çıkarmayan, hakkını arayamayan bir kadının, oğlunun ve çevresinin etkisiyle insanların acısını algılayan ve onları uyarmaya, uyandırmaya çalışan bir savaşçı haline gelmesi anlatılmaktadır.

“Oğlunun hep ciddi ve sert bakan mavi gözlerinin şimdi böylesine sevecenlik ve tatlılıkla parıldadığını görmek, ana için büyük zevkti. Pelageya’nın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Kırışık yanaklarında hâlâ yaşlar titreşiyordu, ama kıvançlıydı. İki duygu arasında bocalıyordu. Bir yandan, yaşamdaki acıların nedenlerini bu kadar iyi gören oğlundan gurur duyuyordu; ama onun, genç olmasına karşın arkadaşları gibi konuşmadığını ve kendisi de dahil herkesin sürdüğü tekdüze yaşantıya karşı tek başına savaşa girişmeye kararlı olduğunu da düşünüyordu. Ona şöyle demek istiyordu: “Ama yavrucuğum, sen ne yapabilirsin ki?” Ne var ki, bu kadar akıllı bir genç olup çıkan oğluna hayranlıkta kusur edebileceğinden çekiniyordu. Gerçi onu biraz da yabancı bulmuyor değildi ya, neyse… Anasının dudaklarında gülümseme, yüzünde dikkat, gözlerinde sevgi gördü Pavel. İnandığı gerçeği ona anlatabildiğim’ sandı. Konuşma gücünden duyduğu gurur kendisine karşı güvenini artırdı. Ateşli ateşli konuşuyordu. Kâh alay ediyor, kâh kaşlarını çatıyordu. Zaman zaman kin fışkırıyordu sesinden. Anası bu haşin sesleri işitince ürküyor, başını sallıyor, alçak sesle soruyordu : Ya! Demek öyle, Pavel!”


6. Fyodor Dostoyevski, Karamazov Kardeşler
Karamazov Kardeşler, özelde Rus insanının, genelde de insan denen varlığın üzerine büyük bir teffekür romanı ve edebiyat sanatının zirveye çıktığı bir deneyimdir adeta. Dimitri Karamazov, günah işlemekten kendisini alıkoyamayan, ama bu günahların kendisinde yarattığı değişimlerle kurtuluşa eren birisidir. İvan ise Tanrı’ya inanmayan, Tanrı’nın olmadığı bir dünyada her şeyin mübah olduğunu düşündüğü için de kimseyi sevmenin bir dayanağı olmadığına inanan, o devirlerde çokça görülen nihilist bir liberaldir. Alyoşa ise Budala’daki Prens Mişkin gibi, bir iman insanıdır.

“Şunu bilin ki, şu dünyada yaşamak için iyi bir anıdan, özellikle çocuklukta yaşanmış, ana baba ocağıyla ilgili güzel bir anıdan daha yüce, daha güçlü, daha sağlam, daha yararlı bir şey yoktur. Size terbiye konusunda birçok şeyler söyleyeceklerdir. Oysa belki de çocukluktan bu yana içinizde sakladığınız güzel, kutsal bir anı, belki de terbiyenin en güzel şeklidir. Bir insan bu çeşit birçok anıları toplayıp hayata atılırsa ömrünün sonuna dek kurtulmuş olur. Eğer yüreğimizde sadece bir tek güzel anı kalmışsa o bile bir gün bizim için kurtuluş çaresi olacaktır…


7. Anton Çehov, Vişne Bahçesi
Çağdaş tiyatronun öncü isimlerinin başında gelen Anton Çehov, 1900 yıllarında, büyük bir değişimin arifesinde olan Rusya’da yaşamış, eserlerinde bu coğrafyayı ve insanlarını konu etmiştir. Çehov, çöküşe geçen aristokrasiyle, zenginleşen orta sınıfa dair gözlem ve yorumlarına dayanan Vişne Bahçesi’nde bir ailenin dramını anlatsa da oyunu bir dram değil bir komedidir. Elde tutulmaya ya da ele geçirilmeye çalışılan, sonunda daha çok kazanç için kesilen vişne bahçesi odak noktaya oturtulmuştur. Yazar, oyuna bu ismi vermekle vişne bahçesini, adeta anlam üreten bir metafora dönüştürmüştür. vişne bahçesi eski, feodal yaşamın bir simgesidir. Buna bağlı olarak onun kaybedilmesi ya da yok olması, yaşanan toplumsal değişimi kodlar.


“Hangi gerçeğin? Siz gerçeğin ve gerçek olmayanın nerede olduğunu görebiliyor musunuz? Bense yitirdim görme yeteneğimi, hiçbir şey göremiyorum. Siz bütün önemli sorunları gözüpekçe çözümlüyorsunuz, fakat söyleyin bana cancağızım, gençliğinizden ötürü değil mi bu; bu sorunların hiçbirinin size acı vermeyişinden ötürü değil değil mi? Gözüpekçe bakıyorsunuz ileriye doğru; fakat bunun nedeni orada korkunç bir şey görmeyişiniz, böyle bir şey beklemeyişiniz değil mi? Hayatın genç gözlerinize henüz kapalı oluşu değil mi? Bizden daha dürüst, daha cesur, daha ciddi bir kişiliğiniz var… Fakat biraz derinliğine düşünün, azıcık yüce gönüllü olun da bağışlayın beni. Burada doğdum ben; babam, annem, dedem burada yaşıyorlardı… Seviyorum bu evi; vişne bahçesi olmadan kavrayamıyorum hayatımı. Satılması çok gerekiyorsa beni de onunla birlikte satın… Oğlum burada boğuldu… Acıyın bana, iyi doğru insan.”


8. Lev Tolstoy, Savaş ve Barış
Yazarın en büyük romanı olarak kabul edilmektedir. Tolstoy Napolyon Savaşları’nı Rus toplumuna etkileri açısından anlatırken kahramanlarının 1820’ye kadarki gelişimlerini özetler. Yüzden fazla kişinin yer aldığı bu olaylar dizisi, daha çok dört soylu ailenin bireyleri arasındaki ilişkilerle dile getirilir. Tolstoy savaş meydanlarının yabancısı değildir. 1854-1855’deki Kırım Savaşı sırasında Türkler, İngilizler ve Fransızlara karşı çarpıştığını da biliyoruz. Muhtemel ki Tolstoy’un savaş meydanı betimlemelerini yaşadığı deneyimlerinden almaktadır. Tolstoy’un Savaş ve Barışı’nın bu denli güçlü bir eser olmasının en önemli nedeni yazarın savaş ve tahakküm sorununa ve savaş yaşayan insanlık durumlarına getirdiği filozofik yaklaşımlardadır. Eser, dramatik kurgu, çarpıcı karakterler, usta betimlemeler ve mükemmel yazılmış savaş temalı aksiyon sahneleri sunar, tüm bunların yanı sıra insanlığın varoluş sorunu dair tartışmaları da gündemimize taşır.

“Piyer tutsaklıkta, barakada iken aklıyla değil, bütün varlığıyla, bütün yaşamıyla insanın mutluluk için yaratılmış olduğunu, mutluluğunu da kendi içinde taşıdığını, mutluluğun insanın kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan ibaret olduğunu, bütün mutsuzluğun da yoksunluktan değil, fazlalıktan ileri geldiğini anlamıştı. Ama şimdi, yola koyulduklarının bu üç haftası içinde yeni, teselli verici bir gerçeği daha öğrenmişti. Öğrenmişti ki, dünyada korkulacak hiçbir şey yoktu. İnsanın tam anlamıyla mutlu, tam anlamıyla özgür olmasını sağlayacak bir çare bulunmadığı gibi, tam anlamıyla mutsuz, tam anlamıyla özgürlükten yoksun olmasına yol açacak bir durum da olamazdı; bunu öğrenmişti. Anlamıştı ki; acının da, özgürlüğün de sınırı vardı ve mutlulukla mutsuzluğun sınırı birbirine çok yakındı; pembe yatağında, çarşafın bir ucu kıvrıldı diye rahatsız olan bir insan, tıpkı çıplak, rutubetli bir toprağın üzerine uzanıp da, vücudunun bir yanı ısınırken, öbür yanı üşüyen bir insan gibi rahatsız oluyordu; eskiden dar balo ayakkabılarını giyinirken nasıl bir acı duymuşsa, şimdi artık yalın ayak, (ayağındaki pabuçlar çoktan parçalanmıştı), daha doğrusu her yanı yaralarla dolu, çıplak ayaklarıyla yürürken aynı acıyı duyuyor, canı acıyordu.”


9. İvan Gonçarov, Oblomov
Rus edebiyatındaki gereksiz adamların en tipiği olan Gonçarov’un Oblomov romanı 1859’da yayımlandı. Karakteristik özelliği ve yaşama biçimi Oblomovluk olarak adlandırır. Gereksiz adamlığın en uç örneğidir. Okuru isyan edecek noktaya getiren, neredeyse, romanın içine dalıp onu silkeleyip sarsmak istetecek kadar tembel, hareketsiz, fakat zeki ve duygulu bu genç, insana aynı zamanda öfke, acıma, bağışlama duygularını hissettirir. İyi bir ruhun tembelliğin kafesi içinde bu derece tutsak olması anlaşılır gibi görünmese de, çok kişi Oblomov’da kendinden bir şey bulabilir.

“Otuz iki, otuz üç yaşlarındaydı Oblomov. Orta boyluydu. Hoş görünüşlüydü. O anda onun hiçbir şeyi umursamadığı, hiçbir şeyin onu tedirgin etmediği; koyu gri gözlerinin belirsiz bir dalgınlıkla, sürekli duvarlarda, tavanda kaygısızca dolaşıp durmakta olmasından belliydi. Yüzündeki umursamaz ifade bedenine, hatta ropdöşambrının kıvrımlarına sinmişti sanki. Bakışı arada bir, yorgunluğa veya can sıkıntısına benzer bir ifadeyle bulutlanır gibi oluyordu. Ne var ki, yorgunluk ya da can sıkıntısı, yalnızca yüzünün değil bütün ruhunun da esas yerleşik ifadesi olan yumuşaklığı bir an olsun kovamıyordu yüzünden. Ruhu öylesine açık seçik, aydınlık parlıyordu gözlerinde, gülümseyişinde, başının ve kollarının her hareketinde… Oblomov’a ilgisizce şöyle bir bakan kimse, “İyi niyetli, saf biri olmalı!” diye geçirirdi içinden. Daha derin düşünebilen, içten biri ise onun yüzüne baktıktan sonra hoş bir duyguyla, gülümseyerek ayrılırdı yanından.”


10. Aleksandr Puşkin, Yüzbaşının Kızı
Gogol, Yüzbaşının Kızı ile ilgili olarak şöyle demektedir: “Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey”. Roman da bir Rus subayı ile görev yaptığı kalenin komutanı olanı yüzbaşının kızı arasındaki duygusal ilişki anlatılmaktadır.

“Adamın uyanıklığı, hislerinin hassaslığı şaşırtmıştı beni. Dönmesini söyledim arabacıya. Atlar kara bata çıka yürüdüler. Araba kâh kara batarak, kâh çukurlara düşerek, kâh bir o yana bir bu yana yaslanarak yavaş yavaş ilerliyordu. Fırtınalı bir havada bir gemideymişiz gibi ilerliyorduk. Saveliç yandan dürtüyordu beni, ah vah ediyordu. Battaniyeyi indirdim, kürküme iyice sarınıp uyumaya hazırlandım. Rüzgârın uğultusu ninni gibi geliyordu bana, arabanın sallanması beşik gibi… Ömrümün sonuna dek unutamayacağım, yaşamımın tuhaf anlarında hatırladığımda bir kehanet olduğunu düşündüğüm bir rüya gördüm. Okur bağışlayacaktır beni: Çünkü deneyimlerinden o da bilmektedir, kör inançları ne kadar küçümserse küçümsesin, insanın bu tür batıl düşüncelere yatkın olduğunu. Duygusal olarak da, ruhsal olarak da gerçeklerin yerini hayallere bıraktığı ve onlarla belirsiz rüya öncesi görüntülere karıştığı durumdaydım. Kar fırtınası uğuldayarak sürüyordu ve her yanın karla kaplı olduğu ıssız bir yerde dolanıp duruyorduk sanki… Ansızın bir kapı çıkıyor önüme, kapıdan bizim köyün bey evinin avlusuna giriyorum. İlk duygum, zorunlu olarak eve dönmeme, bunu bilerek yaptığımı sanıp, sözünü dinlemediğim için babamın kızacağı korkusu oluyor.”


11. Mihail Şolohov, Ve Durgun Akardı Don
Bu eser, özellikle Don bölgesindeki Kazakların bir destanıdır. Ana figürü Kazak asıllı Gregor Melekof olan eser, I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki gençlik döneminden başlar ve kahramanın bütün yaşamını ve o günün koşullarını vererek sona erer. Yazarın yaşamını ve günün koşullarını bütün yalınlığıyla vermesi bu eseri bir başyapıt yapar. Bu başyapıt, I. Dünya Savaşı’ndaki Rus Devrimi’ni ve o dönemki toplumun sosyal ve politik duruşunu tarafsızca ve gerçek anlamıyla okura yansıtmaktadır.

“Topu topu dört kere görmüştü kızı. Son karşılaşmalarında aralarında şöyle bir konuşma geçti:
“Liza, bana varır mısın?”
“Saçmalama!” “Sana bakarım, severim seni. Evde çalışan adamlarımız var bizim. Sen pencerede otur, kitabını oku. Bir işe el sürme, ha?”
“Bırak aptallığı şimdi!” Mitka gücendi, üstelemedi. O akşam eve erken gitti. Ertesi sabah babasının şaşkın yüzüne bakıp niyetini açıkladı:
“Baba, düğün hazırlığımı yap benim.”
“Haydi ordan, salak!”
“Sahiden baba. Şaka etmiyorum.”
“Acelen var, öyle mi? Kime yakalandın? Kaçık Marfa olmasın?”
“Görücüleri Sergey Platonoviç’e gönder!”
Miron Gregoriyeviç koşum takımlarını onarıyordu. Elindeki araçları dikkatle bir yana koydu, katıla katıla gülmeye başladı.”


12. Mayakovski, Şiirler (Çeviren Sait Maden)
Mayakovski çağdaş Rus şiirinin simgesi sayılıyor. Onun geniş soluklu, coşkulu lirizmi, şiir diline getirdiği yenilikler, yaşamı ve yapıtlarıyla uyandırdığı ilgi, devrimin baş ozanlığını üstlenip sonra sonra bağımsızlık tutkunu, özsever kişiliğiyle devrimcilik sorumluluğunu bağdaştıramayarak genç yaşta canına kıyması, adı­nı sürekli gündemde tutan etkenler oldu. Rus şiirinin geleneksel düzenini içerik ve biçim araştırmalarıyla altüst eder. O güne dek kimsenin bilmediği ses uyuşmaları, zengin iç ve dış uyaklarla, ölçü tanı­maz, aşırı benzetmeler, abartmalarla yüklü etkin, sarsıcı bir şiir dili yaratır. 1917’den sonra kendini devrimin hizmetine verir. Şiirleri, oyunları, yazılan ve çizip boyadığı afişlerle devrimin günlüğünü tutar sanki. Bu kitap Mayakovski’nin 1817’den önce yazdığı şiirlerin en önemlilerini içeriyor.


“Dumanlar içinde mavi olmayı unutan
gökyüzü,
paçavralar giyinmiş
sığıntı gibi bulutlar,
son aşkımla tutuşacaksınız bütün!
Sevinç çığlıklarımla bastıracağım
ordular
gürültünüzü!”

Kaynak
Karamazov Kardeşler’deki Dostoyevski, Osmanlı ve Rus Toplumunda Medeniyet Değişmesi, Savaş ve Barış – İstanbul’da Sanat

Yazının yeri: http://www.leblebitozu.com/okumaniz-gereken-12-rus-edebiyati-eseri/

[Edited at 2018-09-01 19:41 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Rusya-Türkiye yüzölçümü/nüfus kıyaslaması... Sep 3

Bilinen şeyler ama yazayım dedim.

Rusya'nın yüzölçümü: 17.075.400 km kare
Rusya'nın nüfusu: 146.877.000 (2018)

Türkiye'nin yüzölçümü: 783.562 km kare
Türkiye'nin nüfusu: 80.810.000 (2017)

Bu durumda; Rusya yüzölçümü olarak Türkiye'nin yaklaşık 21,8 katı...

[Edited at 2018-09-03 22:46 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"5,2 büyüdük diyenler bir yılda neler değiştiğinin farkında mı" Sep 11

--Alıntı--

Odatv 10.09.2018 18:46


Ekonomist Mahfi Eğilmez, 2018 yılının ikinci çeyreğindeki yüzde 5,2’lik büyüme oranını değerlendirdi. Bir yıl öncesinin ikinci çeyreğine göre özellikle tarımda yaşanan düşüşe dikkat çeken Mahfi Eğilmez, yılın ikinci yarısında kurdaki yükselişten dolayı ekonomik durumun kötü sonuçlarının daha da net ortaya çıkacağını ifade etti.

Mahfi Eğilmez’in BBC Türkçe için kaleme aldı analiz yazısı şöyle:

“Türkiye, 2018 yılının ikinci çeyreğinde yüzde 5,2 büyüdü. İlk çeyrek büyümesi de yüzde 7,4'den 7,3'e revize edildi. Buna göre ilk yarı büyümesi yaklaşık olarak yüzde 6,3 oranında gerçekleşmiş oluyor.

Büyümeye üretim yönünden bakarsak karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:

szehy3ozkrhkfygquhak.jpg

Tabloya göre ikinci çeyrekte tarım sektörü toplam katma değeri yüzde 1,5 oranında küçülmüş.

Oysa geçen yılın ikinci çeyreğinde tarım sektörü katma değeri yüzde 7 oranında yüksek bir artış sergilemişti. Benzer bir durum inşaat sektöründe de söz konusu. Her ne kadar sektörün katma değeri bu çeyrekte de yüzde 0,8 artmış olsa da geçen yıla göre ciddi bir düşüş yaşandığı açıkça görülebiliyor.

Üretim açısından gayrisafi yurtiçi hasılaya (GSYH) en önemli katkı hizmet sektöründeki katma değerin geçen yıla göre yükselmiş olmasından gelmiş durumda. GSYH'nin en büyük parçasını oluşturan hizmetler sektöründeki bu artış, büyüme oranının yüzde 5,3 çıkmasının temel nedeni olarak karşımıza çıkıyor.

n3aemggpblnws4xdpddf.jpg

Hizmetler sektörü, bu artışla, tarım ve inşaat sektörlerindeki ciddi gerilemeyi ve sanayi sektöründe geçen yıla göre yaşanan düşüşü bir anlamda dengelemiş görünüyor.

Hizmetler sektöründeki katma değer artışı büyümesinde turizmde geçen yıla göre yaşanan artışın önemli katkısı var. Geçen yılın ikinci çeyreğinde toplam 8,9 milyon turist gelmiş ve 5,4 milyar dolar döviz bırakmışken, bu yılın ikinci çeyreğinde toplam 11,1 milyon turist gelmiş ve 7,1 milyar dolar döviz bırakmış.

Bunun yarattığı zincirleme iş hacmi ve gelir etkisinin büyümeye olumlu katkı yaptığı anlaşılıyor. Turizm gelirlerinin 2002 - 2014 arasında ortalama kişi başına 808 Dolar olmasına karşılık 2018 yılının ilk yarısında 680 dolarda kaldığını dikkate alırsak burada gelir açısından artış için gidecek yer olduğunu görebiliriz.

TÜKETİMİN ÇEKİCİLİĞİ

Büyümeye bir kez de harcamalar yönünden bakalım:
gifj5trodlhbpqh2l5il.jpg

Hanehalklarının ve devletin tüketim harcamalarındaki artışlara baktığımızda GSYH büyümesine asıl katkının tüketimden geldiğini görebiliyoruz.

İlkinin GSYH içindeki ağırlığının yüzde 60, ikincinin ağırlığının yüzde 15 olduğunu dikkate alırsak bu etki çok açık bir biçimde anlaşılabiliyor.

Bu yılın ikinci çeyreğinde yapılan yatırımlar geçen yılın ikinci çeyreğinde yapılan yatırımların yarısı düzeyine gerilemiş görünüyor.

Geçen yıl yaşanan yüksek büyümede yatırım kapasitesinin artışı önemli bir etki yaratmıştı. Bu yılın ilk çeyreğindeki yüzde 7,3 oranındaki yüksek büyüme oranının arkasında da yatırımların ilk çeyrekte yüzde 7,9 artması vardı.

Benzer bir düşüş net ihracatta da (ihracat - ithalat) söz konusu. Tüketim artışı, yatırımlarda ve ihracat - ithalat farkında geçen yılın ikinci çeyreğine göre ortaya çıkan düşüşleri önemli ölçüde telafi etmiş bulunuyor.

İKİNCİ YARIDA İŞLER ZOR

Yılın ilk yarısında elde edilen yaklaşık yüzde 6,3 oranındaki büyüme dünya ile karşılaştırıldığında oldukça yüksek bir ilk yarı büyümesine işaret ediyor.

Ne var ki Türkiye ekonomisinde özellikle kur temelli etkiler ikinci yarıda ortaya çıkmaya başladı. Kur sepeti (½ ABD Doları + ½ Euro) ortalamasının TL karşısındaki değeri ilk yarıda 4,86 iken, ikinci yarıda (10 Eylül'e kadar) ortalama 5,82 oldu. Manşet enflasyon (TÜFE) ortalaması ilk yarıda yüzde 12,4 iken ikinci yarıda (10 Eylül'e kadar) yüzde 16,04 oldu.

Bir yandan yatırımlarda başlayan gerileme bir yandan tüketim harcamalarında kur ve enflasyon temelli olarak ortaya çıkacak olan düşüş, üçüncü ve özellikle de dördüncü çeyrekte büyümenin gerileyeceğinin göstergeleri olarak duruyor.

Özetle söylemek gerekirse bardağın dolu bölümüne bakarsak Türkiye'nin yılın ilk yarısı itibariyle içinde bulunulan ortama göre yakaladığı yüksek oranlı büyümeyi görüyoruz.

Bardağın boş tarafına bakarsak bu kurlar ve enflasyonla ikinci yarıda bu büyümenin sürdürülmesinin mümkün olmadığını ve ekonominin sert bir iniş yaşayabileceği gerçeği gözümüze çarpıyor.”

Kaynak: https://odatv.com/52-buyuduk-diyenler-bir-yilda-neler-degistiginin-farkinda-mi-10091847.html



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--
"Başkalarının seks hayatı sandığınız gibi değil"

Bobby Duffy / BBC Future 15 Ağustos 2018

xhsvpdcgwdfuajcvtrlc.jpg


Araştırmalar, gençlerin gerçekte olduğundan daha fazla seks yaptıklarını düşündüğümüzü gösteriyor. Özellikle erkekler, genç kadınların seks hayatı ile ilgili çarpık bir anlayışa sahip.

Araştırma ve danışmanlık şirketi Ipsos'un yanlış algılar konusunda yaptığı araştırmaların sonuçları The Perils of Perception adlı kitapta toplandı.

Araştırma kapsamında İngiltere ve ABD'de yaşayan insanlardan, kendi ülkelerindeki 18-29 yaş grubunun son bir ayda ne kadar seks yaptıklarına dair tahminde bulunmaları istendi.

Her iki ülkedeki ortalama tahmin, genç erkeklerin ayda 14 kez seks yaptığı üzerinde yoğunlaşmıştı. Oysa cinsel davranışla ilgili yapılan ayrıntılı araştırmalar, gerçek rakamın İngiltere'de beş, ABD'de ise dört olduğunu gösteriyordu.

Yani insanlar genç erkeklerin gün aşırı veya yılda 180 kez seks yaptığını düşünürken, gerçek rakam yılda 50 civarında gerçekleşiyor.

Ancak tahminlerimizdeki tek yanılgı bu değil. Her iki ülkede de erkekler, genç kadınların seks hayatına dair daha büyük bir yanılgı içinde.

Zira İngiltere'de erkekler bu kadınların ayda 22 kez, ABD'dekiler ise 23 kez seks yaptığını tahmin etmişti. Oysa araştırmalar genç kadınların ayda ortalama beş kez kadar seks yaptığını gösteriyor.

Bu yanılgının altında yatan nedenlerden biri düşünme tarzımız ise diğeri de bu konu hakkında bize iletilen bilgidir.

Kıyaslama sorunu
Soyumuzun devamının sekse bağlı olduğunu herkes biliyor. Ama bu konudaki algılarımız pek çok yanlış içeriyor. Zira diğer insan davranışlarıyla ilgili sosyal normlar konusunda gözlem yoluyla daha iyi fikir sahibi olabilecek durumda iken, kapalı kapılar ardında gerçekleşen seks için aynı şey geçerli olmuyor. Herkesin izleyebileceği türden seks eylemleri ise gerçek normları doğru temsil edecek türden değil.

Gerçek yaşamdan kıyaslama yapabileceğimiz doğru bilgiye ulaşamadığımız için başka kaynaklara, erkek sohbetlerine, şüpheli anketlere, müstehcen medya ve pornoya yöneliyoruz. Bunlar ise aşırı örnekleri ve doğruluğu tartışmalı anekdotları içerdiğinden bizim gerçeklik algımızı çarpıtıyor.

Cinsel partner sayısı
Aynı araştırmada, üç ülkeden insanlara, 45-54 yaşına gelmiş kişilerin o güne dek sahip oldukları cinsel partner sayısını tahmin etmeleri istendi. Erkekler bakımından bu tahminler gerçeğe oldukça yakındı.

Avustralya ve İngiltere'de erkeklerin kendi ifadesine göre, 45-54 yaşına geldiklerinde ortalama 17 cinsel partnere, ABD'de ise 19'a ulaşmış oluyordu ve bu konudaki tahminler tutmuştu.

Fakat kadınlarla erkekleri kıyasladığımızda durumun tamamen farklı olduğunu, kadınların ifade ettiği ortalama cinsel partner sayısının, erkeklerin tahmin ettiğinden çok daha az olduğunu görüyoruz.

Kadınların kendi ifadelerine göre ortalama cinsel partner sayısı, erkeklerin cinsel partner sayısının yarısı kadar. Fakat burada istatistiksel bir açmaz ortaya çıkıyor. Zira bu sayıların birbirine denk düşmesi gerekiyor.

Bunun nedenleri arasında, erkeklerin paralı sekse başvurması, kadınlarla erkeklerin bazı seks pratiklerini farklı değerlendirmesi gibi unsurlar sayılabilir.

Ancak bu farkın ortaya çıkmasındaki en büyük etken, erkeklerin bilinçli veya bilinçsiz olarak rakamı şişirme eğilimi, kadınların ise tersine bu rakamı düşürme eğilimi göstermesidir.

Kadınlara dair önyargılar

ABD'de elde edilen verilerde ayrıca kadınlar üzerine yapılan tahminlerde kadınlarla erkekler arasında büyük bir fark olduğu görüldü. Erkekler, kadınların cinsel partner sayısını 27 olarak tahmin ederken, kadınlar bu sayıyı 13 olarak düşünmüş ve bu rakam gerçek ortalama olarak 12'ye oldukça yaklaşmıştı.

1000 kişilik örnek grupta 20 kadar Amerikalı erkeğin, kadınların cinsel partner sayısını 50 olarak tahmin etmesi, genel ortalamanın yükselmesine neden olmuştu.

Bu yanlış yargılarımız dünyayı nasıl gördüğümüzle ilgili pek çok şey ortaya koyuyor. 'Normal' olana yönelik tahminlerimizi otomatik olarak, düşünmeden yürüttüğümüz için derinlere işlemiş önyargılarımıza dair ciddi ipuçları sunuyor.

Bu araştırmadaki tahminler, özellikle erkeklerin küçük bir kesimi arasında gençlere ve kadınlara yönelik yanlış düşüncelerin varlığına işaret ediyor.

Diğer yanlış algılar gibi burada da yapılması gereken, bu yanlışları düzeltecek verileri pompalamak değil, onların altında yatan nedenleri ele almaktır.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/vert-fut-45185449

*Bu haberin İngilizce aslını BBC Future sayfasında okuyabilirsiniz.


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--


"Güney Kore hükümeti halkı daha mutlu etmek için ne yapıyor?"

Erin Craig / BBC Capital 17 Ağustos 2018

smxrart4auvwz8a7hqna.jpg

Güney Kore hükümeti, ülke çapında başlattığı bir kampanya ile daha iyi bir "iş-yaşam dengesi" kurarak halkın mutluluk düzeyini artırmaya çalışıyor.

OECD ülkeleri arasında Güney Kore en uzun çalışma saatlerine sahip ülkelerden biri. Çalışanların yüzde 20'den fazlasının haftalık çalışma süresi 50 saati aşıyor. Ortalama bir işçi yıllık izinlerinin yarısını bile kullanmıyor.

Bunun yarattığı stres nedeniyle ülkede intihar vakaları giderek arttığı gibi, doğum oranları da düşüyor.

Hükümet bu nedenle uzun vadede çalışma yaşamında köklü değişiklikler sağlayacak yasal düzenlemelere gidiyor.

Birleşmiş Milletler ve OECD, kişi başına milli gelir, ortalama ömür, eğitim ve yolsuzluk düzeyi gibi çeşitli sosyal ve ekonomik göstergelere dayanarak her yıl mutluluk raporları yayınlıyor. Bu verilere, kişilerin öznel olarak kendilerini ne kadar iyi hissettiklerini gösteren ölçütler ekleniyor.

Yüksek yaşam standartları her zaman bu öznel verilerin de yüksek olacağı anlamına gelmiyor. Yüksek yaşam standartlarına rağmen Korelilerin de yaşam tatminleri 2013'ten bu yana OECD ortalamasının oldukça altında.

'Önce İnsan'
"Önce İnsan" kampanyası ile iktidara gelen Cumhurbaşkanı Moon Ja-in bu farkı kapatacak önlemler almaya çalışıyor.

Bu amaçla, haftalık maksimum çalışma süresi 68 saatten 52 saate indirildi. Buna uymayan işverenler iki yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılabilecek.

Bu amaçla yapılan yasal düzenlemeler asgari ücrette önemli bir artışın yanı sıra doğum izni, çocuk bakım desteği, ruhsal sağlık harcamalarına katkı, emeklilik maaşında artış ve bazı şahsi borçların ödenmesine yardım gibi unsurlar da içeriyor.

Yaşam kalitesinin yükselmesi teorik olarak tüm ülkenin yararınadır. Ama uygulama o kadar da basit olmuyor. Ülkedeki bireylerin hissettiği öznel yaşam tatmini, siyasi özgürlük, çevresel kaygılar gibi birçok faktörün etkisi altındadır.

Birleşmiş Milletler'in Dünya Mutluluk Raporu yazarlarından Shun Wang'a göre, politikacılar bu konuda çalışma yapan ekonomistlerin araştırmalarını dikkate almalı.

"Onlar insanlara nasıl mutlu olmaları gerektiğini değil, hükümetlere, hangi politikaların mutluluk seviyesini artırıp azaltmada etkili olacağını söylüyor," diyor.

Örneğin bir ulusun mutluluğunda işsizlik oranının etkisi büyük. 2008 mali krizinin ardından Güney Kore hükümetinin yeni istihdam alanlarının açılması üzerinde yoğunlaşması sayesinde ülkede yaşam tatmini seviyesi Yunanistan ve İspanya'da olduğu gibi tepetaklak olmadı.

Birleşik Arap Emirlikleri de 2021'de yeryüzünün en mutlu ülkesi olma hedefiyle bir süre önce Mutluluk Bakanlığı kurdu.

Yöneticilerin yukarıdan mutluluk şırınga etmesine en iyi örneklerden biri de Bhutan. Bu küçük güneydoğu Asya ülkesi, 2008'den bu yana Gayri Safi Milli Mutluluk seviyesine diğer bütün ekonomik verilerden daha fazla önem atfediyor. 2016'da Bhutan'ı ziyaret eden Cumhurbaşkanı Moon'un da bu ülkedeki bütünsel yaklaşımı örnek aldığı tahmin ediliyor.

Uygulamadaki sıkıntılar
2018'de Güney Kore'de asgari ücret artışı yüzde 16,4 oldu. 2019'da ise yüzde 10,9'luk artış olacak. Ancak bu hızlı artış nedeniyle bazı şirketlerin işçi çıkardığı, bazılarının ise çalışma saatlerini azalttığı görüldü.

Haftalık çalışma saatlerinin kısaltılması da bazı sıkıntılara neden olabiliyor. Güney Kore'de geçmişten beri yoğun çalışma geleneği hakim.

İş yükünü azaltmadan çalışma süresini düşürmek çoğu işçi için fazla mesai ödemesi almadan aynı iş yükünü taşımak anlamına geliyor. 2012 rakamlarına göre işçilerin yüzde 40'ı ekstra ödeme almaksızın fazla mesai yapmış.

Bireycilik ve kolektivizm
Ayrıca Güney Kore kolay kolay mutlu olunabilecek bir ülke olarak görülmüyor. ABD, İngiltere gibi bireyciliğin yüksek olduğu ülkelerde tek tek kişilerin kendi mutluluk tanımları olabilirken, Kore gibi kolektif geleneğin yaygın olduğu ülkelerde toplum bireye üstün tutulduğundan mutluluk da toplumsal algılanır.

Bazılarına göre, Güney Kore'de bireyin mutluluğu hak etmesi için kendisini kanıtlaması, örneğin en iyi üniversitelerden mezun olması, lüks otomobil sahibi olması, iyi bir yerde oturması vs. gerekir.

Oysa ülkede üniversiteye kabul ve memuriyet sınırlı olduğu için bu olanakların sağlayacağı mutluluktan nüfusun ancak küçük bir kesimi yararlanabilir.

Uzun saatler çalışmak kendi başına bir erdem olarak görüldüğü için bu anlayışı değiştirmek pek de kolay olmayacak görünüyor.

Cumhurbaşkanı Moon örnek olmak açısından kendi tatillerini sonuna dek kullanıyor.

Fakat uzmanlar, insanlara daha fazla serbest zaman sunmanın çözümün ancak yarısı olduğunu ifade ediyor. Gerisi bu vaktin nasıl kullanıldığına bağlı.

Bazıları iş-yaşam dengesi ile ilgili düzenlemelerin hükümet yerine işverenler tarafından yapılmasıyla uygulamanın daha hızlı olacağına inanıyor.

Ancak her şeye rağmen yeni düzenlemelerin ülkede olumlu gelişmelere yol açması bekleniyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/vert-cap-45211750

*Bu haberin İngilizce aslını BBC Capital sayfasında okuyabilirsiniz.



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--


"ABD'de İngilizcenin geleceği ve yabancı dil sorunu"

Bryan Lufkin / BBC Capital 22 Ağustos 2018

bzlp6qhwrtomaovfmxd7.jpg///Philadelphia'da bir kafede asılmış "Burası Amerika, sipariş verirken İngilizce konuşun - müessesemiz servis yapmayı reddetme hakkına sahiptir" ilanı tepkilere neden olmuş ve ilan bir süre sonra indirilmişti.///


İngiltere ve Avustralya'da olduğu gibi ABD vatandaşlarının da anadillerinin İngilizce olması büyük bir avantajdı bugüne kadar. Ama günümüz dünyasında hiç yabancı dil bilmeyen Amerikalılar dezavantajlı hale mi geliyor?

Hem Amerikalı olmak hem de anadilinin İngilizce olması ABD nüfusunun büyük bir kısmına önemli ekonomik imtiyazlar sunuyor.

20. yüzyılda İngilizce küresel ticaret ve iletişim dili haline geldi. 2013'te Harvard Üniversitesi tarafından hazırlanan bir raporda, İngilizce dili ile yüksek gelirli olmak arasında doğrudan bir bağlantı kuruluyordu.

Dünyada milyonlarca insan yabancı dil olarak İngilizce öğrenmek için büyük paralar harcıyor.

Çok sayıda etnik kökenin bir arada yaşadığı ve 350 dilin konuşulduğu ABD'de büyük çoğunluk İngilizceden başka bir dil bilmiyor.

Amerika'da resmi bir dil yok; ama İngilizce her zaman egemen oldu. Göçmenlerden oluşan çok kültürlü ülkede federal düzeyde bir resmi dil uygulaması ihtiyacı görülmedi.

Esas olarak eski bir Britanya kolonisinden meydana gelen ülkede en fazla konuşulan dilin İngilizce olması normal. (Kızılderili dillerinin ortadan kaldırılması için özel bir çalışma yürütüldüğünü de unutmamak lazım.)

Demografik değişim
Ancak nüfusun yıllar boyunca sadece İngilizce konuşmasının yeterli olduğu bu ülkede demografi hızla değişiyor.

Brookings Enstitüsü'nden William Frey'e göre, "Nüfus öyle hızlı ve köklü bir değişim gösteriyor ki önümüzdeki yıllarda ABD diğer ülkelerden çok daha büyük bir dönüşüm geçirecek".

2018'de ülkedeki genç nüfusun neredeyse yarısı etnik azınlıklardan. Z kuşağı (2000 sonrası doğanlar) Amerikan tarihinde ırk çeşitliliği bakımından en farklı kuşağı oluşturuyor. Bunun nedeni göçe ve ırklar arası evliliklere bağlanıyor. 2011'de yapılan nüfus sayımı, evde İngilizce dışında bir dil konuşanların sayısında 1980-2009 yılları arasında yüzde 148 artış olduğunu gösteriyor.

Bugün ABD'de bazı beyaz seçmenler arasında gözlenen göçmen karşıtlığının nedenlerinden biri de bu hızlı değişim olabilir.

Buna rağmen ülkede hala çoğu insan sadece İngilizce konuşuyor. Araştırmalar, göçmen ailelerde üçüncü kuşağın büyük kısmının artık kendi dilini konuşamadığını gösteriyor.

Nüfusun yüzde 80'ini oluşturan 5 yaş üstü 231 milyon Amerikalının evde sadece İngilizce konuştuğu tahmin ediliyor.

Ama farklı etnik kökenlere sahip genç kuşakta değişim gözleniyor. İki dille büyüyenlerin sayısı artıyor. 2000-2016 yılları arasında evde İngilizcenin yanı sıra başka bir dil kullanan çocukların oranı yüzde 18'den 22'ye yükseldi.

Motivasyon eksikliği
Yetkililerin bunu teşvik ettiği belirtiliyor. 1990'lar ile 2000'lerin başında birçok eyalette resmi işlerin ancak İngilizce yapılması gerekiyordu. Bugün bu eyaletlerin sayısı 30 civarında.

Ancak okyanuslar ve uzun kara sınırlarıyla diğer ülkelerden ayrılmış ABD gibi büyük bir ülkede ikinci bir dili kullanma olanağı bakımından insanlar fazla motivasyon hissetmiyor.

Oysa İngilizce dışında bir dil daha bilmek Amerikan iş piyasasında kişiyi daha güçlü bir aday haline getiriyor.

2010-2015 yılları arasında ABD'de iki dilli işçi arayan ilanların sayısı yüzde 100 artış gösterdi. Bunlar daha çok finans müdürleri, editörlük ve endüstri mühendisleri içindi.

Bazı dil uzmanları, Amerikalıların Çince öğrenmesinin önemine vurgu yapıyor. Zira Çinliler arasında İngilizce konuşma oranı oldukça düşük.

Bu avantajlara rağmen Amerikalılar arasında yeni bir dil öğrenenlerin sayısı az. Pew Araştırma Merkezi'ne göre, Avrupa'da öğrencilerin yüzde 92'si yabancı dil öğrenirken ABD'de bu oran sadece yüzde 20.

Amerikalılar İngilizce konuşan diğer ülkelerde yaşayanlar kadar yurtdışına seyahat etmiyor. Nüfusun sadece yüzde 40'ı pasaport sahibi. Bu oran Avustralya'da yüzde 57.

Yabancı dil bilenlerin sayısını artırmanın en iyi yolu erken yaşta okullarda dil eğitimi başlatmak. Ancak insanlar başka bir dil öğrenme motivasyonuna sahip değilse öğrenme oranı da düşük olacaktır. Motivasyon ise karmaşık bir konu.

İngilizce konuşulan birçok ülke gibi ABD de tek dilin ağır bastığı bir ülke ve bu durum kısa zamanda değişecek gibi görünmüyor. Ancak veriler Amerika'daki dil alışkanlıklarının değişim sürecine girdiğini gösteriyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/vert-cap-45261318

*Bu haberin İngilizce aslını BBC Capital sayfasında okuyabilirsiniz.



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"Dünya bu bilim insanını konuşuyor: 5G’yi mümkün kılan Türk"

Sözcü / Yiğit Can KAYTMAZ 13:39 11 Eylül 2018

ktsuwuerg59w21cbfpj1.jpg


Uluslararası kamuoyu, iletişim teknolojisini kökünden değiştirecek ve birçok insanın hayatına etki edecek 5G teknolojisini ve bu teknolojiyi mümkün kılan bilim insanını konuşuyor. Dünyanın sayılı gazetelerinden Wall Street Journal'da yer alan haberde Çin ve ABD'nin 5G teknolojisini sahiplenmek için mücadele ettiği ifade edilirken, Bilkent Üniversitesi'nde görevli profesör doktor Erdal Arıkan'a geniş yer ayrıldı.

İletişim teknolojisi son sürat gelişirken dünya kamuoyu 5G teknolojisinin kullanımı için gün sayıyor… 5G ile ilgili olarak Wall Street Journal’da yer alan bir makalede ise 5G teknolojisini daha verimli ve sağlıklı bir biçimde mümkün kılan bir isim gündeme geldi.

Wall Street Journal’ın ABD ile Çin arasındaki 5G savaşına geniş yer ayırdığı bu makalede bahsi geçen bu kişi ise oldukça tanıdık. Josh Chin, Sarah Krouse ve Dan Strumpf imzalı haberde bahsi geçen kişi Bilkent Üniversitesi’nde görevli Prof. Dr. Erdal Arıkan. Makalede Arıkan’ın “kutupsal kodlar” adlı buluşunun veri akışını daha verimli bir hale getirdiğine vurgu yapılıyor. Kutupsal kodlar, bilginin kablolu ya da kablosuz bir iletişim kanalı üzerinden aktarılması sırasında, çevre gürültüsünün sinyal üzerine eklenmesi nedeniyle iletişimde oluşan hataları sıfıra indirerek haberleşmeyi sağlıyor.

dpjtj0hitulydzqn0oxq.jpg
//Arıkan, geçtiğimiz aylarda Huawei’nin kurucusu tarafından Onur Ödülü almıştı.//

Sade yapısı nedeniyle, “Kutupsal kodlar”ın, fiziksel nesnelerin birbirleriyle veya daha büyük sistemlerle bağlantılı olduğu iletişim ağı olarak tanımlanan “nesnelerin interneti” ve 5G'nin getireceği yeni hizmetlerde de kullanılması söz konusu olacak. Bu konuyla ilgili çalışan standart komitelerinde, “kutupsal kodlar” ile mevcut yöntemler arasında büyük bir rekabet yaşanıyor. Veri transferinin, en güvenilir ve en az gecikmeyle transferini sağlayan Arıkan'ın buluşundaki algoritmaların, yakın gelecekte 5G standardına uygun her cep telefonunda yer alması öngörülüyor.

TAMAMEN RASTLANTIYLA KEŞFEDİLDİ
Wall Street Journal’ın haberinde Arıkan’ın Huawei’nin Shenzhen’deki merkez ofisinde düzenlenen bir törenle firmanın kurucusu ve CEO’su Ren Zhengfei’ye Onur Ödülü takdim ettiğine vurgu yapıldı. Haberde, “Türk bilim insanı Arıkan, ödül töreni sırasında alkışları topladı. Bu zafer, şirketin basamak atlaması ve Çin’in teknolojiyi domine etme yolculuğunda bir mihenk taşı olacak” yorumu yapıldı.

Arıkan’ın “kutupsal kodlar” keşfinin 5G ile bağlantı hikayesi de oldukça ilginç… 2009 yılında Huawei, 5G teknolojisine yoğun biçimde odaklanırken, şu an tasfiye olan elektronik parça üreticisi Nortel Networks’ün eski kıdemli araştırmacısı Tong Wen, araştırma yaparken akademik bir dergi buldu. Derginin sayfalarını çevirirken “kutupsal kodlar”ı gören Wen, Arıkan’ın geliştirdiği bu önemli atılımı veri aktarımı sırasında kullanabileceğini fark ederek, 5G teknolojisine yeni bir soluk getirmeyi başardı.


Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/2018/dunya/dunya-bu-bilim-insanini-konusuyor-5gyi-mumkun-kilan-turk-2620396/



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--


"The 5G Race: China and U.S. Battle to Control World’s Fastest Wireless Internet"

At stake are billions of dollars in royalties, a head start in developing new technologies and national security

The Wall Street Journal / By Josh Chin, Sarah Krouse and Dan Strumpf / Sept. 9, 2018 2:06 p.m. ET


qr8stwdlerrwapnlajri.jpg//An engineer checked broadband at a trial 5G base station on Feb. 5 in Wuhan, China.//


The early waves of mobile communications were largely driven by American and European companies. As the next era of 5G approaches, promising to again transform the way people use the internet, a battle is on to determine whether the U.S. or China will dominate.

Equipment makers and telecom operators in both countries are rushing to test and roll out the next generation of wireless networks, which will be as much as 100 times faster than the current 4G standard. Governments are involved as well—with China making the bigger push.

The new networks are expected to enable the steering of driverless cars and doctors to perform complex surgeries remotely. They could power connected appliances in the so-called Internet of Things, and virtual and augmented reality. Towers would beam high-speed internet to devices, reducing reliance on cables and Wi-Fi.

At the Shenzhen headquarters of Huawei Technologies Co., executives and researchers gathered in July to celebrate one of its technologies being named a critical part of 5G. The man who invented it, Turkish scientist Erdal Arikan, was greeted with thunderous applause. The win meant a stream of future royalties and leverage for the company—and it marked a milestone in China’s quest to dominate the technology.

At a Verizon Communications Inc. lab in Bedminster, N.J., recently, computer screens showed engineers how glare-resistant window coatings can interfere with delivering 5G’s superfast internet into homes. A model of a head known as Mrs. Head tested the audio quality of new wireless devices. Verizon began experimenting with 5G in 11 markets last year.

Nearby, in Murray Hill, N.J., Nokia Corp. engineers are testing a 5G-compatible sleeve that factory workers could wear like an arm brace during their shifts to steer drones or monitor their vital signs. The company began its 5G-related research in 2007.


While the economics of 5G are still being worked out, boosters say the potential payoffs are immense. Companies that own patents stand to make billions of dollars in royalties. Countries with the largest and most reliable networks will have a head start in developing the technologies enabled by faster speeds. The dominant equipment suppliers could give national intelligence agencies and militaries an advantage in spying on or disrupting rival countries’ networks.

“As we face the future, we know deep down that the birth of 5G standards represents a new beginning,” Huawei’s chairman, Eric Xu, told the audience at the company event.

Hans Vestberg, Verizon’s chief executive officer, speaks of the technology in equally dramatic terms. “We are strong believers that 5G [will have] a very transformative effect on many things in our society,” he said. “Consumer, media, entertainment…whole industries.”

By some measures, China is ahead. Since 2013, a government-led committee has worked with China’s mobile carriers and gear-makers on testing and development. The state-led approach, combined with an enormous domestic market, ensures that Chinese companies such as Huawei will sell large quantities of 5G equipment and gain valuable experience in the process.

In the U.S., where the government typically avoids mandating and coordinating efforts by the private sector, much of the experimentation has been led by companies such as AT&T Inc., Verizon, Samsung Electronics Co. and Nokia. Last week, tech companies including Intel Corp. and Cisco Systems Inc. argued in comments filed to the U.S. Trade Representative that proposed tariffs would raise the cost of routers, switches and other goods, slowing development of 5G.

Three of the major carriers plan to roll out 5G service in select cities later this year, though most mobile devices compatible with the new network won’t be ready until early 2019.

The race to 5G has come with tit-for-tat regulatory moves aimed at securing each country’s advantage. In March, the Trump administration blocked Singapore-based Broadcom’s acquisition of U.S. chip giant and 5G leader Qualcomm Inc., citing concerns that Broadcom would cut the company’s research and development funds and allow Chinese companies to pull ahead in 5G.

In July, China squelched Qualcomm’s planned acquisition of Dutch chip maker NXP Semiconductors NV, a deal that would have helped Qualcomm profit from 5G investments in new markets such as connected cars.

Much of the U.S. unease stems from the rising clout of Huawei, which was labeled a national-security threat, along with ZTE Corp. , by a Congressional panel in 2012 that said those firms’ equipment could be used for spying on Americans. In August, aligning itself with the U.S., Australia said it was banning Huawei and ZTE equipment from its 5G network. Other U.S. allies are studying similar bans.

Huawei and ZTE have consistently denied providing government agencies with backdoor access to their products. Beijing has likewise pushed to replace or sideline U.S. high-tech firms within China’s networks on fears of espionage.

China has made 5G a priority after failing to keep pace with Western countries in developing previous generations of mobile networks. The U.S. dominated 4G, built in the late 2000s, much in the same way Europeans controlled 3G standards. The American lead in 4G has been a boon to companies such as Apple Inc. and Qualcomm, and helped give rise to a host of consumer smartphone applications from the U.S.

Since 2015, China has built about 350,000 cell sites, compared with fewer than 30,000 in the U.S., according to an August study by consulting firm Deloitte. It also noted China has 14.1 sites for every 10,000 people, compared with 4.7 in the U.S. That matters for 5G, because the new networks will require much larger numbers of cell sites than 4G.

The physical manifestation of China’s push is a government-run 5G lab near the Great Wall north of Beijing. The sprawling facility is festooned with base stations and prototype mobile devices, with indoor and outdoor facilities for each of the major Chinese carriers and equipment makers, according to engineers and executives who have visited the site.

Trials are coordinated by a consortium of tech firms, universities and research institutes that operate under China’s Ministry of Industry and Information Technology. The group aims to wrap up tests by the end of the year.

After those trials conclude, state-run carrier China Mobile , the world’s largest mobile operator by subscribers, will follow up with its own tests in 17 cities, according to Chih-Lin I, a former Bell Labs researcher and the company’s chief scientist of mobile technologies. China’s 5G service is expected to be ready for commercial use by 2020.

The faster generation of networks relies on sophisticated technology that allows wireless airwaves to be used more efficiently. Plans call for it to run on high-frequency millimeter waves, which can handle more data but can’t travel as far as lower-frequency waves used by older networks. That means 5G will rely on clusters of antennae as well as decentralized data centers close to consumers and businesses—requiring big investments in infrastructure. The networks are expected to have the speed and responsiveness needed for advances such as driverless cars, which must instantaneously communicate with traffic signals, other cars and their surroundings.

China’s bid to steer the 5G future depends heavily on setting technical standards the rest of the world will have to follow—and pay royalties and licensing fees to use. It has played an aggressive role in the international telecom industry collective that sets global standards.

Experts inside and outside China expect Qualcomm and other Western firms to end up with a majority of the essential patents once the standards are fully determined, but China is making progress.

In 2009, as Huawei’s 5G push began, it recruited Tong Wen, a former senior researcher at now-defunct equipment maker Nortel Networks Corp., to set up a research lab in Ottawa. While flipping through an academic journal, Mr. Tong had stumbled on “polar coding,” a novel method for correcting errors in data transmission invented by Mr. Arikan, the Turkish scientist.

Huawei poured resources into developing it, and the government leaned on Chinese companies to vote for it en masse at a key standard-setting meeting at the Peppermill Resort in Reno, Nev., in 2016. The result was a tense fight that lasted past midnight with proponents of a rival technology favored by most Western firms, according to one standards expert who was there.

“The Chinese decided this was important,” the expert said. “This was one of the biggest political battles we’ve ever seen.”

The meeting ended with a compromise: Polar codes will be adopted for part of the standard, giving Huawei ownership of a critical patent. The company has spent more than $1 billion on 5G research and development so far.

The U.S. government has stopped short of mandating efforts by the private sector, opening the door to more diffuse outcomes determined by the work of individual companies. In January, a senior National Security Council official floated the idea of rivaling Beijing with a government-led effort to build a nationalized wireless network, but regulators and officials said it was too expensive and unrealistic.

Earlier this month, the Federal Communications Commission announced a plan to speed up the build-out of 5G networks by overriding some local rules and fees governing the deployment of small cellular transmitters, an important component of the infrastructure. The plan is expected to win approval in late September.

The government has funded some academic research that has paved the way for commercial technologies. One agency, the National Science Foundation, is coordinating an effort to build test beds for 5G and future generations of wireless networks.

“The United States is very much behind in this space” relative to Europe, South Korea, Japan and China, said a 2015 internal NSF report on 5G network development.

Thyaga Nandagopal—a former researcher at Bell Labs who is a director at the foundation—is leading the test bed project, in which companies, academics and government agencies will be able to test 5G and other wireless network applications in tandem. Nearly 30 U.S., European and Asian companies have committed $50 million of capital and equipment over the next seven years, while the U.S. government has pledged to invest another $50 million. In New York, an NSF-funded site run by academic institutions including Columbia University aims to launch a small pilot phase by the beginning of January.

Mr. Nandagopal said that China’s coordinated investments have put it in a “pretty good pole position” but that the NSF’s efforts are focused on wireless developments after 2020, rather than the early years of 5G deployment.

“We can invest our money strategically and still get better results than anyone else,” he said.

Some American telecom companies are staking claims to rooftops and light poles where they can position small cells that enable the faster networks, and pressing equipment and device makers to create 5G-compatible products.

For all the investment, industry experts note the standards for 5G aren’t fully written and wireless carriers are still figuring out how they can best profit from the service.

At a 5G forum in Santa Clara, Calif., in July, Henning Schulzrinne, a former chief technology officer at the FCC, said operators would also have to find a way to drastically reduce the cost of data to make applications such as augmented or virtual reality affordable enough to sell to consumers over 5G. Some of those applications could work using 4G or Wi-Fi instead.

“Who’s going to stream AR or VR if it’s going to cost them $10 per minute?” he said.

John Donovan, chief executive of AT&T’s communications business, said the company’s researchers have been among the most prolific writers of 5G standards, but it is being cautious as it puts the technology in the field.

“To deploy technology in advance of need, before the use cases are there—you’re wasting money,” he said.

Executives at Huawei have also sought to temper 5G expectations. Before an audience of analysts at an annual meeting at the Shenzhen headquarters in April, Mr. Xu, Huawei’s chairman, said that “the entire industry and also governments around the world have regarded 5G too high, to the extent that it’s going to be the digital infrastructure for everything.”

Huawei and China Mobile will push ahead with 5G on a large scale regardless, according to executives from both companies.

“5G is such an important strategic project for China—kitchen sink, all the resources,” said Edison Lee, a telecom analyst at investment bank Jefferies in Hong Kong. “Because if they get their foot in the door for 5G, they get their foot in the door of 6G, 7G, 8G.”

Kaynak: https://www.wsj.com/articles/the-5g-race-china-and-u-s-battle-to-control-worlds-fastest-wireless-internet-1536516373

[Edited at 2018-09-11 11:44 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
- Sep 13

--Alıntı--

"Küçük Kıyamet"in yıl dönümünde İstanbul'a tsunami uyarısı

Odatv / 13.09.2018 13:56

İstanbul'da 14 Eylül 1509’da yaşanan ve "Küçük Kıyamet" olarak bilinen büyük depremin yıl dönümünde Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ) Doğa Bilimleri Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Dr. Şükrü Ersoy'dan, korkutan bir açıklama geldi Ersoy, “İstanbul’da 7.7, 7.5 şiddetlerinde bir depremi öngörebiliriz. Arkası tsunami” dedi.

1509 yılında küçük kıyamet (Kıyamet-i Suğra) denilen depremin ardından Marmara Denizi’nde tsunami meydana geldi. Boyları 10 metreye kadar yükselen dev dalgalar şehirde tufan yaşattı. Yer bilimcilerin son yüzyılda Doğu Akdeniz’de görülen en büyük doğal afet olarak tanımladığı depremin yarın yıl dönümü. Prof. Dr. Şükrü Ersoy, 1509 depremini "İstanbul'un en sağlam merkezi kesiminde meydana gelen, şimdiki büyüklüğüyle yaklaşık 7.7 diyebileceğimiz, enerji olarak yaklaşık 3 tane Kocaeli depremi büyüklüğünde, çok büyük bir depremdi" şeklinde tarif etti.

"1509'DAKİ TSUNAMİNİN SURLARI AŞTIĞI SÖYLENİR"

Olası bir İstanbul depreminde tsunami dalgaları oluşacağını kaydeden Prof. Dr. Ersoy, "1509 depreminde tsunami de var. Surları aştığı söylenir. Marmara'nın tsunami tarihi de sabıkalı. 4 bin yıl içerisinde kayıtlarda 100'e yakın tsunami var. Yaptığımız kazılarda bunların izlerini bulduk. Kim, 'Marmara kıyılarında tsunami dalgaları olmaz' diyorsa, doğruyu söylemiyor. Bilimsel olarak yanlıştır. Marmara kıyılarında mutlaka tsunami dalgaları oluşabilir. Marmara'nın içerisinde bin metreyi aşkın 3 tane çukur var. Bu çukurların yamaçlarındaki çamurlar, depremlerde sallandıkları takdirde denizaltı heyelanlarıyla tsunamiler oluşabilir” diye konuştu.

ÇİFTE DEPREM TEHLİKESİ

Bölgede 'çifte deprem' potansiyeli olduğunun da altını çizen Prof. Dr. Ersoy, "Marmara'da bir depremi konuşuyorsak tsunamiyi de birlikte anmamız gerekiyor. Çünkü tarihsel olarak bunlar hep birlikte gerçekleşmiş. Marmara'nın çifte deprem oluşturma özelliği de var. 1999 depreminde merkezleri Kocaeli ve Düzce olmak üzere 2 ayrı yerde 3 tane şiddeti 7'den büyük deprem meydana geldi. Bunun benzeri 1912 ve 1766 yıllarında da yaşandı" dedi.

"TSUNAMİ DALGALARI 5 DAKİKA İÇERİSİNDE GELEBİLİR"

Prof. Dr. Ersoy, tsunaminin sinsi bir şekilde geliştiğine dikkat çekerek şunları kaydetti:

"Tsunami dalgası o kadar sinsi ki bazen cepheden değil, 'kıyı boyu akıntıları' ile kıyıları süpürerek gelebilir. Hatta iç denizlerde dalgalar karşı kıyıya çarpıp 1 saat sonra dönebilir. Bu dalgalar 5 dakika içerisinde gelebilir. Uzak bölgelerde 20 dakikaya kadar çıkabilir ama her halükarda tsunamiden kaçış planları yapabiliriz. Deprem gibi değil. Kıyılarda, karaların içlerine doğru kaçmamız, yüksek yerlere çıkmamız gerekiyor. Sahildeysek, bir tekne içerisindeysek açık denize gitmemiz gerekiyor. Açık deniz, tsunami ve depremde en güvenilir yerdir. Çünkü deprem dalgaları suyun içerisinden geçmez. Tsunami dalgaları da açık denizde olmaz. Sadece kıyılarda olur. Açık denizler daha güvenlidir."

"7.7 BÜYÜKLÜĞÜNDE DEPREM ÖNGÖREBİLİRİZ"

Olası depremin büyüklüğü hakkında ise Prof. Dr. Ersoy, "Bir grup araştırmacıya göre 30 yıl içinde yüzde 65 olasılıkla şiddeti 7'den büyük bir deprem olacak. Bunun 19 yılı geçti. Tehlikenin riski artıyor. Yarın da olabilir, 11 yıl sonra da. Tekrarlanma aralıkları genellikle tutar. Sürenin yaklaştığını buradan öngörebiliriz. Marmara için en kötü senaryo 1509 depreminin tekrarlanmasıdır. Yaklaşık 7.7, 7.5 şiddetlerinde bir depremi öngörebiliriz" yorumunu yaptı.

"5 İLÇE DEPREMDEN DAHA ÇOK ETKİLENECEK"

Özellikle Avrupa Yakası'nın sahil kesiminin zemin olarak daha tehlikeli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ersoy, “Aksaray'dan Zeytinburnu'na, Bakırköy'e, Küçükçekmece'ye, Avcılar'a, Büyükçekmece'ye doğru giden sahil kesiminin zemini daha hassas. Dolayısıyla buradaki yapılar depremden daha çok etkilenecek. Bu bölgelerdeki kentsel dönüşümün hızına biraz daha ağırlık vermemiz gerekiyor. İnşaatlar ilçenin zeminine özel yapılmalı. Maalesef sağlam kayalar üzerinde bile inşaat yapmasını bilmiyoruz. Kadıköy'de yaptığınız bir binayı Avcılar'da yapamazsınız. Avcılar'da yaptığınız bir binayı Şişli'de yapamazsınız. Zemin özellikleri birbirinden farklı" dedi.

"TABLO VAHİM"

İstanbul'da 4 milyon konut olduğunu söyleyen Prof. Dr. Şükrü Ersoy şunları kaydetti:

“Marmara Bölgesi'ndeki 11 ilde 25 milyon insan yaşıyor. 6 milyon konut var. Dolayısıyla tablo vahim. Geçmişte olduysa gelecekte de böyle bir deprem bizi karşılayabilir. Günümüzde de küçük depremler, gelecek depremlerin habercisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Geçmiş depremleri sağlam zeminler üzerinde yaşadık. Gelecek depremleri çürük zeminler üzerinde karşılayacağız. 150 bin ile 300 bin arasında insanın ölmesi demek"

DEPREMDE EN GÜVENİLİR YER SAĞLAM BİNALAR

Prof. Dr. Ersoy, vatandaşlara da görevler düştüğünü belirterek, "Vatandaşlar her şeyi devletten beklemek yerine apartmanlarında, mahallelerinde, sitelerinde örgütlenmeli. İstanbul'da her yıl büyük deprem tatbikatı yapılmalı. AFAD'ın, Kızılay'ın, karar vericilerin, kolluk kuvvetlerinin, arama kurtarma ekiplerinin ve herkesin olacağı deprem tatbikatını her yıl yapmamız gerekiyor. Kentsel dönüşümü iyi yaparsanız depreme karşı güçlü yapılar ortaya çıkarırız. Depremde en güvenli yerler, sağlam binaların içleridir. İnsanları sokaklarda daha büyük tehlikeler bekliyor. Binalarımızı sağlam yapmalı ve eşyalarımızı da sabitlemeliyiz. Bina elbette sağlanacak, sallansın diye inşa edilir. İyi bir mühendislik görmüş bina yıkılmaz” diye konuştu.
---
Kaynak: https://odatv.com/istanbula-tsunami-uyarisi-13091857.html


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--


500 yıllık süreç incelendi, bu sonuç ortaya çıktı
İstanbul'a tsunami uyarısı


14 Nisan 2013 Pazar 23:04

omxevybqdpmxdactdcq8.jpg


Kdz. Ereğli ilçesinde, 9 yıldır jeolojik yer olaylarıyla ilgili bilimsel yöntemlerle araştırmalar yapan, bugüne kadar binlerce kişinin ölümüne sebep olan Van ve İran depremlerini 10 ay öncesinden söyleyen ve bugüne kadar 18 depremi yer, büyüklük, zaman olarak tahmin eden 25 yaşındaki Timuçin Özat, son bin 500 yıllık süreç içerisinde Karadeniz’de çevre ülkeleri etkileyen tsunami hadiselerinin gözlemlendiğini ve bunların Türkiye kıyılarında da can ve mal kayıplarına yol açtığının kayıtlarda yer aldığını söyledi.


Bu tsunami hadiselerinin Bulgaristan açıkları, Batı Karadeniz ve İstanbul üçgeninde yaşanan depremlerden meydana geldiğine dikkat çeken Özat, tüm bunlara rağmen Karadeniz’de bu faylanmalara dikkat çekilmemesinin ise düşündürücü olduğunu kaydetti.


Karadeniz açıklarında haritalarda yer almayan bu faylanmaları gizli bir tehlikeye olarak nitelendiren Özat, “Bu iddiam aslında tamamen bilimsel kaynaklardan geliyor. Karadeniz şimdiye kadar pek dikkat çekilmeyen bir bölge, 1996 ve 2011 yılında güncellenen fay haritalarında Karadeniz de bir tek fay zonuna bile yer verilmediği görülüyor.

Burada Batı Karadeniz ve özellikle İstanbul’un kuzey açıklarında İstanbul kuzeyinin 200 kilometre açıklarından bahsediyoruz. Burada geçmişte 6.6 ve 7.5 arasında depremlerin olduğu gözlemleniyor. Bu Bulgaristan açıkları, Batı Karadeniz ve İstanbul üçgeninde meydana gelen depremlerdir.

Bu depremlerin ters bindirme zonu yani fay hatlarının çeşitleri vardır. Bu fay hatlarını ters bindirme zonunda olmasından dolayı deniz kabarması yani tsunami hadisesine yol açtığı gözlemlenmiştir. Tüm bunlara rağmen Karadeniz’de bu faylanmalara dikkat çekilmemesi düşündürücüdür.

Şimdi şöyle denebilir madem Karadeniz’de faylanma yok, peki buna neye dayanarak ters faylanma diyorum. Denizlerde ve okyanuslarda tsunamiye yol açan deprem hadiseleri ters bindirme faylanmalardan meydana gelir.

Karadeniz’ in depremselliği oldukça uzun periyotludur. Sıkışma tektoniğinin oldukça belirgin olduğu kuzeydoğu kıyıda bindirme mekanizmasına sahip depremler oluşmaktadır. Ancak Karadeniz tabanı çöküntü heyelanlarına uygundur. Bu durum olası bir depremde tsunami olasılığını güçlendiriyor” dedi.

Bu bölgede deprem periyot süresinin dolduğunu ve 500 ile 900 yılda bir İstanbul’un kuzey kıyılarında, Batı Karadeniz’de depremlerin meydana geldiğini ve bunun da tsunamiye yol açtığını belirten Özat, “Bu bölgede deprem periyot süresinin dolduğu görülüyor. Yani bu bölgede 500 ile 900 yılda bir İstanbul’un kuzey kıyılarında, Batı Karadeniz’de depremlerin meydana geldiği tarih kayıtlarında mevcut, son bin 500 yıl içerisinde Karadeniz’de çevre ülkeleri etkileyen tsunami hadiseleri gözlemlenmiş ve bunlar Türkiye kıyılarında can ve mal kayıplarına yol açtığı kayıtlarda yer almaktadır.

26 Aralık 1939 Erzincan depreminin ardından Karadeniz’de meydana gelen heyelan Doğu Karadeniz kıyısı Fatsa’da küçük tsunami oluşumuna yol açmıştı. Yine Eylül 1968 tarihinde Bartın’ın Amasra ilçesinin yaklaşık 10 kilometre açıklarında yer meydana gelen 6.6 büyüklüğündeki deprem şaşırtmış ve kentin onlarca metre içerilerine kadar ilerleyen deniz kabarması hadisesine neden olmuştu.

Ayrıca tarihsel kayıtların daha eskilerinde İstanbul’un kuzeyini, Karasu-Şile-Zonguldak-Bartın-Sinop-Samsun ve Doğu Karadeniz kıyılarında etkili olan depremlerin ardından oluşan tsunami kayıtları da mevcuttur.

Fay olmayan bir bölgede bu denli etkiye yol açabilecek büyük salınımlar yaşanmaz. Karadeniz’de çöküntülerin yanı sıra Bulgaristan açıklarında, İstanbul’un kuzey açıklarında, Batı, Orta ve Doğu Karadeniz açıklarında Kuzey Anadolu Fayı’ndan bağımsız bindirme ve levhasal hareket ile çöküntülere bağlı olarak ters, doğrultu atımlı ve normal faylanmalar mevcuttur.

Gerek tarihsel kayıtlarda gerekse altsel dönemlerde meydana gelen depremler Karadeniz’deki faylanmayı yüksek olasılıklar dahilinde destekliyor. Bu bölgenin haritalanması gerekmektedir. Birden fazla katalogta olan depremlerin tahmini büyüklükleri 6.5-7.0-7.5 büyüklükleri arasında değişmektedir.

Bu hadisenin tekrarlanması için uzun deprem periyot süresi dolsa da verisel eksikliklerden dolayı bu deprem ya da depremlerin ne zaman tekrarlayacağı konusunda bir süreç belirtmek bilimsel açıdan pek doğru da olmaz” diye konuştu


Özat ayrıca Karadeniz’de olası bir tsunami dalgalarının okyanuslardaki kadar büyük olmayacağını ve olası dalgaların en fazla düz zeminlerde 100-150 metre içeriye kadar ulaşabileceğini belirtti.
--
Kaynak: http://www.ilcemhaber.com/istanbul/istanbula-tsunami-h3657.html




[Edited at 2018-09-13 20:56 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"Bazen tek bir yaprak yeter" Sep 15

--Alıntı--

Yazı: Yusuf Yavuz Odatv / 02.08.2018 02:26

vtawpx8tbn43vjsnir0q.jpg

Torosların dağ köylerinden birinde geçen çocukluk günlerimden aklımda kalan unutulmaz sahneler içinde bitkilerin olduğu anları barındırıyor. Görkemli karaçamlardan ulu meşe ağaçlarına, benim gibi çocukların oyun alanı olan koca asmalardan yabani armutlara onlarca ağacın yanında yerin yüzünü şenlendiren yüzlerce ot da cabası.

Hangi otun hangi yakıya kullanıldığı, hangisinin tohumunun ya da kökünün hangi hastalığa iyi geldiğine yönelik ocak başı sohbetlerinin değişmez konusu, Torosların zengin bitki örtüsüydü. Kimi zaman bir dere kıyısında, bazen de bir yol ağzında karşılaşan iki kadından birinin kuşağından çıkardığı, çam reçinesinden elde edilen bir tür antiseptik ve güçlü bir parfüm içeren ‘püse’yi diğerine uzatarak koklatması, bu dağ başı Yörüklerinin alışkın olmadıkları yanık mazot kokusundan midesinin bulandığına işaretti. Bu orman köyünde yol yapımında çalışan bir dozer ya da yolcu taşıyan bir köy otobüsünün çıkardığı mazot kokusundan çam ağaçlarının ruhunu taşıyan püse'ye sığınıyordu yaşlı kadınlar…

BİNLERCE YILLIK KÜLTÜR TAŞIYICISI KADINLAR

Bugün çok anlaşılır gelmese de içine doğduğu coğrafyanın ‘okur-yazarı’ olan püse koklayan kadınların binlerce yıllık etno-botanik kültürün birer taşıyıcısı olduğunu çok sonraları fark edecektim… Kimilerinin ısrarla küçümsemeye çalışarak altını çizdiği gibi kırsaldaki Anadolu insanının coğrafyadan beslenen gündelik yaşamı asla bir zorunluluk ya da yoksulluk göstergesi değil, bilakis bugün neredeyse tamamen yitirmek üzere olduğumuz benzersiz bir yaşam zenginliğinin sonucuydu.

Her otun, her yaprağın, her tohumun, her kökün ve kabuğun yaşamda bir karşılığının olduğu bu coğrafyada üretilen ve aktarılan kültür şaşırtıcı derecede birbirinden binlerce kilometre uzaklıktaki insanlarda da benzer bir karşılığa sahip…

SOĞUK OTUNUN UNUTULAN ÖYKÜSÜ

Bugün size küçük bir çocukken ateşim düşsün diye sırtıma konulan kocaman yapraklı, kadife gibi yumuşacık tenli ama serin mi serin bir otun öyküsünü anlatacağım… Yıllarca her gördüğümde çocukluk günlerimi anımsadığım, usulca yanına sokulup elime aldığım ve doğrudan alnıma götürdüğüm eski sırdaşın öyküsü bu.

Saçının kenarına kadife çiçeği ve fesleğen sokuşturup, kuşağında her daim karanfil ya da muskat ceviziyle dolaşan ve her biri birer büyücü gibi dala ve yaprağa tutkun kadınların arasında koşturmayla geçen çocukluk günlerinden çıkıp geliveren bu eski sırdaşın adına ‘soğuk otu’ diyorlardı.

NEDEN ‘SOĞUK OTU’ DİYORLARDI

O iddiasız görünümünden beklenmeyecek ölçüdeki etkisiyle sıcak yaz günlerinde ya da hararetli ateş nöbetlerinde imdada yetişiyordu. Kireçli, çorak ya da nemli yamaçlarda, tarla kenarlarında belli belirsiz ve uçuktan koyuya doğru değişen yeşil rengiyle kendini pek göstermek istemeyen bu otun adına neden soğuk otu dediklerini çok sonra öğrendim.

KADINLARIN ALNINA, ÇOCUKLARIN SIRTINA

Kavurucu sıcakta ekin biçen kadınlar tarlanın yanı başındaki gölgeli ve nemli topraklarda yetişen kocaman yaprakları alıp alınlarına, enselerine koyarak serinliyordu. Çocukların sırtına, yetişkin erkeklerin ise kasketlerinin tam altına kocaman bir yaprak. Kimi zaman da içi yanan kocakarıların eli uzanırdı o kocaman, yeşil ve serin yapraklara…

SERİNLİK VEREN YEŞİL YAPRAĞIN SIRRI

Alnıma ve sırtıma dokunan o yeşil serinlik bir süre sonra vücut ısısıyla aynı seviyeye geliyor, havaya kaldırılınca ise yeniden serinleyerek ortamın o anki sıcaklığından bir kaç derece daha soğuk hale geliyordu. Torosların dağ köylerinde yaşayan Yörükler, kim bilir nerede, ne zaman ve nasıl keşfettikleri bu otla kurdukları ilişkiyi yaşatarak sürdürüp gelmiş, sonunda bana kadar aktarmışlardı…

SOĞUK OTUNU YENİDEN KEŞFETME YOLCULUĞU

Soğuk otunun etli yapraklarının yüzeyi bir balık teni gibi pürüzsüz, altı ise ince boz tüylerle kaplıydı. Doğanın dokuduğu bir tür termal kumaş gibiydi. Ancak bu sıra dışı bitkinin bilinen çok başka özeliklerinin de olduğunu anlamam epeyce uzun sürdü. Her araziye çıktığımda rastladığım soğuk otunu çocukluk özlemiyle alnıma götürmeyi, ondan küçük bir serinlik almayı ihmal etmedim. Bir yandan da tanıdığım botanikçi ya da biyolog dostlara bu ottan söz ediyor, bilimsel adının ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordum. Ancak uzun bir süre bu çabalarım sonuçsuz kaldı. Kimisi hiç bilmediğini, kimisi de çiçeklenme zamanı geldiğinde bir fikir yürütebileceğini söylüyordu.

Bense soğuk otunun çiçeklendiği zamanı hiç görmediğimi düşündüm. Çünkü yapraklarının dibinden alışık olunmadık biçimde çıkan sarı çiçekleri bu bitkiye konduramıyordum. Bu yüzden ilk yazla birlikte açan papatyamsı çiçeklerin soğuk otuna ait olduğunu ancak son zamanlarda keşfettim.

İLK BİLİMSEL TESPİT GELİYOR

Soğuk otuyla ilgili akademisyen ya da uzman dostlardan bilgi edinmeye çalışırken, bitkinin bilimsel adıyla ilgili ilk somut bilgiyi doğal tıp uzmanı olan ve bu alanda önemli çalışmaları bulunan Şaduman Karaca’dan aldım. Her yörede halk arasında farklı isimlendirmelere konu olan bitkilerin bilimsel adlarını bilmeden türle ilgili genel bilgilere ulaşmak mümkün değildi.

TOROSLARIN SOĞUK OTUNUN BİLİMSEL ADI: ‘TUSSİLAGO FARFARA’

Şaduman Hanım ilettiğim, görsellerden yola çıkarak yaptığı kısa taramanın ardından geri döndü ve Toros köylülerinin ‘Soğut otu’ olarak adlandırdığı bitkinin botanik isminin ‘Tussilago farfara’ olduğunu söylüyordu: “Fitoterapide klasik öksürükotu veya farfara otu olarak bilinen bitki, soğuk bir mizaca sahiptir ve su bağlantısı olan mekanlarda yetişir, o nedenle fiziki bir soğukluk içerir.”

AVRUPALILAR ‘SOĞUK AYAK’ DİYORLAR

Bu kısa ama oldukça önemli bir kapı açan bilginin ardından türle ilgili yaptığım kısa araştırmada şaşırtıcı başka bilgilere de ulaşınca Anadolu köylüsüyle Avrupalıların aslında aynı bitkiye benzer isimler verdiklerini keşfettim. Avrupalılar bizim soğuk otu adını verdiğimiz bitkiye, ‘Coltsfoot’ yani soğuk ayak adını vermişler. Bitkinin yaprakları bir atın ayağının bıraktığı izi andırması bu ismin verilmesine neden olmuş. Ancak papatya ‘asteraceae’ ailesine ait olan türün yaygın adı az önce de değindiğimiz gibi Tussilago farfara olarak biliniyor.

HİTİTLERDEN BERİ ANADOLU’DA KULLANILIYOR

Tussilago, Latince’de öksürük anlamına geliyormuş. Botanik kaynakları, öksürüğü kesen özelliğinin yanında geleneksel tıpta birçok alanda kullanılan bitki, grip, soğuk algınlığı, romatizma ve gut hastalıklarının tedavisinde kullanıldığını belirtiyor. Hititler döneminden bu yana Anadolu’da geleneksel tedavide kullanılan bu bitkinin yapraklarının sapları da salata ya da yemek olarak tüketilmiş, çorbalarda kullanılmış. Ancak onlarca başka sağlık sorununda pek çok kullanım yöntemleri olduğu bilinen bitkiyi uzmanına danışmadan kesinlikle kullanmayın. Çünkü gelişigüzel kullanımlar faydadan çok zarar getirebiliyor. Tıpkı benim yaptığım gibi gördüğünüz zaman serin yapraklarını kullanarak serinleyebilirsiniz. Ancak çay ya da başka amaçlarla kullanım için mutlaka uzman önerisi alınmalı.

KİMİ YERDE ‘KABALAK’, KİMİ YERDE ‘DEVEŞAPLAĞI’ DENİYOR

Türkiye Bitkileri Veri Servisi (TÜBİVES) veri tabanında verilen bilgilere göre çok yıllık bir tür olan öksürük otu (soğuk otu), Anadolu’nun değişik bölgelerinde Kabalak, Deveşaplağı, Devetabanı, Gabalah, Gabalak, Kavalak, Kusut (Sürmene-Trabzon), Sulandık otu (Tekirdağ) ve Şabla gibi isimlerle de anılıyor. Avrupa-Sibirya iklim tipinin hüküm sürdüğü coğrafyalarda deniz seviyesinden 2400 rakıma kadar olan yükseltilerde yetişebilen bu dirençli ve yayılmacı tür Türkiye’nin birçok bölgesinde doğal olarak yetişiyor.

TÜRÜN HİÇ BİR KORUMA KALKANI YOK

İstanbul, Çanakkele, Bolu, Antalya, Isparta, İzmir, Ankara, Niğde, Konya, Kastamonu, Erzurum, Samsun ve Tekirdağ gibi kentlerde daha çok görülen tür herhangi bir koruma şemsiyesi altında değil. Koruma kalkanından uzak olan binlerce başka bitki türü gibi öksürük otunun yaşam alanları da giderek daralıyor. Geçmişte coğrafya üzerinde bunca insan baskısı bulunmazken bugün kıyılardan yaylalara tüm Anadolu coğrafyasında iş makineleri dolaşıyor.

ÇİN’DEN AMERİKA’YA DÜNYADA TANINIYOR

Avrupalı göçmenlerin Kuzey Amerika’ya taşıdığı öksürük otu Çin’den Afrika’ya geniş bir coğrafyada insanlığın kadim bir bitki kültürünü yaşatıyor. Türün Anadolu’daki kullanımı oldukça eskilere dayanmasına rağmen geleneksel halk tıbbındaki kullanım yöntemlerine ilişkin yazılı kaynak bulunmayışı büyük bir eksiklik. Bugün orta ve kuzey Avrupa’daki birçok ülkede ‘Tussilago farfara’ ürünleri yaygın ve güvenilir biçimde satışa sunuluyor. Türkiye’de ise bir iki ciddi uzman ve kuruluşu saymazsak bitkisel tedavi adeta şarlatanların tekelinde ve büyük bir sömürü aracına dönüşmüş durumda.

ANADOLU’NUN KADİM BOTANİK SIRLARI KAYBOLUYOR

Dünyanın en zengin biyolojik çeşitlilik coğrafyalarından biri olan Anadolu’daki kadim botanik sırları, o sırları taşıyan insanların göçüp gitmesiyle birlikte sonsuza kadar yok oluyor. Akademik çalışmaların çok büyük kısmının batılı kaynaklardan çevrilerek sunulduğunu da göz önüne alınırsa bu konuda çok geç olmadan kapsamlı bir seferberlik başlatmaya ihtiyaç var. İlgili bakanlıkların yaptığı kayıt ve arşivleme çalışmalarının yanı sıra Anadolu bitkilerinin halk tıbbı ve geleneksel kullanımlarıyla ilgili yapılacak kapsamlı çalışma, pek çok kadim sırrı yarına taşımakla kalmayacak aynı zamanda tıptan kozmetiğe, giyim kuşamdan gıdaya insanlık için birçok yeni keşfin de kapısını aralayacaktır.

UMUT İÇİN BAZEN SADECE TEK BİR YAPRAK BİLE YETER

Soğuk otunun yaprağının özelikleri taklit edilerek üretilen bir kumaşın birçok alanda kullanılmasıyla büyük bir enerji tasarrufu sağlanabilir, türün doğal yayılış alanlarının kirletici ve tahrip edici etkenlerden arındırılmasıyla gıdadan sağlığa kullanımı yaygınlaştırılabilir. Ayrıca bitki doğru zaman ve yöntemlerle toplanarak kırsal yoksulluğun ve göçün önüne geçilebilecek çalışmalara konu olabilir. Bu topraklardan umut kesilmez. Umudu sürdürmek için bazen bir yaprak bile yeter…

"Bitkinin çiçek fotoğraflarının kaynağı": http://www.luontoportti.com/suomi/en/kukkakasvit/coltsfoot

Yazının yeri: https://odatv.com/bazen-tek-bir-yaprak-yeter-02081805.html

[Edited at 2018-09-15 00:29 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 13:57
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"Anadolu'nun saklı hazineleri" Sep 17

--Alıntı--

Yazı: Yusuf Yavuz Odatv/16.09.2018 19:33



İnsanlığın kadim sırlarını koynunda saklayan Anadolu, kimilerine göre yeryüzünün yeterince keşfedilmemiş son kıtasıdır...

İnsanoğlu, zamanın o ulu ırmağında yürürken ilk tohumu burada toprağa ekti. Bir kırlangıçtan öğrenip, yuvasını ilk kez burada yaptı. Kili ateşle, sırrı nefesle burada buluşturdu. Görkemli dağların, zümrüt ovaların, vakur ırmakların coğrafyasında başı dik, bağımsız ve onurlu yaşamayı bu topraklarda öğrendi. İlk harfi burada yazdı, ilk cümleyi burada okudu. Varlığını ilk burada sorguladı, inancın ışığı ilk kez burada düştü alnına...

Dünyada üç ayrı iklim tipinin görüldüğü ender coğrafyalardan biri olan Anadolu, bu avantajı sayesinde ortaya çıkan zengin biyolojik varlıklarıyla binlerce yıldır insanlık için en önemli yaşam alanı oldu. Su havzaları, zengin ovalar ve görkemli dağlar; besin bulma, barınma ve hayatta kalmayı kolaylaştırmanın yanında bu topraklara gelen yeni konukları bir öncekilerden daha avantajlı ve deneyimli kılıyordu.

Dört bir yandan akın akın geldiler…

Hititler Kafkasya’da, Frigler Trakya’dan, Persler doğudan, Yunanlar batıdan...

Her gelen bir öncekini hem etkiledi hem de etkilendi. Anadolu koca bir aşure kazanı gibiydi. Ona sahip olmaya çalışan her topluluk, o aşure kazanının içinde eriyip giden birer buğday danesine dönüştü. Her kültürün tadı, kokusu, rengi sindi bu büyük aşure kazanına ve binlerce yılda yeryüzünün en görkemli kültür mirası çıktı ortaya…

Anadolu topraklarına bundan yaklaşık 4 bin yıl önce Kafkaslardan geldikleri sanılan Hititler, yerli Hatti halkına karışarak Kızılırmak yayı içerisinde etkileri bugün bile süren büyük bir uygarlığın temelini attılar…

ESKİ ÇAĞIN ÖNEMLİ TİCARET MERKEZLERİ KURULUYOR

Anadolu’nun bereketli coğrafyası, Dicle kıyısında filizlenen Asurlular, Mısır, Suriye, Mezopotamya ve Anadolu arasındaki malların takasının yapıldığı ticaret kolonileri kurarak büyük krallığa dönüştü. Asurlular döneminde dünyanın eski çağın en önemli ticaret merkezi Anadolu’da kuruldu. M.Ö. II. binde Asurluların kurduğu ticaret kolonilerinin başkenti olan Kaniş (Neşa), Kayseri yakınlarındaki Kültepe’de bulunuyordu.

Kültepe’yi diğer koloniler izledi. Anadolu’nun güneyinden kuzeyine kadar birçok bölgede Asur ticaret kolonileri kuruldu.

KAPADOKYA TABLETLERİNE KAYDEDİLEN TARİH

Suriye, Mezopotamya ve doğudan gelen mallar belirli bir düzen içerisinde Asur krallığının kontrolü ve güvencesi altında Kayseri Karum’unda ve diğer kolonilerde takas ediliyordu. Tüccarların ödediği vergilerle güvenliği sağlanan ticaret yollarıyla birbirine bağlanan Asur kolonileri, Anadolu coğrafyasının eski çağdaki canlı kentlerinin doğmasına yol açtı. Kültepe’de bulunan ve ‘Kapadokya Tabletleri’ olarak adlandırılan çivi yazısıyla yazılmış kil tabletler, bu döneme ilişkin önemli hukuki ve ticari anlaşmaların yanında, iş, alışveriş, evlenme, boşanma ve Asur krallarının devlet yazışmaları hakkında bilgiler içeriyordu.

Yeni geldikleri Anadolu coğrafyasının dilini öğrenen Hititler, M.Ö. 1650’lerden itibaren önce güçlü bir krallık, bundan yaklaşık 2 yüzyıl sonra ise büyük bir imparatorluk kurarken Asurlular bu evrede Anadolu’dan çekiliyordu…

Anadolu’nun zengin coğrafyasının yarattığı üretimin, ticaret yolları aracığı ile eski çağ dünyasının diğer uygarlık merkezlerine, diğer uygarlık merkezlerindeki ürünlerin ise Anadolu’ya taşınması birbirine uzak coğrafyalar arasında ticaret yollarının doğmasına neden oldu…

M.Ö. 1200’lerde Trakya üzerinden Anadolu’ya gelen Frigler de tıpkı Hititler gibi nehir havzalarına yerleşerek, Sakarya ve Büyük Menderes’in yukarı kesimlerinde büyük bir krallık kurdular.

TİCARET YOLLARI ‘KRAL YOLU’NA DÖNÜŞÜYOR

Ancak Anadolu’da ticaret yollarının siyasi ve ekonomik önemini ilk kavrayan uygarlık, M.Ö. VII. Yüzyıldan itibaren Gediz ve Küçük Menderes arasındaki verimli topraklarda yıldızı parlayan Lidya Krallığı ile Persler oldu. Lidya’nın başkenti olan Sardes ile Pers başkenti Susa arasında inşa edilen ‘Kral Yolu’ üzerinde konaklama amacıyla yapılan kervansaray benzeri yapılar bulunuyordu.

Roma döneminde Anadolu’da kurulan kolonileri birbirine bağlamayı amaçlayan yol ağı, askeri, ticari ve siyasi amaçla kullanılırken aynı zamanda bağlandıkları liman kentleri üzerinden Anadolu’da üretilen mal ve ürünlerin Roma’nın Akdeniz çanağındaki diğer kolonilerine taşınmasını sağlıyordu.

BİZANS’IN KÖHNELEŞEN SİSTEMİ ÇÖKERKEN

Anadolu’da egemen olan güçlerin zayıfladığı dönemlerde zaman zaman korsanların kontrolüne geçen ticaret ve askeri yollar, en görkemli ve güvenli dönemini ise Selçuklular döneminde yaşayacaktır. Türklerin yeni yaşam alanları bulmak amacıyla Anadolu’ya akınlar düzenlemeye başladığı IX. ve X. yüzyıllarda Anadolu’da büyük iç karışıklıklar yaşanıyordu.

Roma’nın ardılı olan Bizans İmparatorluğunun yöneticilerinin taht kavgalarıyla yorulmuş ve köhneleşmiş siyasi ve askeri gücünü 1064’te Ani, 1071’de ise Malazgirt’te yenilgiye uğratan Türkler, yeni kök salmaya başladıkları bu topraklarda bir yandan Haçlı saldırıları ve yağması, diğer yandan ise Moğol saldırılarıyla uğraşırken aynı zamanda büyük bir imar faaliyetine giriştiler.

Bu imar faaliyeti öylesine güçlü ve kapsamlı bir şekilde gerçekleştirildi ki, antik çağ ve eski çağda Anadolu’da kurulan ve gelişen uygarlıkların belirli bölgelerde yoğunlaşan imar girişimlerinin aksine Selçuklular o güne değin görülmemiş bir biçimde Anadolu’nun dört bir yanında görkemli bir inşa faaliyetine giriştiler.

SELÇUKLULARIN İNŞA GİRİŞİMİ YOLLARI CANLANDIRDI

Anadolu Selçuklu Devletinin en parlak dönemi olarak kabul edilen Alâeddin Keykubat döneminde doruk noktasına çıkan inşa faaliyetinde en önemli yapılar ticaret yolları üzerindeki kervansaraylardı. Savaşlarla yakılıp yıkılan kentlerde ise ardı ardına tıp, matematik, astronomi ve İslami ilimlerin okutulacağı medreseler inşa ediliyordu.

Onca savaşların ve iç karışıklıkların ortasında parlak bir uygarlık yaratmayı başaran Selçuklu sultanları, Alanya’dan Sinop’a, Denizli’den Elbistan’a uzanan coğrafyada sayıları doksanı bulan kervansaraylar inşa ettirdiler.

Selçuklu sultanlarının sağladığı güvenlik ve ulaşım kolaylıklarıyla eski ticaret yolları yeniden işlerlik kazanırken, bir yandan Batum, Tiflis, Kerkük, Musul, Halep ve Tebriz gibi güney ve kuzeydoğudaki ticari ve kültürel merkezlere bağlanan yollar, diğer yandan da Bizans başkenti Constantinople (İstanbul) ile Kuşadası, İzmir ve Amasra gibi liman şehirlerine ulaşıyordu.

BARIŞ ZAMANI KERVANSARAY SAVAŞ ZAMANI KALE

Selçuklu başkenti Konya’dan başlayarak Aksaray, Kayseri, Sivas, Tokat ve Sinop hattında yoğunlaşan kervansaraylar, kervan yollarının güvenli geceleme ve dinlenme mekânları olmalarının yanında aynı zamanda birer kale işlevi görüyordu.

Anadolu’da Lidya ve Roma döneminde de ticaret ve askeri yol güzergâhlarında benzeri yapılar inşa edilmiş olsa da kervansarayların asıl esin kaynağını Emevi ve Abbasi dönemlerinden başlayarak Türk kökenli Karahanlılar devleti döneminde sürdürülen cihat ve savunma amaçlı ‘Ribat’ adı verilen sınır yapılarıydı.

Kale görünümlü inşa edilen ve birer sınır karakolu olan ribatlar, İslam fetihlerine katılan dini öncüler ve muhafızların yanı sıra ticaret kervanlarına da hizmet veriyordu.

Türkmenistan, İran ve Azerbaycan’da örnekleri görülen ribatlar, Müslümanlığı benimseyen Selçuklular döneminde yeni bir üslup ve biçime bürünerek kervansaray şekline dönüşmüş, varlıklarını günümüze kadar sürdüren görkemli bir kültür mirası olarak halen insanlığa farklı amaçlarla hizmet vermeyi sürdürmektedir. Geçmişte ‘han’ olarak anılan bu yapıların, batılı Oryantalistler dilinde ‘caravanserai-kervansaray’ şekline dönüştüğü düşünülür.

İPEK YOLUNUN HER ADIMINDA TÜRKLERİN İZİ VARDI

Çin’den başlayıp, İran ve Anadolu üzerinden Avrupa’ya uzanan tarihin en önemli ticaret yollarından biri olan İpek Yolu’nun her adımında Oğuz atanın çocuklarının izi vardı. Çimenin yüne, yünün dokumaya, dokumanın altına dönüştüğü zamanların yaşandığı Anadolu orta çağında Aksaray’da Hasan Dağı çevresinde yaşayan Türkmenlerin dokuduğu halı ve kilimler Irak’tan Avrupa’ya kadar birçok bölgeye kervanlar aracılığıyla satılıyordu.

TOROSLARDAN ORTA ANADOLU’YA ETKİLEYİCİ YAPILAR

Alâeddin Keykubat’ın fethiyle birlikte Anadolu Selçuklu Devletinin kışlık başkenti mahiyetine bürünen Alanya ile Konya arasında Torosların zorlu vadilerinden ve Bucak-Eğirdir üzerinden geçen kervan yolları üzerinde bulunan Şarapsahan, Alarahan, Evdirhan, Susuzhan, İncirlihan ve Ertokuşhan gibi yapılar bugün de ayaktadır.

‘Sultanhanı’ adıyla anılan Aksaray ve Kayseri’deki kervansarayların görkemi bugün de görenleri büyülemeyi sürdürürken Bünyan’ın Karadayı köyündeki Karatayhan Kervansarayı’nın iç kısmındaki 12 hayvanlı takvim motifleri Türklerin Asya’dan getirdikleri kültürün izlerini taşır.

Anadolu topraklarına vurulmuş mühürler olan kervansaraylar, birer mimari eser olmasının yanında bu coğrafyanın binlerce yıllık tarihi ve kültürel akışının da hafızasıdır. Kimi kervansaraylar, inşa edildikleri yerde bulunan kadim uygarlıklara ait yapıların izlerini taşır gövdelerinde. Bir Yunan ya da Roma tapınağı, ya da antik bir tiyatronun taşları kervansarayların koynunda geçmişe ait bilgiler aktarır.

İki kervansaray arasında bulunan yaklaşık 25 ila 40 kilometrelik mesafe, bu görkemli mirasın avlularına ulaşan ayakların birbirine uladığı kültürel bir sürekliliği de taşıyıp durdu.

ULU YOLDA BİR GÜNDE 50 BİN ADIM

Alanya’dan Sinop’a, iki deniz arasındaki kervan yollarında bir günde kat edilen yol, yaklaşık 30-40 kilometreydi. Yolların ve kervansarayların güvenliği, kendisini doğunun ve batının hâkimi, Allah’ın yardımcısı; dinin koruyucusu; karaların ve denizlerin sultanı olarak gören Selçuklu sultanları tarafından sağlanıyordu. Berberi, nalbantı, aşçısı ve hekimi bulunan büyük kervansaraylarda konaklayanlardan ücret alınmıyordu.

Ulu yolda, bir günde 50 bin adım…

Yüğrük atları, bereketli koyunları ve güler yüzlü ak keçileriyle Asya’dan büyük Türkistan’dan boy boy gelip yeryüzünün bu en görkemli coğrafyasını yurt eyleyen Oğuzların çocukları bu topraklara insanlığa ışık olacak sekiz köşeli bir yıldızı da getirip yüksek göklere yerleştirdiler…

Her bir köşesine merhameti, şefkati, doğruluğu, sabrı, şükretmeyi, sır tutmayı, sadakati ve cömertliği iliştirilen Selçuklu yıldızı, mermerin ve taşın gövdesinde kehribar gibi ışıldamayı sürdürüyor.

Ulu yola birer tespih tanesi gibi saçılmış olan bu ışıltılı mirası adım adım yürümek, anlamak ve geleceğe aktarmak için bugün her zamankinden daha çok kararlı olmaya ihtiyaç var. Yalnızca birer mimari mekân olmanın ötesinde, bu toprakların düşünsel mirasını da barındıran kervansaraylar, ipeğin, yünün, safranın, kalayın, kahvenin, bin bir baharatın ve kınanın öyküsünü de anlatıyor.

Durmayın, yola düşün…

Kimi yıkılmış, kimi sulara gömülmüş, kimi insan eliyle yok edilmiş olsa da birçoğu bütün görkemiyle ayakta olan geçmişin mirasına dokunmak için yollara düşün.

TAŞ DUVARLARIN ANLATTIKLARI SİZİN ÖYKÜNÜZDÜR

Sekiz köşeli yıldızın aydınlattığı bu ulu yolda atılacak olan bir günde 50 bin adım, çağ yangınıyla bunalan bugünün insanına gücünü köklerinden alan Anadolu çınarının dingin gölgesinde bir gönül ferahlığı molası olacaktır.

Bu öykü, merhametin, sabrın ve sadakatin öyküsüdür…

Bu öykü, karakeçilerin, doru tayların, tülü mayaların, ala kilimlerin, kızıl bakırların, gümüş telkarilerin, taşa ve ahşaba aşkı nakşedenlerin öyküsüdür…

Bu öykü, dünü yarına ulamak için zaman ırmağında akıp duran bir halkın öyküsüdür…

Merhametin unutulduğu zamanlarda kardeşin kardeşi yok ettiği bu topraklarda bin yıldır kıvıl kıvıl devinip duran, düşman ıradığında birbirini yiyen toplulukların öyküsüdür bu.

Bu öykü, kökleriyle kavga edercesine kervansarayları kebapçı, medreselerini kahvehane yapmaktan çekinmeyen bugünün insanının öyküsüdür.

Zaman, ulu yoldaki kervansarayların duvarlarından fısıldıyor şimdi: Dinleyin, anlatılan sizin öykünüzdür…



mwq1zhalmwhsx8mhxc3o.jpg

*-*yrqc9we8veuzhk20i3nz.jpg

*-*kqnwzthhv0y7t8o6z4gc.jpg

*-*ieseprcznnxhxw7cbt6p.jpg

*-*pwlowsxlkgwj3clbu6c2.jpg

*-*ni6tbu9bc1frvkw7sbhs.jpg

*-*s1cc796egbxtq8utrxdf.jpg


Kaynak: https://odatv.com/ulu-yolda-bir-gunde-50-bin-adim-16091833.html


 
Pages in topic:   < [1 2 3 4 5 6 7 8 9] >


To report site rules violations or get help, contact a site moderator:


You can also contact site staff by submitting a support request »

İlginç yazılar

Advanced search







CafeTran Espresso
You've never met a CAT tool this clever!

Translate faster & easier, using a sophisticated CAT tool built by a translator / developer. Accept jobs from clients who use SDL Trados, MemoQ, Wordfast & major CAT tools. Download and start using CafeTran Espresso -- for free

More info »
TM-Town
Manage your TMs and Terms ... and boost your translation business

Are you ready for something fresh in the industry? TM-Town is a unique new site for you -- the freelance translator -- to store, manage and share translation memories (TMs) and glossaries...and potentially meet new clients on the basis of your prior work.

More info »



Forums
  • All of ProZ.com
  • Term search
  • Jobs
  • Forums
  • Multiple search