Pages in topic:   < [1 2 3 4 5 6 7 8 9] >
Off topic: İlginç yazılar
Thread poster: Adnan Özdemir

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
- Sep 18

--Alıntı--

"Kafeinsiz kahve nasıl elde ediliyor?"

Stephen Dowling BBC Future 18.09.2018

tdenif9qmjmu6lh78sl4.jpg

Bazıları kahvenin tadını çok sevse de içerdiği kafeinden rahatsız olduğu için kafeinsiz kahveye yönelir. Ancak kahveyi kafeinden arındırma işlemi sanıldığı kadar kolay değil.

Kafeini ilk kez 19. yüzyılda Alman kimyacı Friedlien Ferdiand Runge keşfetti. Runge, itüzümü olarak bilinen yabani meyvedeki bir maddenin sindirilmesi halinde göz kaslarını genişlettiğini bulmuştu.

Onun bu çalışmasından haberdar olan ünlü Alman şair Goethe aynı zamanda bilimle de ilgilendiği için Runge ile irtibata geçerek kendisine hediye verilen kahve çekirdeklerini incelemesini istemişti. Böylece modern dünyada en fazla tüketilen uyarıcı olarak kafein keşfedildi.

Kafein sadece kahvede değil, çay ve çikolatada da bulunur. Uyarıcı ve iştah kesici özelliğe sahiptir. Bu nedenle öğrenciler ve uyanık kalmak isteyenler daha çok kahve tüketir.

Ama kafeinin anksite (endişe), uykusuzluk, ishal, aşırı terleme, hızlı nabız ve kas titremesi gibi olumsuz etkilerinin de olabileceği biliniyor.

Bu etkilere maruz kalmak istemeyenler bu nedenle kafeinsiz kahve tüketiyor. Peki, kafein kahveden nasıl ayrıştırılıyor? Bu sanıldığı kadar kolay bir işlem değil.

Tesadüflerin rolü
Kafeini ayırma işlemi ilk kez yine bir Alman tarafından, Kaffee HAG adlı şirketin sahibi Ludwig Roselius tarafından tesadüfen keşfedildi. 1903'te deniz yoluyla kahve çekirdeği ithal ederken kargoya deniz suyu sızmış, bu durum kahvenin tadını etkilemese de kafeinin ayrışıp akmasına neden olmuştu.

Roselius bunu üretim sistemine uygulayarak önce çekirdekleri bazı asitlerle birlikte buharda tutmuş ve son aşamada benzen kullanılarak kafeinden arıtmıştı. Böylece kafeinsiz kahve doğdu.

Ancak benzenin kanserojen özelliği ortaya çıkınca yeni teknikler üzerinde duruldu. Bunların bir kısmı bugün hala kullanılıyor. Ancak bu pek kolay bir işlem değil.

Kahve firmaları bu işlemi kendileri yapmıyor. Sadece bu iş için kurulmuş şirketlerin çoğu Avrupa, Kanada, ABD ve Güney Amerika'da.

Kahve çekirdekleri kavrulmadan önce kafeinden arındırılıyor.

Çözücülerle arındırma
Kafeinden arındırma işlemi kahve çekirdekleri kavrulmadan önce, daha yeşilken yapılıyor. Farklı yöntemleri olsa da en yaygın olanı yeşil kahve çekirdeklerini metilen klorür veya etil asetat gibi çözücü sıvılar içinde bekletmektir.

Metilen klorür boya çözücü olarak da kullanılan bir bileşiktir. Etil asetat ise sirkenin temel maddesi olan asetik asit gibi doğal meyve eteridir (lokmanruhu). Oje çıkarmak için kullanılan asteonda da bu madde vardır.

Kahve çekirdekleri suda ıslatıldıktan sonra bu sıvılardan biri içerisinde bekletilir. Bu sırada kafein çekirdekten sızar. Bu kafein sıvıdan ayrıştırıldıktan sonra bu sıvı tekrar tekrar kullanıldığı için kahveye tadını veren diğer bileşimlerle yoğunlaşmış olur. Böylece bu sıvıda bekletilen çekirdekler tadından bir şey kaybetmiyor.

Bu işlemlerde kullanılan çözücülerin sağlık açısından herhangi bir riski bulunmuyor.

Ticari olarak ilk kez 1979'da İsviçre'de uygulanan su ile arıtma yönteminde ise kahve çekirdekleri suda bekletildikten sonra, aktive karbondan süzülerek kafeinden arındırılıyor.

Karbondioksitle arıtma
Bir diğer yöntem ise suya yatırılan çekirdeklere hava almayan çelik kaplarda basınçlı sıvı karbondioksit (CO2) püskürtülmesini içeriyor. CO2 kafein moleküllerine tutunarak onları çekirdekten ayırıyor. Ancak bu oldukça pahalı bir yöntem olduğu için ticari kullanımı sınırlı.

Sıcak su eklenerek yapılan hazır toz kahve (Nescafe) tüketiminin artması ile kafeinden arındırma işlemi de daha yaygın hale geldi. Ama ilk kafeinsiz hazır kahve ürünlerinin pek tadı yoktu.

Kaliteli kahve içilen kafelerin sayısı arttıkça bu işlemler daha da geliştirildi ve kafeinsiz hazır kahve bile lezzetli hale geldi.

Ancak kafeinden arındırma işleminden geçirilen kahve bile az da olsa bir miktar kafein içermeye devam eder. Bu yüzden herhangi bir nedenle kafein almak istemediğiniz bir anda kafeinsiz kahve yerine başka bir içecek içmek belki daha doğru olur.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/vert-fut-45550973

*Bu haberin İngilizce aslını BBC Future sayfasında okuyabilirsiniz.


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"Vücudumuz hangi elementlerden oluşuyor?"

BBC Türkçe 24 Temmuz 2018

f3grwpjyccrqpk5kjy1h.jpg


İnsan vücudu çok sayıda elementten oluşuyor. Bunların başlıcaları hangileri? Hücrelerimizin ömrü ne kadar? Ölen hücreler ne oluyor? Hücrelerimiz yenileniyorsa neden yaşlanıyoruz?

Evet, vücudumuz en az 25 elementten oluşuyor. Ancak vücut kütlemizin yüzde 99'a yakınını 6 element oluşturuyor. Bunlar:

Oksijen %65
Karbon %18
Hidrojen %10
Nitrojen %3
Kalsiyum %1,4
Fosfor %1,1

Geri kalan yüzde 1'5 kısmı ise Potasyum, Sülfür, Sodyum, Klor, Magnezyum ve eser miktarda Bor, Krom, Kobalt, Bakır, Flor, İyot, Demir, Manganez, Molibden, Selenyum, Silikon, Kalay, Vanadyum ve Çinkodan oluşur.

Bu elementler, vücudumuzu oluşturan 37 trilyon kadar hücrenin yanı sıra, hücre zarının dışında kalan hücre dışı yapılarda da bulunur.

Ortalama bir erkek vücudunun yüzde 60'ı sudur. Bu 42 litreye tekabül eder. Bunun 23 litresi hücrelerin içinde, 19 litresi ise hücre dışında yer alır. Hücre dışı suyun 8,4 litresini dokular arası sıvı, 3,2 litresini ise kan plazma sıvısı oluşturur.

Hücrelerin ömrü ne kadar?
Vücudumuzdaki hücreler ortalama 7-10 yılda bir yenilenmekle birlikte, her hücrenin ömrü aynı uzunlukta değildir.

Nötrofil hücrelerinin ömrü (kandaki bir tür akyuvar) sadece iki gün iken, göz lensinin ortasında yer alan hücreler ömür boyu bizimledir. Hatta beyin hücrelerinin ömrü bizimkinden çok daha uzundur.

2013'te araştırmacılar yaşlı farelerden aldıkları nöronları daha uzun ömürlü sıçanlara nakletmiş ve iki fare ömründen çok daha uzun yaşadığını görmüştü.

İşte bazı hücrelerin ömrü:

Beyin hücresi: 200+ yıl
Göz lensi hücresi: Ömür boyu
Yumurta hücresi: 50 yıl
Kalp kası hücresi: 40 yıl
Bağırsak hücresi: 16 yıl
Kas hücresi: 15 yıl
Yağ hücresi: 8 yıl
Hematopoetik (kan yenileyici) kök hücre: 5 yıl
Karaciğer hücresi: 10-16 ay
Pankreas hücresi: 1 yıl

Ölen hücreler ne olur?
Vücudumuzun dışında veya sindirim sistemimizde yer alan hücreler öldüğünde vücuttan atılır.

İçerdeki ölü hücreler ise vücudumuzu hastalıklardan koruyan akyuvarlar tarafından tüketilir. Ölü hücrelerden sağlanan enerjinin bir kısmı yeni akyuvar hücrelerinin yapımında kullanılır.

Hücrelerimiz yenileniyorsa neden yaşlanıyoruz?
Vücudumuzda akyuvar hücreleri gibi kimi hücreler sadece birkaç saat yaşarken, deri hücreleri birkaç hafta, beyin hücrelerinin çoğu da on yıllarca yaşar.

Ancak birçok hücre yenilense de, bunun gerçekleşmesini sağlayan süreçlerde zamanla aksamalar olur. Hücre üretimi için talimatları taşıyan DNA'lar zamanlar hasar görür ve hücre bölünmesini engeller. İşte bu duruma yaşlanma diyoruz.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/vert-fut-44926689

*Bu makale BBC Focus dergisinden derlenmiştir.


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--


"Sosyal normlara uymamak neden doğal görülmeli?"

Dr Kirsty Sedgman / Bristol Üniversitesi 18 Eylül 2018


zte51gy2rog9vah2ycey.jpg

Başkalarının davranışlarını eleştirenlere rastlamak zor değil. Toplu taşımadan tiyatro ve restoranlara kadar birçok kamusal alanda bir dizi kural, davranışlarımızı belirliyor. Bunlara 'ortak akıl' ya da 'sağduyu' da deniyor.

Örneğin metroda makyaj yapan ya da yüksek sesle müzik dinleyen biri rahatsızlık yaratabiliyor.

Peki hangi davranışın uygun hangisinin uygunsuz olduğuna kim karar veriyor? Bir başka soru ortaya atalım: Başkaları bizim 'kurallarımıza' uymak zorunda mı?

Uygunsuz davranış
En basit haliyle, toplumda bir kişinin sadece kendisini değil, diğerlerini de düşünmesi adına bazı normlar bulunur.

Bu kavramı anlamak için 1530'lara kadar geri dönmek gerekiyor.

Hollandalı filozof Desiderius Erasmus, "Çocuklar İçin Adabımuaşeret" kitabında yemeklere elle dokunmak ve oraya buraya tükürmek gibi davranışlara son verilmesi çağrısında bulunuyordu.

Aslında davranışların belli bir politika ile düzenlemesi, kamusal alanı daha temiz, güvenli ve iyi yapma amacı da taşıyordu.

Öte yandan bu davranış kuralları genelde çoğunluğun görüşüne dayanıyor ve güç kullanımı için bir aracı görevi görüyor.

Örneğin kamusal alanda bir kişinin ayak tırnağını kesmesi açıkça uygunsuz görülürken, kamusal alanda makyaj yapılmasını ayıplamak tartışma yaratıyor.

Seyirci olmanın kuralları
Tiyatro, davranış kurallarının en belirgin olduğu sosyal ortamlardan biri.

Seyircilerden genel olarak birbirine çok yakın ve sessizlik içinde oturmaları, sahnede olup bitene odaklanmaları bekleniyor.

Ancak birkaç yüzyıl önce bu durum çok daha farklıydı. Seyirciler yüksek sesle ve spontane bir şekilde sahnedeki performansla etkileşim kurabiliyordu.

19'uncu yüzyılda elit kesimin gücü eline alması ile beraber, oyunlardan önce seyircilere davranış kurallarıyla ilgili uyarılar sıralanmaya, afişler asılmaya başlandı.

Benzer bir dönüşüm son yıllarda da yaşandı. Tiyatroya yemek getirmek, telefon ya da tablet kullanmak, başkasıyla sohbet etmek gibi davranışlar giderek daha da ayıplanır oldu.

Bazıları telefonunu tamamen kapamak gerektiğini söylerken, bazıları sessize almanın yeterli olduğu görüşünde.

En önemli tartışma konusu da, seyircinin coşku düzeyinin sınırları hakkında.

Örneğin Londra'da geçen yıl sahnelenen Motown isimli müzikal sırasında, seyircilere sahnedekiler aksini söylemediği sürece şarkılara eşlik etmemeleri, tiyatro salonundayken 'heyecanlarını yatıştırmaları" söylendi.

Sosyal normlara ayak uyduramamak
Araştırmam sırasında katılımcılara neyin doğru neyin yanlış olduğuna nasıl karar verdiklerini sorduğumda, çok sık "bariz değil mi?" yanıtını aldım.

Öte yandan, bu kurallar belli bir kesimin ihtiyaçlarını gözardı edebiliyor.

Örneğin tiyatro salonunda herkesten oyundan önce tuvalete gitmeleri beklenir. Ancak Kron hastalığı oan bir kişi için düzenli olarak tuvalete gitmek büyük bir ihtiyaç.

Tiyatro sanatçısı Jess Thom'un da altını çizdiği gibi, fiziksel ve sesli tiklere neden olan Tourette sendromuna sahip bir kişi için oyun boyunca tamamen sessiz kalmak da imkansız.

Bu, seyircilerin daha rahat olduğu yeni bir tiyatro akımına da ilham verdi: Seyirciler konuşabiliyor, yiyip içebiliyor, ihtiyaç duydukça hareket edebiliyor.

Peki bazı kesimleri dışlıyorlarsa, insanlardan bu sosyal normlara uymalarını beklememiz doğru mu?

Bu sorunun yanıtı için tiyatro salonlarının ötesine geçmeli.

Örneğin Amerika'da mezuniyet törenleri sırasında yüksek sesle bağıran ve alkış tutan aileler, etkinliğin geleneksel ciddiyetini bozmakla eleştiriliyor.

Kuralları koyma hakkı kime ait?
Yabancıları davranışları nedeniyle ayıplamanın, günlük hayatta başka sonuçları da olabiliyor.

Kamusal alanda emzirmekle ilgili tartışmalar, bunlardan birisi.

İskoçya'da yapılan bir araştırma, kadınların başkalarının bakışları ve davranışları nedeniyle çocuklarını emzirirken rahatsız olduğuna işaret ediyor. Bu da kamusal alanda emzirenlerin oranını düşüyor.

Başkaları için tehdit oluşturmamak adına bazı sosyal kurallara uyum sağlamanın bir gereklilik olduğu açık.

Ancak neyin "kabul edilebilir" olduğuna karar verme hakkı kime ait?

Seyahat ederken, bir yerde yemek yerken ya da sanat etkinliklerine katılırken rahatsız edilmek istemeyenler mi kuralları koymalı, yoksa örneğin avaz avaz bağıran çocukları olan ebeveynler, engelli olanlar ya da başka toplumsal değerlere sahip olanlar mı?

Belki de en düşünceli davranış, insanları yargılarken çok acele etmemektir.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45547964



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--

"İnsan vücudunda son 3 yılda yapılan 3 büyük keşif"

BBC Türkçe 29 Mart 2018

boxse3ikhxzqaj8kwrjl.jpg


Bilim insanlarının buluşları arasındaki en büyüleyici, aynı zamanda en korkutucuları, kendi vücudumuzdakiler olmalı.

İnsan anatomisinin gizemine dair bu keşiflerden sonuncusu, "interstisyum" adı verilen yeni organ oldu. Uzmanlara göre, vücudun en büyük organlarından biri olan interstisyum, kanserin yayılmasında bir "otoban" görevi görüyor olabilir.

Bu, insan bedeninin bize ne ilk, ne de son sürprizi.

İşte son 3 yılın 3 büyük keşfi.


Mezenter (bağırsak askısı)

z6q2mxqawo6cgnptqdik.jpg


Tıp dünyası, 2017 yılına sindirim sistemindeki yeni bir organın keşfiyle başladı.

İrlandalı cerrah Profesör Calvin Coffey, daha önce sindirimi sağlayan birçok parçadan oluşan bir yapı olarak görülen mezenter (bağırsak askısının) bir organ olduğunu ortaya koydu.

Mezenter, kolon, mide, ince bağırsak ve karındaki diğer organların bağlantı kurduğu noktada.

Uzmanlar mezenterin anatomisi ve yapısına dair az çok fikir sahibi olsa da, organın nasıl çalıştığı tam olarak bilinmiyor.

Mezenterin, kalın bağırsak kanseri, obezite ve iltihabi bağırsak hastalıklarında rol oynadığı da düşünülüyor.


Beyin-bağışıklık sistemi bağlantısını kuran damarlar

riyvyvy4snikx4eb3mp9.jpg


Fiziksel sağlığımız ile Alzheimer ve depresyon gibi beyinde yaşanan bozukluklar arasında nasıl bir bağ var?

Bu soruya yanıt olabilecek keşif üç yıl önce ABD'den geldi.

Virginia Üniversitesi'nden bir araştırma ekibi, kafatasının hemen altında, bağışıklık sistemi ile beyin arasındaki bağlantıyı kuran damarları keşfetti.

Nature dergisinde yayınlanan araştırmayı yürüten Prof Jonathan Kipnis, yaşadıkları şoku şu sözlerle anlatacaktı:

"Bedenin artık tamamen haritalandırıldığını ve bu gibi buluşların geçen yüzyılda çoktan bittiğini düşünürdüm. Anlaşılan yanılmışım."

Beyin anatomisine ait yeni bir parçanın keşfedilmesi heyecan yarattı yaratmasına ama bazı uzmanlar, bu damarların hastalıklardaki olası rolünden emin değil.

Özellikle Alzheimer gibi hastalıklara ait çok sayıda teorinin ortaya atıldığı ve bu konuda dikkatli olunması gerektiği vurgulanıyor.

Öte yandan, beyindeki iltihabi vakaların bu damarlarla ilişkisini anlamak için, keşfi önemli bir adım görenler de var.

Beyinde 97 bilinmeyen bölüm

fhqbulaeunxm0edx9sbs.jpg

İnsan beyni hakkındaki fikirlerimiz uzun yıllar boyunca 20'inci yüzyılda yapılan beyin haritasına göre kodlandı.

2016'da bilim insanları beynin her iki yarısında bulunan ve 97'si daha önce hiç keşfedilmemiş 180 farklı bölüm olduğunu ortaya koydu ve yüzyıllık beyin haritasını güncelledi.

Hem de çok sofistike ve renkli bir formatta.

Nature dergisinde yayınlanan harita belki Google Haritalar kadar ayrıntılı değildi ama beyin zarına ait, en taze verileri en yeni teknolojilerle sundu.

Araştırma ekibinden David Van Essen, bu yeni bölümlerin beynin bilişsel faaliyetleriyle bağlantılı olduğunu söyledi.

Ekip önce ince damar tabaka ağlarıyla başladı, sonra 210 sağlıklı genç yetişkinin beyin taramalarını yaptı.

İkinci aşamada beynin tasarımı, çalışması, bağlantısallığı ya da topografisinden sadece birine odaklanılmak yerine, bu 4 kriterin hepsini birden kullanarak, kortekste "ülkelere" ayırır gibi sınırlar çizildi.

Ekip, beyindeki bölümlerin kendi içinde benzerlikler taşırken komşularından farklı yapılara sahip olabildiklerini gördü.

Bilim insanları şimdi, ileri teknoloji bu şema üzerinden otizm gibi rahatsızlıkların tedavisi hakkında daha fazlasını öğrenmeyi amaçlıyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-43572370

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"100 tabak suşi yedi, restorana girişi yasaklandı"

BBC Türkçe 17 Eylül 2018

Almanya'nın Landshut kentinde 'yiyebildiğin kadar ye' kampanyası yapan bir açık büfe suşi restoranı, 100 tabak yemek yiyen triatloncu müşterisine giriş yasağı koydu.

Jaroslav Bobrowski adlı müşteri, "hiç bitmeyen yemeği" için yaklaşık 16 Euro hesap ödedi.

Garsonlar, Bobrowski'nin bahşişini reddederken restoran sahibi, "Bu normal değil" dedi.

Bobrowski, 20 saat aç kaldıktan sonra tıka basa doyuncaya kadar yemek yenen bir rejim uyguluyor.

Eskiden vücut geliştirme sporu yaptığı belirtilen Bobrowski, bir gazeteye, giriş yasağına şaşırdığını belirterek restoranın düzenli bir müşterisi olduğunu söyledi.

'80 tabak falan yemişimdir'
Bobrowski, 100 tabak suşi yemediğini, restoran sahibinin rakamı "abarttığını" öne sürerek "80 tabak falan yemişimdir. Ama 100'e yuvarlamışlar" dedi.

Garsonların Bobrowski'nin ne kadar suşi yediğini hesaplamak için masasındaki boş tabakları kaldırmadığı belirtiliyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45547105


[Edited at 2018-09-18 16:40 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
* Sep 19

--Alıntı--

"Ünlü doktor tecavüzcü çıktı! Meğer sevgilisiyle birlikte..."

DÜNYA HABERLERİ| 19.09.2018 11:36 |

enrc7lbcz52ajnsj21ui.jpg


ABD'de televizyonda reality şov programı yapan ünlü doktorun sevgilisiyle birlikte iki kadına tecavüz ettiği ortaya çıktı.

Evinden onlarca kadının çıplak fotoğrafları çıkan doktor çıktığı mahkemede hapis cezasına çarptırıldı.

Amerikalı doktor onlarca kızı evine getirip...

Amerika'daki bir reality şovda program yapan cerrah Grant William Robicheaux ve kız arkadaşı Cerissa Laura Riley iki kadına tecavüz etmek suçundan tutuklandı.

Ancak polisin araştırması ve deliller çiftin sapkınlık boyutuna ulaşmış suçlara imza attıkları ortaya çıktı.

Çiftin kaldığı Robicheaux's Orange County'deki evlerinden de yüksek miktarda uyuşturucu çıktı.

Şimdi yetkililer ikilinin tuzağına düşmüş insanlardan gelip ifade vermelerini istiyor.

38 yaşındaki ortopedi uzmanı cerrah Grant William Robicheaux ve 32 yaşındaki sevgilisi Cerissa Laura Riley iki kadına tecavüz etmekten tutuklandı.

İkilinin kaldığı evde yüksek miktarda uyuşturucu ve baygın halde olan yüzlerce kadının çıplak görüntüleri ortaya çıktı.

Ancak polis olayın daha geniş çapta olduğunu ortaya çıkardı.

Polis ikilinin kendilerine kurban bulmak adına özellikle bar ve müzik festivallerinde gezdiğini ortaya çıkardı.

Grant William Robicheaux, 40 yıl hapis cezası sevgilisi ise 30 yıl 7 ay hapis cezası ile karşı karşıya.

Sadist çift 24 Ekim'de tekrar hakim karşısına çıkacak.

Kaynak: https://www.mynet.com/unlu-doktor-tecavuzcu-cikti-meger-sevgilisiyle-birlikte-110104403628#15463104


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--


"Surgeon, woman accused of rape, preyed on upwards of 1,000 women"

Tuesday, September 18, 2018 02:24PM

Prosecutors believe there may hundreds of alleged victims of an Orange County pair who is accused of drugging and sexually assaulting women.


SANTA ANA, California -- The Orange County District Attorney's Office announced Tuesday that there may be hundreds of alleged victims of a Newport Beach surgeon and a woman believed to be his girlfriend, both of whom are accused of drugging and sexually assaulting at least two women.

OCDA Tony Rackauckas held a news conference in Santa Ana, where he announced charges against 38-year-old Grant William Robicheaux and 31-year-old Cerissa Laura Riley. The two were charged with sexually assaulting two women by use of drugs.

Robicheaux and Riley are accused of teaming up to prey on women by meeting them at bars, drugging them - or coercing with copious amounts of alcohol - and then bringing them back to the man's apartment to sexually assault or rape them.

Other charges include oral copulation by anesthesia or controlled substance, assault with intent to commit a sexual offense and possession of a controlled substance for sale.

Rackauckas said there is video of the sex acts on one of the two victims who have come forward. Prosecutors believe that based on the videos and pictures found on the pair's phones, there may be upwards of 1,000 other victims.

Rackauckas added that Robicheaux and Riley are two "clean-cut, good-looking people" who used their looks and charm to "prey" on their victims.

The two alleged victims came forward with encounters they had with the pair in 2016. In April of 2016, Jane Doe 1 was met by the two at a restaurant in Newport Beach and invited to a party. Once intoxicated, the 32-year-old woman was allegedly taken to Robicheaux's apartment, where she was allegedly drugged and raped. She contacted Newport Beach police the next day and tested positive for multiple drugs, Rackauckas said.

In October 2016, Robicheaux and Riley are accused of drinking alcohol with Jane Doe 2 at a bar in Newport Beach until the alleged victim was no longer conscious. The two are accused of then taking Jane Doe 2 to Robicheaux's apartment and sexually assaulting her with the intent to commit rape. The woman woke up and screamed for help until a neighbor called Newport Beach police, who responded and investigated the case.

Robicheaux and Riley are also accused of possessing large quantities of illegal drugs which were recovered in Robicheaux's home in January 2018. Robicheaux is also accused of possessing two illegal, unregistered assault rifles, four other firearms and several large capacity magazines, according to a press release from the district attorney's office.

Newport Beach police submitted its case to the Orange County District Attorney's Office for review on Sept. 6 and arrested the pair at Robicheaux's home on Wednesday.

Robicheaux is a well-known surgeon in Orange County and has treated sponsored athletes. He was also once featured on the Bravo show "Online Dating Rituals of the American Male."

Rackauckas said the state medical board has opened an investigation into Robicheaux.

Prosecutors believe there may be many more alleged victims who may have met Robicheaux and Riley at events like Burning Man and the Splash House Festival in Palm Springs. If you believe you have been a victim or have information related to the crime and defendants, call Supervising Investigator Eric Wiseman at 714-347-8794.


Kaynak: https://abc13.com/surgeon-girlfriend-accused-of-drugging-raping-1000-women/4277354/



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--


"California surgeon and 'girlfriend' charged with drug rapes
Authorities find ‘thousands’ of videos and say there could be many more victims"




Associated Press / Wed 19 Sep 2018 02.26 BST

xarukqlifhnderocuehy.jpg

Grant William Robicheaux and Cerissa Laura Riley have been charged with sexually assaulting two women by use of drugs in California. Photograph: Orange county district attorney/EPA
A Californian surgeon and an alleged female accomplice have been charged with drugging and sexually assaulting two women, and authorities have said there could be many more victims.

Grant W Robicheaux, who once appeared in a reality TV dating show, and Cerissa Laura Riley were arrested on 12 September. They have been charged with rape by use of drugs, oral copulation by anaesthesia or controlled substance, and other crimes, said Orange county district attorney Tony Rackauckas.

Investigators were going through “thousands and thousands of videos and images on Robicheaux’s phone, many also including Riley”, Rackauckas said.

He said some videos showed women who “appear to be highly intoxicated beyond the ability to consent or resist, and they’re barely responsive to the defendant’s sexual advances. Based on this evidence we believe that there might be many unidentified victims out there.”

The district attorney showed reporters video of Robicheaux from a now-cancelled Bravo TV show called Online Dating Rituals of the American Male in an episode titled Three’s A Crowd.

“We believe the defendants used their good looks and charm to lower the inhibitions of their potential prey,” Rackauckas said, releasing an array of information about many locations and events associated with Robicheaux and Riley.

The defendants, who were released on $100,000 bail, could not be immediately reached for comment.

The two women who were allegedly assaulted met the pair during social encounters. “Women who have encountered these two might have felt a false sense of security due to the fact that both defendants are clean cut, good-looking,” Rackauckas said.

“We tend to trust doctors who take an oath to do no harm. The second defendant, being a female, is key. A woman purporting to be his girlfriend clearly played a significant role in disarming the victims, making them feel comfortable and safe,” he said.

According to prosecutors, Robicheaux, 38, and Riley, 31, met a 32-year-old woman at a Newport Beach restaurant in April 2016, invited her to a party and then escorted her to Robicheaux’s apartment when she was intoxicated.

The pair allegedly gave the victim multiple drugs and then sexually assaulted her while she was incapable of resisting. The woman called police the next day, and a forensic exam found multiple controlled substances.

In October 2016 the defendants allegedly drank alcohol with another woman at a Newport Beach bar until she was unconscious, brought her to Robicheaux’s apartment and sexually assaulted her. The district attorney’s office said the victim woke and screamed for help until a neighbour called police.

Other charges against the two allege large amounts of illegal drugs were found in Robicheaux’s residence in January 2018. Robicheaux is also accused of possessing two illegal, unregistered assault rifles, four other firearms and several large-capacity magazines.

The district attorney said events and places the pair may have travelled to since 2015 included the Burning Man festival in Nevada, the Dirtybird Campout festival in Silverado, California, the Splash House festival in Palm Springs, and landmarks near Page, Arizona.

The Bravo reality show aired for one season and is no longer in production. There were no plans to bring it back, NBC Universal said.

Kaynak: https://www.theguardian.com/us-news/2018/sep/19/california-surgeon-and-girlfriend-charged-with-drug-rapes

-----
--------
ADO_YORUM: USAlılardaki fantezilere bak be ağbi. Bizde, gel bira içelim desen sevgililer zor gider sevdiğinin evine (Haa, erkekler gider gider bilirin)icon_biggrin.gif Uçmuşlar be gardaşımmm...Kulakları çınlasın T. Coşgun bile çok masum kalırdı bu çiftin yanında. Selamlar Coşkun ağbi.
Türk sinemasında bir zamanlar T. Coşkun fırtınası eserdi: -> (2 dakkalık kesit) https://www.youtube.com/watch?v=l_I-B0GTwN4




▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"Bu yandaşlığın da ötesi... Ana baba bacı gardaş üniversitesi"

Odatv 19.09.2018 10:29


Üniversitelerdeki kadrolaşma haberleri kamuoyunun gündemine sıklıkla geliyor.

Yakınlarını akademik kadroya alan üniversite yöneticileri ve kişiye özel açılan kadrolar üniversiteleri büyük bir “aile şirketi”ne çevirdi.

Hitit Üniversitesi'ndeki kadrolaşma da tartışma yarattı.

Ekşisözlük’te gündem olan kadrolaşmada, neredeyse her akademisyenin kadroda bir akrabasının olması dikkat çekti.

Kadroda yer alan isimlerden bazıları şöyle:

Prof. Dr. Mehmet Demiryürek, Prof. Dr. Meral Demiryürek; Prof. Dr. Menderes Suiçmez, Araştırma Görevlisi Çağrı Suiçmez; Prof. Dr. Faruk Yamaner, Öğretim Üyesi Emre Yamaner, Öğretim Görevlisi Gül Yamaner; Prof. Dr. Ahmet Özalp, Dr. Öğretim Üyesi Sevinç Özalp; Öğretim Görevlisi Hasan Baylavlı, Öğretim Görevlisi Mücella Baylavlı; Öğretim Görevlisi Ömer Faruk Akmeşe, Araştırma Görevlisi Sıdıka Akmeşe; Dr. Öğretim Üyesi Ömer Can Satır, Dr. Öğretim Üyesi İlknur Satır; Öğretim Görevlisi Hamdi Öbekcan, Araştırma Görevlisi Mehmet Öbekcan; Doç. Dr. Yakup Çoştu, Dr. Öğretim Üyesi Feyza Çoştu; Şaban Zorlu, Öğretim Görevlisi Muhammed Fatih Zorlu; Araştırma Görevlisi Ömer Dinç, Öğretim Görevlisi Sema Dinç; Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Tolga Çırak, Dr. Öğretim Üyesi Asuman Çırak.

uxtyfue2v04xvgq7c8d1.jpg


İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ’NDE DE BENZER DURUM

Aile kadrolaşmasının yaşandığı üniversitelerden bir diğeri de İstanbul Üniversitesi. Sözlük kullanıcıları, İstanbul Üniversitesi’ndeki kadrolaşmaya da tepki gösterdiler.

em3cte7imxqylsagrdmb.jpg


Kaynak: https://odatv.com/ana-baba-baci-gardas-universitesi-19091836.html





▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--



Zehirli et verilen 6 çoban köpeği öldü

Sözcü DHA / 20 Eylül 2018

trutin4devmrwf4uumvk.jpg

*-*kzposw9yhio7zxfgwnvp.jpg

*-*tsytgt9balxtqlicgsld.jpg

*-*w2rawc4yihygk1ltc3kl.jpg

*-*ktjv0yiy3zfsc64vsgbv.jpg


Konya'nın Derbent ilçesinde etlerine zehir karıştırıldığı ileri sürülen 6 çoban köpeği öldü. Köpeklerin sahibi Celal Kağnıcı, "Jandarmaya gidip şikayetçi oldum. Kim yaptıysa bulunsun" dedi.

Olay, iki gün önce ilçeye bağlı Aladağ mevkii Kağnıcılar yaylasında meydana geldi. İddiaya göre Celal Kağnıcı’ya ait kangal cinsi çoban köpekleri kimliği henüz belirlenemeyen kişi yada kişilerce yedikleri etlere katılan zehir nedeniyle öldü.

Köpeklerinin zehirlenip öldürüldüğünü belirten Kağnıcı, “Bunları yapanlar bulunup cezalandırılsın. Köpeklerin etlerine zehir katmışlar. 6 köpeğim zehirlenip öldürüldü. Jandarmaya gidip şikayetçi oldum. Kim yaptıysa bulunsun” dedi. Jandarmanın olayla ilgili başlattığı soruşturma sürüyor.

Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/zehirli-et-verilen-6-coban-kopegi-oldu-2635690/


ADO_YORUM: Bu vahşeti yapana/yapanlara bu dünyada aynı muameleye uğramaları için ilendikçe ilendim... İçim soğudu mu? Yooo, inşallah karşılaşırız bu genetiği bozuk işkenceci yaratıklarla bir şekilde...



[Edited at 2018-09-20 01:45 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
*-* Sep 20

--Alıntıdır--

"Japonya'daki Genelevlere Neden Türkiye Dendiğini Anlatan Bu Yazıyı Mutlaka Okumalısınız!"

3 Ağustos, 17:48'de eklendi, 4 Ağustos, 01:32'de güncellendi
Yazı: AkirA


*-*b8wej3utygsyzj3xxbhk.jpg


*-*a7dy7hmzel4nm1sofaed.jpg


*-*eyy1lmz90okiuwhvnfpz.jpg

*-*as6ceddrrpzz1rpwbmad.jpg//Foturafları netten buldum///

Fuhuş sektörünün Japonya'daki işleyişini anlatan AkirA, çoğu kişinin kafasında canlandırdığı geyşa imajını yıkıyor ve yasaklar sonrası oluşan sistemi bir bir anlatıyor. Bildiğimiz anlamdaki modern pavyonların aşırı pahalı olması nedeniyle açılan ve Türk hamamının birebir aynısı olan mekanları da ekleyerek hazırladığı yazısında Türkiye'nin Japonya'daki fuhuş sektöründeki etkisini de gözler önüne seriyor.

Fuhuş güzellemesi yapmayacağım elbette ama bu sektör Japonya’da nasıl işliyor, nereden nereye gelmiş, neden genelevlere zamanında Türkiye deniyordu... bu konuları anlatayayım. Ukrayna otobüsü rehberi gibi anlatmayacağım için niyeti bozanlar yallah! Evet başlıyorum.

Çoğu kişi için kafalardaki Geisha imajı yukarıdaki gibidir ama gerçekte olan aşağıdaki imiş. Geisha’nın fahişe olmadığı, sanat icraa ettiğini, görevinin erkeklere sanatsal servis yapmak olduğunu hem Japonlar hem de niyeyse batılılar iddia eder. Geisha 芸 gei sanat 者sha kişi dir.

Yani karakterlere bakarsak sanatçı anlamına yakın. Ancak, uzun seneler müzik, resim, gurme veee seks eğitimi alıp bekaretini açık artırma ile sattıktan sonra sadece belli elit beylere seks dahil bu servisi yapan kişilere kültür elçisi gözüyle bakmak naifliktir.

Meiji dönemi sonrası yasaklanan Geisha sistemi haricinde Jorō denilen sanat sepetten anlamayan ırgat fahişeler de varmış. Geisha evinden kovulanlar, iş bulamayanlar ya da kocası tarafından satılanlar vs. Esas trajik öyküler burada dönermiş. Ancak Geisha olmak statü kazandırırmış.

Statü kazanmak önemli, işin içinde sanat da var. Bu yüzden fuhuşa bakış batı kültüründen farklı işliyor. İkinci dünya savaşında iflas eden geisha evleri, savaş sonrası biraz da amerika baskısı ile kapatılıyor (aşırı kültür taşıdığı için). Bunların yerini ...

Amerikan stili ve Japon stili ile karışık Cabaret Clublar alıyor. İşsiz kalan geishalar mutlu sonsuz (aslında var) bu daha modern pavyonlarda içki ve sohbet servisi yapmaya başlıyor. Teknik olarak paralı seks yasak 🚫 tabii kim takar y.kaymakamını

Kyabakura denilen Cabaret Clublar o kadar popüler oluyor ki hala popüler, dehşet paralar dönmeye başlıyor. Yakuza işin içine girip alım satımları, haraçları ve her şehirdeki kırmızı ışıklı bölgeyi denetim altına alıyor.

Sermaye olan hatunlar da istemedikleri takdirde bafi yapmayacakları için oh be ala diyerek bu işe akın etmeye başlıyor ve size rekabet dünyasının kapıları açılıyor. Klüpte popüler bir hatun olursanız en elit beyler sizi seçecek, onlar da rakiplerini geçmek için para akıtacak.

Cabaret sektörü pahalılaşıp sonu da kesin mutlu son olmayınca ( servet dökerseniz var da... ne gerek var) bu açığı giderecek yeni bir sistem ortaya çıkıyor. Evet verin mehteri, Türk Hamamları...

İlk başta köpüklü yıkama masaj derken, iş mutlu sonla bitmeye başlayınca, geisha dönemindeki Jorō sisteminin yerini Türk Hamamları almış. Yani genelevin sulusu. Bu espri değil çünkü Japonya’da fuhuş sektörüne mizu-shoobai (su ticareti) deniyor.Sonra tüm gece hayatına Mizu deniyor

Bu köpüklü genelevlerine Toruko buro(türk hamamı) denirken dükkanlar yaratıcı isimler koyuyor. Istanbul, Türk rüyası ve En ünlüsü Türkiye büyükelçiliğiicon_smile.gif bir gün gerçek elçinin karısını taksici oraya götürünce iş çığırından çıkıyor ve

Tokyo’da bulunan bir kaç Türk öğrenci ve elçi baskısı ile bu genelevlerden Türkiye ibaresi kaldırılıyor. Ve tarihimizdeki en büyük Türk-Japon diplomatik krizi önlenmiş oluyor. 🙏🇹🇷❤️🇯🇵🙏

Türk hamamı adını Soapland’e bırakıyor ve hala sistem aynı. %90ı yabancı kabul etmediği için gözünüzle görmeniz zor. Diğer yandan cabaret clublarda iş ne durumda onu anlatayayım.

Ortalama bir klube giriş için kapıda 5000yen verirsiniz (50 dolar) size bir saat istediğiniz kadar için denecek (nomihoodai) bunun karşılığında 10 dolarlık bir şişe yanında cabaret hatunu sizin bardağa buz koyup içkinizi servis edecek, takma isminin yazdığı kartını takdim edecek

Sonra tanışma faslı bitince ben ne içeyim diyecek ve ilk verdiğiniz 5000 yen +++ artacak. Mutlu son yok, onun için her gün gidecek 5000 verip aynı hatunu isteyecek(+5000) ve ona özel şişe açtırıp (+150.000) saatler çantalar alacaksınız ki sizle otele gelsin.

Bu nedenle taa geçmişten beri bu sektör hem çalıştıranını hem de çalışanını zengin ettiği için seks işçileri sandığınız gibi zorla çalıştırılmıyor (istisnalar var). Üniversite öğrencileri, şirket memuru kadınlar, doktorlar bile ek gelir olarak bu işi yapabiliyor.

Size ahlaksızca gelen şey başka kültürler de çok normal olabiliyor. İlginçtir ki Geisha olayına bizimkiler pek hoş bakıyorlar. Erkeğini mutlu eden Japon ev kadını sanıyor millet. O da Fatma Girik kemal sunal yüzünden.

Kaynağı: https://onedio.com/haber/japonya-daki-genelevlere-neden-turkiye-dendigini-anlatan-bu-yaziyi-mutlaka-okumalisiniz-834588

ADO_YORUM: Japonya'da en çok görmek istediğim yer Kubaishima-Hakatumahara kerhanesidir. Okuduklarım-duyduklarım doğruysa cennet gibi bir yermiş. Geceliği çok tuzluymuş... Hayırlısı bağlım. İnşallah o kadar para atarsam bi köşeye uğramak istediğim başlıca mekanlardandır(piyango-toto filan vurursa/tutarsa oynarsam)... Bu kafayla o paraları biriktirmek zor.
---

"Kerhane nerede kardeş - Kemal Sunal" (3:23'lük filim kesiti) : -> https://www.youtube.com/watch?v=rDh2BWTrsv0
__________________________

[Edited at 2018-09-20 10:27 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Ekonomi, ehkonomi, egonomi... Sep 21

--Alıntıdır--

"Ekonomiden Sorumlu Eski Devlet Bakanı Ufuk Söylemez, Albayrak'ın ekonomi programını eleştirdi"

Odatv 20.09.2018 17:00

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Yeni Ekonomi Programını (YEP) açıkladı.

Yeni Ekonomi Programı'nda büyüme hedefleri; 2018 için yüzde 3,8, 2019 için yüzde 2,3, 2020 için yüzde 3,5 ve 2021 için yüzde 5 olarak belirlendi. Enflasyon hedefleri ise; 2018 için yüzde 20.8, 2019 için yüzde 15.9, 2020 için yüzde 9.8, 2021 için yüzde 6.0 oldu.

Daha önce Bakan Berat Albayrak'ın koltuğunda oturan, Ekonomiden Sorumlu Eski Devlet Bakanı Ufuk Söylemez açıklanan Yeni Ekonomi Programını Odatv'ye yorumladı. Ufuk Söylemez, Albayrak’ın açıkladığı programı “krizin itirafı” diye ifade ederken, önümüzdeki üç yıl için de “kaybedilmiş yıllar” olduğunu söyledi.

2018-2019 VE 2020'NİN KAYBEDİLMİŞ YILLAR OLDUĞUNUN İTİRAFI

Açıklanan yeni programın bugüne kadar yayınlanan diğer programlardan farkı olmadığını, fakat satır aralarında bazı gerçeklerin kabul edilip 2018-2019 ve 2020'nin kaybedilmiş yıllar olduğunun itirafının yapıldığını belirten Söylemez şöyle devam etti;

"Bu program bugüne kadar AKP'nin açıkladığı ve hiçbirinde tutturamadığı başarısız programlardan pek farklı değil. Tek olumlu yönü bazı gerçekleri satır arasında kabul etmeleri.

Nitekim Bakan Albayrak Türkiye'de işsizliğin, enflasyonun, cari açığın ve her türlüğü olumsuzluğun ancak 2021'den sonra düzeleceğine dair tablolar gösterdi bize.

Bu durum ünlü ekonomist Keynes'in meşhur bir lafını hatırlattı bana ‘Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız.’ Türkiye'ye ve Türk milletine Allah sabır ve güç versin ki Bakan Albayrak'ın vaat ettiği nurlu ufuklara ve refaha kavuşabilelim inşallah.

Yani yeni programa olumsuzlukla yaklaşmak istemiyorum ama gerçekçi tarafı da budur. 2018’i, 2019'u, 2020'yi kaybedilmiş yıllar olarak tüm rakam ve grafiklerle açıkça söylüyor. Dolayısıyla Türkiye'nin 2021'den sonra refaha kavuşacağını söyleyerek nurlu ufuklar vaat etmekten daha ileri giden bir program değil.

2018,2019 ve 2020 yıllarının Türkiye'nin kayıp yılları olacağı enflasyonun, işsizliğin çift haneden aşağı düşmeyeceğinin bir anlamda teyidi anlamına geliyor."

“KOBİLERİ, İŞSİZİMİZ, EMEKÇİMİZ AÇLIK VE YOKSULLUK SORUNU YAŞAYAN MİLYONLAR 2021'E KADAR SABREDERLERSE…”

Önemli olan meselenin genel yatırım ikliminin düzenlenmesi olduğunu, Türkiye'deki sorunun sadece ekonomik program veya parasal meselelerin olmadığını ifade eden Söylemez şöyle devam etti;

"Zaten bir programdan fazla bir şey beklemek doğru değil. Önemli olan bunun uygulanması ve genel yatırım ikliminin düzelmesidir. Çünkü bir programdan şapkadan tavşan çıkaracak sihir gücüne sahip değiller.

Türkiye'nin sorunu sadece ekonomik program veya parasal meseleler olmadığını aklı başında herkes biliyor.

Kuvvetler ayrılığının olmadığı, medyanın eleştiriden çekindiği, çok kanallı ama tek sesli olduğu, otoriter ve siyasal İslamcı yöneliğe sahip ortam yerli ve yabancı yatırımcılar için cazip olmaktan çıkar.

Nitekim Türk vatandaşlığı kazanma koşullarını da ucuzlattılar, 2 milyon dolardan 500 bin dolara indirdiler. 100 kişiden 50 kişiye indirdiler istihdamı yani enflasyonu oraya da maalesef yansıttılar.

Demek ki programlardan sihir beklemek doğru değil. Program'daki tek gerçekçi yön 2021 gibi bir uzun vadeli hedefin verilmesidir.

Türk sanayisini kobileri, işsizimiz, emekçimiz açlık ve yoksulluk sorunu yaşayan milyonlar 2021'e kadar sabrederlerse ve 16 yıldır iktidarda olan AKP'yi 5 yıl daha desteklerlerse refaha kavuşacaklar gibi bir anlam çıkıyor bu da bana göre programın en gerçekçi yönü."

“ÖNEMLİ OLAN TÜRKİYE'DEKİ KAMPLAŞMA VE CEPHELEŞMENİN ÖNLENMESİDİR”

Açıklanan programda sorunlarla kısa vadede nasıl baş edileceğinin belirtilmediğine dikkat çeken Söylemez şu ifadeleri kullandı:

"Önemli olan bugün akut olan ekonomik ağır sorunlarla kısa vadede nasıl baş edeceğimizin söylenmemiş olmasıdır.

Dediğim gibi yatırım iklimini düzeltecek koşullar olmadığı müddetçe Türkiye'nin sorunu sadece parasal değildir orta vadeli program ilan ederek de çözülemez.

İyi niyetli yaklaşımdır gerçekçiliği de önümüzdeki 3 yılın kayıp yıllar olacağı bizzat Ekonomi Bakanı tarafından teyit edilmesidir.

Ben fazla bir şey beklemiyorum programdan önemli olan dediğim gibi diğer hususlarda iyileşme sağlanmasıdır Türkiye'nin demokratikleşmesidir. Türkiye'deki kamplaşma ve cepheleşmenin önlenmesidir.

Türkiye'de eğitimin dijital ekonomiyle tamamen uzak imam hatipleşilmesinden vazgeçilmesidir. Dolayısıyla bunlara yönelik bir şey göremedim.

Diğer orta vadeli programlardan da tek farkı 2018, 2019, 2020 yıllarının bizzat bakan tarafından kayıp olarak grafik ve rakamlarla teyit edilmesidir.

Bakan Albayrak'ın açıklaması esasiyle Türkiye'nin 2018 ve 2019 yıllarında ortalama büyümesinin çok altında büyüyeceğinin çift haneli enflasyon ve çift haneli faizlerle gelişmiş ve gelişmekte olan en kötü rakamlara sahip olduğunun adeta itirafı niteliğindedir."

“ÖNÜMÜZDEKİ 3 YILIN BİR KRİZ DÖNEMİ”

Erdoğan'ın dün döviz kurlarında yaşanan hareketliliğe ilişkin olarak yaptığı açıklamasında "Bizde kriz mriz yok, bunların hepsi manipülasyon" ifadesine değinen sözlerini şu şekilde tamamladı:

"Kimse yoğurdum ekşi demez, Bakan Albayrak'ın açıklamaları ve 2018,2019 ve 2020 için sunduğu rakamlar bir kriz ekonomisinin yapısal sorunları olan ekonominin rakamları olarak görüyorum.

Ama dediğim gibi teşhis eksik dolayısıyla tedavide yetersiz kalır. Teşhis eksik olan şu kendini idare biçimlerinin yani ahbap-çavuş kapitalizminin, eş dost akraba kayırmacılığının, partizan atamaların, bürokrasiye cemaatçilerin doldurulmasının, otoriter bir anlayışın hukuktan uzaklaşmanın yani kuvvetler ayrılığının askıya alınmasının fiilen ve diğer bütün unsurların bir araya gelmesiyle yani yatırım ikliminin kaybolmasına dair bir şey yok onlar kendi idare tarzlarının doğru olduğunu düşünüyorlar.

Bunun sadece parasal tedbirlerle veya yasaklarla belki 15’inci defa orta vadeli program ilan ederek aşılabileceğini zannediyorlar sorun bu.

Yani sorun bu gerçekleri görmemeleri veya gördükleri halde kabul etmemelerinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla Bakan Albayrak'ın ilan ettiği rakamlar önümüzdeki 3 yılın bir kriz yönetimi yılları olduğunun rakamlarla ve grafiklerle adeta itirafı niteliğinde bence."

Kaynak: https://odatv.com/itiraf-ettiler-20091802.html


_______
__________

ADO_YORUM: Kendi yorumum da şöyle: Dışarıdan, döviz cinsinden alınan borçlar beton ağırlıklı yapı sanayisine yatırılırsa yatırım olarak; sonucunda böyle sonuçlara da şaşırmamak gerek... Bilişim, tüm insan kaynaklarına yapılacak akılcı insan sermayesi (beşeri sermaye) yatırımları, nitelikli tarım, fazlası dışarıya da satılabilecek gerçekten ama gerçekten organik tarım, büyükşehirlerde kökünden kopuk ve sıkıntılı bir hayat süren köylülerimizin akıllı projelerle köylerine döndürülmesi ile kazanılabilecek tarım ve hayvancılık ivmesi, binbir çeşit makine sanayisi, eğlence elektroniğinde yapılabilecek üretim yatırımlarını teşvik, yeni pazarlar bulma, huzur içinde bir ülke, dışsatım, dışsatım, dışsatım orta ve uzun vadede tıkanmışlık kilidini açabilecek platin anahtarlardır... Gerçek üretim(ler) teşvik edilip artırılmadıkça hizmetler sektörü bile istenen ölçüde gelişemez... (teşvik derken doğrudan avanta para vermeyi kastetmiyorum). "Çok uzun vadede" yapılabilecekleri ise sayfalarca yazmam gerek. Konuşsunlar baalım anlı-şanlı ekonomistler önce bir değil mi yaaaicon_biggrin.gif

ADO_NOT: 2016 yılının beşeri sermaye endeksi haritası (aşşağıda)

*-*b6tfixnrgf3cgpfxew3h.jpg

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


Madem para dedik, egonomi, ehkonomi-ekonomi-iktisat-tutumbilim dedik...

International Bank Note Society (IBNS) tarafından seçilen en güzel kağıt paralar...

Bunlardan biri Kazak tengesi ->1000 Kazak tengesinde Kültigin resmedilmiş.

chjazxjnw6ygmslub0xw.jpg


"1000-Tenge-Schein, Kasachstan
Nachdem der Titel "Banknote des Jahres" schon in den Vorjahren an Kasachstan gegangen war, sicherte sich die Nationalbank des Landes die Auszeichnung auch im Jahr 2013. Die IBNS begründet ihre Wahl mit der warmen Farbgestaltung des Scheins und der ästhetischen Nebeneinanderstellung zweier für das Land maßgeblicher Monumente. Das Unabhängigkeits-Monument Kasachstans, das "Kazakh Eli", das bei den Vorjahresgewinnern noch im Vordergrund stand, rückt auf der 1000-Tenge-Note in den Hintergrund. Dafür ist das Kültegin-Monument mit alttürkischer Runenschrift auf dieser Gedenkbanknote das dominierende Element. "

Kaynak: https://www.sueddeutsche.de/wirtschaft/banknoten-das-sind-die-schoensten-geldscheine-der-welt-1.2971411-7


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


Bugün az bir iş vardı ve nihayet sevdiğim uğraşlara zaman ayırabildim. Çalışma masam da dinlendi benle birlikte... Yaşarken iktisatlı-tutumlu davrandım bugün...


fyxxr8lm9o1ni33la5c9.jpg

[Edited at 2018-09-21 16:27 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
"İşçinin maaşını devlet ödesin" Sep 24

--Alıntı--
Haber: Erdoğan SÜZER / Sözcü 24 Eylül 2018

*-*ji7qkyy0hba3pxb1qjrj.jpg

*-*md13xkt320q764xrpoh0.jpg

ASO Başkanı Nurettin Özdebir, sanayicinin maaşları ödeyemez duruma geldiğini söyledi. Başkan Özdebir, işçi çıkarmamak için maaşların 6 ay süreyle İşsizlik Fonu’ndan ödenmesini istedi.

Birçok firma kur ve faiz artışlarına dayanamayıp iflasa sürüklenirken, sanayicilerden “maaşları ödeyemiyoruz” çığlığı geldi. Ankara Sanayi Odası (ASO) ekonomi yönetimine sunduğu raporda, birçok sanayicinin maaşları ödeyemediği için işçi çıkarma aşamasına geldiğini bildirip işçi maaşlarının 6 ay süreyle İşsizlik Sigortası Fonu'ndan ödenmesini talep etti. ASO, kur artışı yüzünden bankaların sanayicilerden ek kredi teminatı istemeye başladığını da ekonomi yönetimine iletti.

ASO Başkanı Nurettin Özdebir, bir grup gazeteciyle yaptığı sohbette, ekonomi yönetimine sundukları çözüm paketinin ayrıntılarını anlattı. Ekonomide yaşanan durumu ‘kriz' yerine, ‘Ekonomik Darboğaz' olarak niteleyen Özdebir, sanayicilerin içine düştüğü darboğazın aşılması için hazırladıkları raporu Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın yanı sıra sanayi, ticaret ve ulaştırma ile ilgili bakanlara sunduklarını söyledi.

ÖDEYEMEZ HALE GELDİLER

Özdebir, kur ve faizlerdeki artış ile ekonominin içinde bulunduğu durum nedeniyle çok sayıda sanayicinin fabrikalarda çalıştırdığı işçilerine maaş ödeyemez hale geldiğini bildirdi. Destek verilmemesi halinde bu firmaların işçilerini işten çıkarmak zorunda kalacağı uyarısında bulunan Özdebir, “Aslında birçok firma için bu darboğaz durumu geçici. Firmalara bu süreçte maaş desteği verilirse birçok firma işçisini bugün işten çıkarmaz ve işler örneğin 6 ay sonra düzeldiğinde yeni işçi almak durumunda kalmaz” diye konuştu.

İŞE GELMESİN, FON ÖDESİN

Özdebir, çok sayıda işçinin işsiz kalmasına da yol açacak bu durumun çözümü için kısa çalışma ödeneği olarak bilinen ve kriz dönemlerinde uygulanan sistemin hayata geçirilmesini istedi. “Kısa çalışmanın derhal çıkması lazım” diyen Özdebir, “Zora giren firmaların ödeyemediği işçi maaşının yarısını işveren, kalan yarısını da 6 ay süreyle İşsizlik Fonu ödesin istiyoruz. Bu sistem 2008 krizi sonrasında uygulandı. Sistemin mevzuatı hazır ama karar alınması lazım. Ben bugün o işçileri işten çıkarsam hepsine Fon'dan zaten işsizlik maaşı verilecek. İnsanlar işsiz kalacağı gibi bu işin Fon'a bir maliyeti olacak. Onun yerine insanlar işinde kalsın, çalışılan sürenin maaşını patron, işçinin izinde olduğu dönemin maaşını da Fon ödesin. Bu düzenlemenin 6 aylık bir dönem için hayata geçirilmesi gerektiğini ilgili bakanlara ilettik” dedi.

KRİZ VARSA UYGULANIYOR
Kısa çalışma ödeneği sistemi, 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu'nun Ek 2'nci maddesi gereğince, genel ekonomik kriz yaşanması ya da belirli bir sektör veya bölgede kriz ile zorlayıcı sebeplerle işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin geçici olarak önemli ölçüde azaltılması veya işyerinde faaliyetin tamamen veya kısmen geçici olarak durdurulması hallerinde uygulanıyor. Bu durumlarda işçilere 3 ayı geçmemek üzere kısa çalışma ödeneği veriliyor. İşsizlik fonundan 2005 ila 2018 yılları arasında 228 bin 610 işçiye toplam 212 milyon 500 bin lira ödeme yapıldı.

HAZİNE 40 MİLYAR LİRALIK TAHVİL VERSİN

ASO'nun, ekonomi yönetimine sunduğu darboğazı aşma paketinde yer alan önerilerden bazıları şöyle:
– Reel sektörün devlette bekleyen 40 milyar liralık KDV alacağının yerine Hazine uzun vadeli çok düşük faizli devlet tahvili versin. Firmalar bu tahvilleri bankalara teminat olarak sunup kredi alıp sıkıntılarını çözsün.
– KDV ve peşin vergilerin taksitlerle ödenmesinin yolu açılsın.
– Kur artışı nedeniyle bankalar firmalardan ek teminat istemeye ve kredileri geri çağırmaya başladı. Sorunun çözümü için BDDK düzenlemelerinin acilen hayata geçirilmesi gerekiyor.
– Kur artışı kamuya iş yapan firmaları zora düşürdü. Yapılmış ihaleler için ya fiyat farkı verilmeli ya da ihaleler iptal edilmeli.
– Kamunun ilaç alımlarına uyguladığı Euro kuru 2.69 TL'den 4.25 TL'ye çıkarılsın ve kurlar yılda iki defa belirlensin.
– Firmalarımızın karayolları ve DSİ'den olan 40 milyar liranın üzerindeki hak edilmiş alacakları acilen ödensin.

Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/2018/ekonomi/iscinin-maasini-devlet-odesin-2641907/


-------
ADO_YORUM: Tüm lükslerimi yıllar önce çöpe atmıştım zaten... Bu krize karşı da küçük "kış önlemleri" alıyorum. Geçen Morcalı köyünün meşhur soğanlarından ve Gödet köyünün ünlü patateslerinden 1'er çuval aldım koydum, neme lazım ne olur ne olmaz. Bozkandak köyünden de 6,5 kilo pekmez aldım. Bu alışverişleri o köylere giderek yapmadım tabi, burada oturan aslen oralı insanlar kapıda satış yapıyorlardı, organizasyon hoşuma gitti. Kömürüm-odunum da var... Arada bir Konya ve Trabzon'un maçlarına da gittim mi bu kriz kışı çıktı demektir. Yeter ki sağlık olsun, yalnızca ölüme çare yok. Paniğe de gerek yok millet. Bu, çuvallarla yiyecek depolama adeti; eski yokluk, savaş ve kıtlık yıllarından ve endüstriyel üretim öncesindeki geleneksel üretim yöntemlerinden kalma bir alışkanlıktı(r) Anadolu'da. Bu yıl bu adeti kendi çapımda canlandırmaya karar verdim hepsi bu, dont worry be happy.

Marketçilerin hiç işine gelmez ama; bu gelenekler yıllardır sürdürülüyor birçok yerde. Aşağıdaki boş arsada bayağı bi salça kaynatıldı bu yaz da. Bulgur, patates, soğan çuvalla, tereyağı (ağzının tadını bilenlerce) kova ölçeğinde sipariş edilir; ev salçası zaten çokça yapılır... 1-2 hafta önce üzümü bol köylerde kaynatılarak getirilen pekmezin kilosu 20 lira bu yıl... Turşular evlerde hummalı bir şekilde hazırlanıyor. Benim kış hazırlığım tek kişilik ve çeşidi az, yani daha çırağım bu işlerde. Bir de yeterince reyhan ve fesleğen ile biber de kuruttum bu yaz.


[Edited at 2018-09-25 00:01 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
_ Sep 25

--Alıntı--

"Odatv devletin çok kritik raporunu yayımlıyor: "Renklendirilmiş" örgüt üyeleri hala görevde mi"


Odatv / Sami Menteş 24.09.2018 18:03


“FETÖ silahlı terör örgütü Emniyet mahrem yapılanması raporu” başlıklı rapora Odatv ulaştı.

ldapjfx7qjele5bbg6sl.jpg

Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında FETÖ’nün örgütlenmesini daha yoğun şekilde tartışmaya başladı.

Devletin her alanında örgütlenen ve geliştirdiği yöntemlerle kendisini saklamaya çalışan örgüt üyelerini tespit etme çalışmaları sürüyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı, FETÖ’nün Emniyet’teki mahrem yapılanmasıyla ilgili bir rapor hazırladı.

“FETÖ silahlı terör örgütü Emniyet mahrem yapılanması raporu” başlıklı rapora Odatv ulaştı.

Raporda, FETÖ’nün Emniyet mahrem yapılanmasına yönelik yapılan soruşturma kapsamında elde edilen dijital materyallerin incelenmesi ve devamında yapılan çalışmalarla tespit edilen konular ele alındı.

Raporun en dikkat çekici kısmı ise; FETÖ’cü polislere yönelik operasyonların başlamasının ardından, örgüt üyelerinin yakalanmaması için “renklendirme” yöntemini kullanmaya başlamaları oldu. Emniyet içindeki FETÖ’cü polisler “renklendirme” yöntemiyle başka grupların arasına karışıyor, diğer grupların içine sızıyor.

HANGİ GRUPLARA KATILDILAR

Emniyet’in raporunda “renklendirme”yle ilgili olarak şu bilgilere yer verildi:

“Yapılan operasyonlar ve adli soruşturmalar ile örgütün çözülmesi neticesinde; kamufle olarak kuvvet kazanmak, yeniden devlet kurumlarına sızmak ve ayrıca sosyal medyada provokasyonlar üreterek mevcut hükümete karşı halk ayaklanması vb. huzursuzluklar yaratmak için geliştirdikleri bu yöntemin; hem kamu kurumu, hem günlük yaşam hem de sosyal medya içerisinde denendiği, ele geçirilen dokümanlardan da anlaşılmaktadır. Örgütün belgelerinden, kısmen de olsa başarılı olduğu tespit edilen bu yöntemin, daha önce FETÖ/PDY üzerinde yapılan soruşturmalarda gündeme geldiği bilinmektedir. Bu bağlamda; Devletin bekası, vatandaşların huzur ve sükûnunun devamı için bahsi geçen yeni yöntemle ilgili ayrıca tedbir almanın gerekliliği de değerlendirilmelidir. Bu yöntemle renklenen oluşumlar içerisinde:

-Mevcut Hükümet Karşıtı Gruplar

-Mevcut Hükümet Yanlısı Gruplar

-Tüm Muhalif Parti Grupları

-Diğer Dini Cemaatler

-Farklı Dini Mezhep Grupları (Aleviler)

-Ulusalcı, Atatürkçü Düşünceye Sahip Gruplar

-Diğer Terör Örgütleri (PKK, DHKP-C)

-“Renksizlik” olarak tanımlanan, hiçbir oluşuma dahil olmayan gruplar bulunduğu tespit edilmiştir.”

“İLİM YAYMA CEMİYETİ, MİLLİ GÖRÜŞ, NAKŞİ, MHP, BBP, CHP, AKP VE SP GİBİ…”

Örgüt içi yazışmalarda, örgüt üyelerinin “renklenerek” başka gruplar içinde yer almaları gerekirse “aşırı solcu, ülkücü” olmaları ve ailelerinin de buna ayak uydurması gerektiği belirtildi. Raporda atıfta bulunulan örgüt içi yazışmalarda “renklendirme”nin kimler için uygulanacağı, yöntemleri ve nasıl denetim altında tutulacağı bilgileri de yer alıyor.

FETÖ üyelerinden elde edilen ve raporda da yer verilen "Renklendirme" başlıklı tabloda şu ifadeler yer aldı:

"Ülkemizde değişen koşullara göre her zeminde ve her ortamda hizmet sahalarının oluşturulması önem arz etmektedir. Bundan dolayı lise öğrencilerinin farklı oluşumların içinde, dava şuurundan taviz vermeden hizmet etmesi amaçlanmaktadır. Renklendirme dediğimiz bu çalışmada, çalışmanın ruhuna uygun öğrenci ve öğretmen arkadaşlarla, İlim Yayma Cemiyeti, Milli Görüş, Nakşi, MHP, BBP, CHP, AKP ve SP gibi olguların içinde renklenerek hizmet edilmesi amaçlanmaktadır."

RENKLENDİRMENİN KRİTERLERİ NELER

Tabloda "renklendirme" çalışmasının her birimde yüzde 5 ile yüzde 10 arasında olacağı belirtilirken, İstihbarat alanında oranın yüzde 10 olacağı belirtiliyor.

"Renklendirme"nin siyaset ve cemaat boyutu ikiye ayrılması gerektiği vurgulanarak renklenecek kişilerin, gideceği yeni yapıların literatürünü öğrenmeleri gerektiği vurgulanıyor.

"Renklendirme çalışmasına seçileceklerde olması gereken kriterler" başlığı altında ise şunlar yer alıyor:

"Karı koca müsait birlikte çalışan, tedbir yönü kuvvetli arkadaşlar olmalı.

Ulaşım aracı muhakkak olmalı.

İsmi çok bilinen yıpranmış arkadaş olmamalı.

Çalıştığı renklerin yapısını araştıran, öğrenen biri olmalı ki arkadaşlara yön versin.

Telefon ve diğer irtibatları vasıtasıyla bizle bağlantısı çözülmeyecek arkadaş olmalı.

Fıtratı çalışacağı renk dokusuna uygun olmalı, uyum güçlüğü olmasın.

Hanımı müntesip olan arkadaşlar olabilir.

Bazı renklere şakirt ama eşinin başı açık arkadaşlar olabilir.

Her renkte en az iki arkadaş olmalı bunlar birbiri ile çek edilmeli.

Arkadaşların birinci dereceden akrabaları farklı renklerde olabilir bu fırsat değerlendirilmeli."

HANGİ TARİKAT VE CEMAATLERİN İSMİ VERİLDİ

Emniyet’in çok kapsamlı raporunda, örgüt üyelerinden elde edilen “RENKLENME” isimli belgeye de yer verildi.

Belgede “renklendirme”yle ilgili şunlar kaydedildi:

“Renklendiği söylenen bazı öğrencilere baktığımızda hem yanlış öğrencinin tesbit edildiğini hem de yanlış renklendiğini gözlemledik. Ekte kısa bir dosya var bir bakılsa uygunsa umumileşebilir, ekleme çıkarma yapılabilir

NELER RENKTİR:

TARİKATLAR (NAKŞİ- KADRİ- HALVETİ- VS.) - CEMAATLER (NUR CEMAATLERİ- ERENKÖY- ÇARŞAMBA- İSLAMOĞLU CEMAATİ VS)- AKP- PARTİLER.

NELER RENK DEĞİLDİR: ( BUNLAR RENK OLMAMAKLA BİRLİKTE TEDBİR AÇISINDAN İYİDİR) EHL-İ DÜNYA- RENKSİZLİK- VS- ANADOLU İNSANI.

TAVSİYE EDİLEN: BİR KABİLİYETİNİ GELİŞTİRMEK( İPHONE DAN ANLAMAK)- SERTİFİKASI OLMAK- DİL BİLMEK- BİLGİSAYAR TEKNİK DONANIMINA SAHİP OLMAK- İŞ BİTİRİCİLİK(EV TAMİR İŞLERİNDEN- NE NEREDE BULUNUR VE TEMİN EDİLİRDEN ANLAMAK)- KIYAFETİNE DİKKAT ETMEK(ŞAKİRT GİBİ GEZMEME) VS VS

RENKLENENLERİ GERÇEKTEN RENKLENMİŞ Mİ ANLAMAK İÇİN SORULMALIDIR.

1- HANGİ RENGE GİDİYOR.

2- BU VAZİFEYİ BİZ Mİ VERDİK

3- BİZ ŞİMDİ BIRAK BAŞKA RENGE GEÇ DESEK GEÇER Mİ?

4- AKSİNE İHTİMAL VERMEYECEK ŞEKİLDE HİZMETE BAĞLI MI?

5- HİMMETİNİ VERİYOR MU?

6- KAMP- KAMPANYA KATILIM DURUMU NASIL

7- BİLDİĞİMİZ BİR ZAAFI VAR MI ( PARA- MAKAM- ÖNDE GÖRÜNME- MANEVİ TATMİNSİZLİK VS)

8- RENKLENDİĞİ GRUBUN PROGRAMLARINA GİTMEYE BAŞLADIMI

9- RENKLENDİĞİ GRUP BU KİŞİYE BİZDEN DER Mİ?

10- GİTTİĞİ YERDEN BİZE BİLGİ GETİRİYOR MU?

11- EŞİ SAĞLAM MI. PROGRAMLARINI YAPIYOR MU? (KAMP KAMPANYA)

12- ÇOCUKLARI BİZİM KURUMLARDA MI?”

Belgede, FETÖ’cülerin Nakşi, Kadri, Halveti, Nur cemaatleri, Erenköy, Çarşamba, İslamoğlu cemaati ve diğer dini cemaatlere mensup gibi görünme konusunda talimat verildiği görülüyor.

SOSYAL MEDYADA HANGİ HESAPLARI KULLANIYORLAR

Raporda ayrıca FETÖ’nün sosyal medyada yaptığı çalışmalara da yer verildi. FETÖ üyeleri tarafından hazırlanan ve Fethullah Gülen’e sunulan “04 BİLİŞİM-SM-ATM ARZ” isimli belgede sosyal medya çalışmalarıyla ilgili şunlar kaydedildi:

“Efendim birim olarak hesaplarımız genelde muhalif olarak sol ve ülkücü hesaplardan oluşmaktadır. Ayrıca aktrol hesaplarımızda genel hesaplarımızın %30 unu oluşturmaktadır.

Bu hesaplarla gündem oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bunlar dışında yanancı dil hesaplarımız da bulunmaktadır.

15 Temmuz Sonrası 220 civarına düşen twitter hesaplarımız açıktaki ve gaybubetteki öğretmen ve öğrencilerimizin gayretleri ile bugün itibarı ile 730 olmuştur. Her gün farklı çalışmalar yapılarak sosyal medya gündemi yönlendirilmektedir.

Hesapları genelde gaybubetteki öğretmen ve öğrencilerimiz kullanıyor.”

HEDEF ŞAŞIRTMAK İÇİN İHBARLAR

Emniyet’in hazırladığı raporda, FETÖ üyelerinin sahte ihbarlarda bulunarak, hedef şaşırtmaya çalıştıkları bilgisi de yer aldı. Raporda yer alan örgüt üyelerine ait “19 Eylül 2016” isimli belgede konuyla ilgili şunlar kaydedildi:

“5- İHBARLAR

İHBARLARA DEVAM EDELİM, GAYRET GÖSTERELİM

HE BİZZAT DEVAM EDİYOR MU ŞEKLİNDE SORMUŞ

BİR DE YURTDIŞI GRUBU KURALIM, AVRUPA, ABD NE YAPILABİLİR, KİMLER OLABİLİR? (CEMAL A.)”

HALA GÖREVDELER Mİ

383 sayfadan oluşan raporda, FETÖ’nün “mahrem yapılanmasıyla” ilgili detaylı bilgiler yer alıyor.

Örgüt üyelerinin yakalanmaması için sahte ihbarların dahi yapıldığı belirtiliyor.

Asıl üzerinde durulması gereken konu ise renklendirme.

FETÖ’ye yönelik operasyonların başlamasının ardından, örgüt tamamen tasfiye olmamak için, renklendirme çalışması yaptı. Raporda yer alan bilgileri göz önüne aldığımızda; hala devlet içinde tasfiye olmamış, başka tarikat / cemaatten gözüken ya da solcu / ülkücü gibi görünmeye çalışan pek çok örgüt üyesi olabilir.

Kaynak: https://odatv.com/renklendirilmis-orgut-uyeleri-hala-gorevde-mi-24091805.html

[Edited at 2018-09-25 03:21 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Pekmez Sep 25

em6soosse1cxbfdoxupy.jpg

*-*cmkyhy8zzgtc0raco1iw.jpg

*-*lg1ppxmwzavun7gk1qrz.jpg

*-*ypnov3l6iily89uqooxg.jpg

*-*uil3o6h5mslz1iis76bb.jpg

*-*kznphgqoiwgzx4geel81.jpg

*-*zddkq3uzkqtpeuxismll.jpg//Foturafları netten buldum///


--Alıntı--

"İki asırlık fırınlar pekmez için yakıldı"

14 Eylül 2017 - 11:35 Milliyet.com.tr

Karaman'ın Toroslar üzerine kurulu köylerinde devam eden kış hazırlıkları kapsamında, 200 yıl öncesinden kalan fırınlarda pekmez kaynatılıyor. Köylülerden 70 yaşındaki Bayır:"Bazı köylerde pekmez kazanlarda kaynatılır fakat bizim köyümüzde pekmezin kaynatılması için özel fırınlar bulunur. Tavalar toprağa gömülüdür. Fırını bir kere yaktık mı 30-40 gün söndürmeyiz""Bizim bağlarımızda ilaç kullanılmaz. Yağış iyi olursa üzüm çok, havalar kurak olursa az olur. Yöntemimiz yüzlerce yıl önce nasılsa şimdi de aynı. Katkı maddesi bilmeyiz. Pekmezimiz tamamen doğal"


KARAMAN (AA) - MEHMET ÇETİN - Karaman'ın Toros Dağları üzerine kurulu köylerinde devam eden kış hazırlıkları çerçevesinde, 200 yıl öncesinden kalma fırınlarda yıllardır aynı yöntemle pekmez yapılıyor.

Torosların yamaçlarında bulunan merkeze bağlı Akçaalan, Ada, Bayır, Kalaba, Çukur, Bucakkışla ve Bostanözü köylerinin en önemli gelir kaynağı bağcılık.

Bölgedeki bağcılığın tarihi binlerce yıl öncesine dayanıyor. Eski yerleşim yerlerinde Roma ve Bizans döneminden kalma, taşlara oyularak yapılan üzüm sıkma havuzlarını görmek mümkün.

Bir sene boyunca emek verilip yetiştirilen üzümlerin hasat zamanı eylül ayında, yörede hummalı çalışmalar yapılıyor. Yetiştirilen üzümlerin bir kısmını taze, bir kısmını kurutulduktan sonra satan üreticiler, ürünlerinin önemli bir bölümü ile de pekmez hazırlıyor.

Pekmez, yöre halkının kışın tüketeceği en önemli besinler arasında yer alıyor. İhtiyaç fazlası pekmez ise satılıp gelir elde ediliyor.

- Köpük içmek için kilometrelerce öteden gelenler var

Pekmezin yapılma şekli ise yüzlerce yıldır hiç değişmedi. Bağ bozumu sonrası toplanan üzümler yıkandıktan sonra, çiğnenip suyu ile posası birbirinden ayrılıyor. Üzümün, "şıra" denilen suyu bir süre bekletildikten sonra kazanlarda kaynatılarak pekmeze dönüşüyor. Pekmez kaynarken kazanlarda oluşan köpük, misafirlere ikram ediliyor. Öyle ki sırf köpük içebilmek için yüzlerce kilometre uzaklıktan köye gelenler bile var.

Bayır köyünde pekmez fırını olan 70 yaşındaki Mustafa Bayır, AA muhabirine yaptığı açıklamada, geçimini bağcılık ve pekmez fırınından sağladığını söyledi.

Dedesinin ve babasının da pekmez fırını işlettiğini ifade eden Bayır, şöyle devam etti:

"Bu bizim işimiz. Aklım erdiğimden bu yana bu işi yapıyorum. Bazı köylerde pekmez kazanlarda kaynatılır fakat bizim köyümüzde pekmez kaynatılması için özel fırınlar bulunur. Tavalar toprağa gömülüdür. Fırını bir kere yaktık mı 30-40 gün söndürmeyiz. Gece gündüz tavalarda pekmez kaynar. Ben bu işi babamdan öğrendim. Babam da babasından öğrenmiş. Pekmez kaynarken uzaktan baktığımda pekmezin olup olmadığını anlarım. 5 dakika bile az veya çok kaynatılırsa pekmezin kalitesi değişir." diye konuştu.

Torosların yamaçlarındaki bağlarda üzümden başka bir ürün yetişmediğini anlatan Bayır, köylülerin bir yıl boyunca verdikleri emeğin karşılığını eylül ayı gelince almaya başladıklarını aktardı.

- "Her gelenin bereketiyle geldiğine inanılır"

Bayır, bağ bozumunun hemen ardından pekmez telaşının başladığını dile getirerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Özenle kesilen üzümler çiğnenir ve şırası çıkarılır. Bu şıraya beyaz pekmez toprağı karıştırılır. Bunu karıştırmazsan pekmez olmaz. Pekmeze tat veren topraktır. Sonra bu şıra tavalara dökülür, 2-3 saat kaynatılır. Kaynarken sürekli karıştırılır. Dinlendirildikten sonra tüketilmeye hazır hale gelir. Pekmez dinlendirilirken savrulur. Savurma işlemi sırasında oluşan köpük herkese ikram edilir. Her gelenin bereketiyle geldiğine inanılır. Pekmez işi meşakkatlidir, yalnız yapılmaz. Konu komşu herkes diğerine yardım eder."

- "Pekmezden başka tatlı bilmeyiz"

Bölgenin pekmezinin kendine has aroması ve lezzeti olduğunu vurgulayan Bayır, şunları kaydetti:

"Bizim bağlarımızda ilaç kullanılmaz. Yağış iyi olursa üzüm çok, havalar kurak olursa az olur. Yöntemimiz yüzlerce yıl önce nasılsa şimdi de aynı. Katkı maddesi bilmeyiz. Tamamen doğal. Bağlarımızdaki asmalar bile bölgeye ait yerel çeşitler. Pekmezden başka tatlı bilmeyiz, 12 ay tüketiriz. Yapılan tatlılarda bile şekerden şerbet yerine pekmez kullanılır. Sezon boyunca yoldan geçen her araç burada durur. Misafir olup, köpük içerler. Tanıyıp tanımamamız önemli değil. Ben yolu düşen herkesi köyümüze davet ediyorum."

Kaynak: http://www.milliyet.com.tr/iki-asirlik-firinlar-organik-pekmez-karaman-yerelhaber-2275699/


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄



--Alıntı--

"Şifa kaynağı pekmezin binbir çeşit türü"


cumhuriyet.com.tr Yayınlanma tarihi: 07 Şubat 2011 Pazartesi, 08:53

Bugüne kadar bir çok atasözü, deyim ve tekerlemeye de konu olan pekmez, günlük kalsiyum, demir, potasyum ve magnezyum ihtiyacını karşılarken özellikle hamileler ile gelişim çağındaki çocuklar beslenmesinde de önemli rol oynuyor.

''Armudu sapıyla, üzümü çöpüyle, pekmezi küpüyle'', ''Pekmez gibi malın olsun'', ''Küpün içinde pekmez, bu pekmez bize yetmez, bizim köyün kızları davulsuz gelin gitmez'', ''Dolapta pekmez yala yala bitmez'', ''Kavutu olan pekmeze katar, aklı olan öğüt tutar'' gibi pek çok tekerleme, atasözü ve deyimde adı geçen pekmez Anadolu'nun dört bir yanında farklı meyvelerden üretilerek, özellikle soğuk kış günlerinde üşümemek için tüketiliyor.
Binlerce yıllık geleneksel beslenme kültürü ve damak zevkinin vazgeçilmezlerinden biri olan pekmez aynı zamanda ''enerji içeceği'' özelliğine sahip.


Bitlis'in Gezo pekmezi

Bitlis'in meşhur ''gezo'' pekmezi, yöredeki meşe ağaçlarının yaprakları üzerinde bulunan ve bal tadındaki renksiz ve yapışkan şıradan elde ediliyor. Yurttaşların meşe yaprakları üzerindeki şırayı ''gezo'' olarak adlandırdıklarını ifade eden Bitlis İl Kültür ve Turizm Müdürü Hüsnü Işıkgör, ''Gezo, aynen bal gibi tatlıdır. Hoş bir kokusu ve lezzeti vardır. Özellikle Mutki halkı bu tatlı şıranın gece Allah tarafından yağdırıldığına inanır'' dedi.

İnanışa göre, Musa Peygamber Firavun'un zulmünden kaçarken kavmiyle birlikte Eriha'da bir dağa gelir.
Hazreti Musa ve kavmi sabah yola çıkar, her yeri sis kaplar. Çıkış bulamazlar ve dönüp dolaşıp aynı yere gelirler. Bu tam 40 yıl sürer. 40 yıl boyunca Allah gökyüzünden 'men' yani 'gezo' yağdırmış. Kavim meşe yaprağına yağan bu balı, tam 40 yıl yemiş.
Bölgede, birkaç yılda bir oluşan gezonun ancak adil yöneticiler zamanında yağdığı, zulüm döneminde kesildiği yönünde de inanışlar var.

Adıyaman'da yarış atlarına içiriliyor

Adıyaman'ın Tut ilçesinde hazırlanan dut pekmezi de kendine has özelliği ile yöre halkı tarafından büyük ilgi görüyor. Bölgede yaş veya kurutulmuş duttan hazırlanan pekmez her daim sofraların baş köşesinde yerini alırken, enerji verici özelliğiyle şerbet haline getirilerek özenle beslenen yarış atlarına da içiriliyor.
Dallardan silkelenen ya da döküldüğü zemin üzerinden özenle toplanan dutlar, çuvallar içinde ezilerek suyu çıkarılıyor. Dut suyu daha sonra elekten geçiriliyor ve bahçelerde kurulan büyük bakır kazanlara konularak, üzerine bir miktar su ilave ediliyor. Kazanlarda 2-3 saat kaynatılan dut suyu bir süre sonra şerbete dönüşüyor.
Bir sonraki aşamada dut şerbeti kazandan alınıyor ve bir kez daha süzüldükten sonra güneşte kurumaya bırakılıyor. Bakır ya da alüminyum leğenlere konularak güneşin altında 3-4 gün bekletilen dut şerbeti, bu sürenin sonunda pekmez oluyor. Pekmez daha sonra bulunduğu kaptan cam ya da plastik saklama kaplarına alınıyor.
Saklama kaplarına alınırken bir kez daha süzgeçten geçirilen pekmez, tüketilmeye hazır hale geliyor.

''Andız" pekmezi

Kahramanmaraş'ta halkın ''pıtık'' adını da verdiği ''andız'' pekmezi, kıvamı nedeniyle bir tür enerji içeceği olarak da biliniyor. Orman varlığı bakımından zengin olan Andırın'ın yüksek rakımlı tepelerinde yetişen andız bitkisinin özünden yapılan pekmezin, öksürüğe karşı etkili olduğunu belirtiliyor.
Kahramanmaraş'ta pekmez üreten Veysi Fırış, andız pekmezinin yapımını şöyle anlattı:
''Bu pekmez andız ağacının kozalaklarından yapılır. Bronşit, öksürük, sarılık, kaşıntı, egzama, mide bulantısı, akciğer, karaciğere faydalı bir pekmezdir. Bütün pekmez cinslerinde olduğu gibi kan yapıcıdır ve enerji verir. Tadı biraz acımsıdır. Çocukların öksürük şurubudur. Bir çeşit enerji içeceğidir. Andız pekmezi, tadı dolayısıyla genellikle tek başına tüketilmez. Şifa amaçlı kullanılır. Tahinle karıştırılarak tüketilebilir.''

''Gideceğin yer Antep, yiyeceğin pekmez''

Geçmişte Gaziantep denilince ilk akla gelen ürünlerden birinin Antep pekmezi olduğunu belirten Gaziantep Ziraat Odası Başkanı Zihni Kepkep, halk arasında da ''Gideceğin yer Antep, yiyeceğin pekmez'' sözünün hala yaygın bir şekilde kullanıldığını söylüyor.

Mardin'in üzüm deposu: Ömerli

Mardin'in kuzeyinde yer alan Zinnar bölgesi ve Akras köyü ile Ömerli, Midyat, Mazıdağı ve Derik ilçelerinde yetişen üzümlerden yapılan pekmez, kışın en çok tüketilen gıdalar arasında yer alıyor.


"Armut, elma pekmezi"

Çay ve fındığın yaygın olarak yetiştirildiği Karadeniz'de üzüm pekmezinin yanı sıra dut, elma, armut, kiraz, incir, kayısı, hurma, erik gibi meyvelerin de pekmezi yapılıyor.
Soğuk kış günlerinde Karadeniz'de de pekmez vazgeçilmezler arasında yer alıyor. Ordu'da dut, elma, armut, üzüm, kiraz, incir, kayısı, hurma, erik gibi meyvelerin pekmezi büyük ilgi görüyor.


Şeker pancarından üzüm pekmezi

Misket elmasıyla ünlü Amasya'da ev hanımları en çok elma ve üzüm pekmezi yapıyor.
Amasyalı ev hanımı Ümmühan Torbacı (53), elma ve üzüm pekmezinin yanı sıra ayva ve dut ile şekerpancarından da pekmez ürettiklerini söyledi.


Rize'de iki çeşit üzüm pekmezi

Rize'de üzüm pekmezi yörede tatlı ve ekşi olmak üzere iki şekilde hazırlanıyor. Kilosu 30 ile 50 lira arasında satışa sunulan el yapımı kara üzüm pekmezi, ev ekonomisine de önemli katkı sağlıyor.

Pazar ilçesinde yaşayan ve pekmez üretimi yapan Nazmi Kadıoğlu, ezilen üzümlerin şıra ve posasının ayrılması için ince delikli süzgeç ya da tülbent kullandığını belirterek, ''Şırayı ocağa kaynatırız. Buna şıranın kestirilmesi denir. Şıranın kestirilmesi ile içindeki mayalar ölür ve şaraplaşma önlenmiş olur'' dedi.


Karpuzdan üretilen pekmez

Bulgaristan'ın Silistre kentinden 1938 yılında gelen soydaşların iskan edildiği Kırklareli'nin Arizbaba köyünde de başka bölgelerde rastlanmayan karpuz pekmezi yapılıyor.
Köy sakinlerinden 70 yaşındaki Naziye Aykut, karpuz pekmezinin yapılışını şöyle anlatıyor:
''Karpuz pekmezinin yapımı, sezon sonunda son turfanda karpuzların toplanmasıyla başlar. Sabahın erken saatlerinde imece yöntemiyle ikiye ayrılan karpuzların içi tahta kaşıklarla alındıktan sonra odun ateşi üzerindeki büyük bakır kazanlara atılarak, kaynatılmaya başlanır. Karpuz parçaları ve çekirdekleri biri birinden ayrıldıktan sonra kazandaki karpuzlar kepçe ile alınarak, başka bir kazanın üzerindeki ağaçtan yapılan süzgecin üzerine serilir ve bir bez parçasının üzerine bırakılır. Bezden süzülen sıvının, alt kısımdaki kazana akması sağlanır. Bez üzerinde kalan karpuzun posası da sıkılarak işlem tamamlanır. Daha sonra karpuzun suyu yeniden ateş üzerindeki kazanlara atılarak karıştırılmaya başlanır. Kazanda kaynayan karpuz suyu koyulaşmaya başlayınca, kazanın altındaki ateş söndürülerek pekmez kıvamını alması beklenir. Daha sonra elde edilen pekmez, tüketime hazır hale gelir.''

Dadaşların kar helvası tutkusu

Erzurum'da geleneksel yöntemlerle yapılan ve doğal ürünlerin kullanıldığı dut pekmezi, farklı lezzetiyle dikkat çekiyor.

İspir, Olur ve Tortum ilçelerinde birçok aile için ek gelir kaynağı olan dut pekmezinin yapımında tamamen organik olarak yetiştirilen dut kullanılıyor. Normal pekmezden çok daha fazla katı olan, bal kıvamındaki Erzurum dut pekmezi, geleneksel yöntemler kullanılarak üretiliyor.

Köylerde kurulan ocaklardaki kazanlarda su ilave edilerek, 4 saat kaynatılan ve ardından preslenerek posası alınan dut, bir gün güneşte bekletiliyor. Bal kıvamı halini alan dut pekmezi bu şekilde tüketime sunuluyor.

Daha çok kahvaltıda yenilen dut pekmezi, yörede farklı şekillerde de değerlendiriliyor. Kış aylarında yağan taze kar, dut pekmezi ile karıştırılarak ''kar helvası'' yapılırken, ayrıca kavrulmuş buğday ve mısır ununa ilave edilip haşlandıktan sonra ''kavut'' adı verilen farklı bir lezzet elde ediliyor.

Soğuk havaya karşı vücut direncini artırdığı ve mide rahatsızlıklarına iyi geldiği bilinen dut pekmezi, özellikle kış aylarında yörede yaygın olarak tüketiliyor.
Erzurum'da yıllık 400 ton civarında üretimi yapılan ve kilogram fiyatı 3-10 lira arasında değişen dut pekmezi daha çok il içerisinde satılırken, az da olsa İstanbul, İzmir ve Bursa gibi büyükşehirlerde de satışa sunuluyor.


Tokat'ın Zile pekmezi

Tokat'ın meşhur ''Zile'' pekmezi, yörenin yarı sıra yurt içi ve yurt dışında da bol miktarda tüketiliyor. Türkiye'de pekmez deyince hemen akla Zile geliyor. Hoş ve aromatik lezzete sahip olan Zile pekmezi, zengin vitamin ve minerallere sahip özelliği ile biliniyor.
Şöhreti sadece Zile ve Türkiye sınırları içinde kalmayıp Almanya, Fransa, Hollanda, İngiltere gibi Avrupa ülkelerinde de adından söz edilen Zile pekmezi için 1890 tarihli Osmanlı yıllığında ''gayet nefis ve meşhurdur'' ifadeleri kullanılıyor.

4 bin yıllık tarihe sahip Anadolu'nun en eski ilçelerinden biri olduğu belirtilen Zile'de, pekmez üretimi modern teknolojiye sahip fabrikalarda üretiliyor. Özellikle çocukların gelişimi açısından faydalı olduğu ifade edilen Zile pekmezi saf üzümden yapılırken, içine konan yoğurt tozu, süt, yumurta, nişastayla, kalori ve besin değeri bir kat daha artırılıyor.

Kaynak: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/219674/Sifa_kaynagi_pekmezin_binbir_cesit_turu.html



[Edited at 2018-09-25 08:01 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Sep 26

--Alıntı--

"Herkes bu olayı konuşuyor"


Haber: Tolga YANIK- Hasan DÖNMEZ/KONYA, (DHA) 26.09.2018 - 10:40, Son Güncelleme: 26.09.2018 - 11:05

tqpywkw3h7gwujfk4xkf.jpg

*-*f6echkxrnsjo0f97wz4u.jpg//Haberin foturafları///


Konya Jeoloji Mühendisleri Odası Başkanı Prof. Dr. Fetullah Arık, Karapınar bölgesinde 2017 yılına kadar 300, geçen yıl 9, bu yıl da 11 obruk meydana geldiğini söyledi. Arık, "Bölgede mısır, yonca gibi çok su tüketen ürünler yetiştiriliyor. Bölgenin Türkiye ortalaması altında yağış aldığını düşünürsek, yeraltı su seviyesinin düşmesi de obruk oluşumunu hızlandırıyor" dedi.

Türkiye’nin rüzgar erozyonuna maruz kalan bölgelerinin başında gelen ve yaklaşık 50 bin nüfusa sahip Karapınar’da, yeraltı sularının çekilip, toprağın göçmesiyle meydana gelen obruklar, tehdit oluşturuyor. Son dönemlerde, özellikle mısır ve yonca ekili alanlarda, çiftçiler hasat yaparken obruk oluşması, bölge halkını da tedirgin ediyor. Obruk oluşumunun artması üzerine Jeoloji Mühendisleri Odası ve AFAD ekipleri, bölgede incelemelerde bulundu.

Konya Jeoloji Mühendisleri Odası Başkanı Prof. Dr. Fetullah Arık, Karapınar ilçesi ile çevresinde obruk oluşumuna neden olan jeolojik yapının olduğunu belirtti.

’ENDİŞELENDİRMESİNİN NEDENİ, YERLEŞİM ALANLARINDA OLUŞMASI’

Daha önce dağlık bölgelerde oluşan obrukların, son dönemlerde yerleşim alanlarında meydana gelmesinin, endişeyi artırdığını kaydeden Prof. Dr. Arık, "Bölge, bu yıl her zamankinden daha az yağış aldı. Şu an da içinde bulunduğumuz mısır tarlasında olduğu gibi yol boyu sürekli olarak mısır, yonca gibi çok su tüketen bitkilerin üretildiğini görüyoruz. Bütün bölgede obruk oluşumuna müsait bir yapı var. Bunun içerisinde suyla karşılaştığı zaman eriyebilir bir katman var. Bu suyla karşılaştığı zaman oluşan küçük boşluklar zaman içerisinde büyüyor. Üstteki tabaka bir süre sonra ağırlığını taşımayarak aniden çöküyor. Aslında bir karstik şekil, doğal jeolojik bir olay. Günümüzde bizi daha fazla endişelendirmesinin nedeni giderek yerleşim alanlarında oluşması ve tarımsal alanlara yaklaşmış olması" diye konuştu.

’BU YIL 11 OBRUK OLUŞTU’

Prof. Dr. Arık, obruk oluşumunun yüzyıllar öncesine dayandığını; ancak bu oluşumun 2000’li yıllardan sonra giderek artış gösterdiğini belirtti. Bu yıl 11 obruğun oluştuğunu belirten Arık, ”Obruklarının oluşumunda 2000’li yıllardan sonra hızlı bir artış gözlenmekte. Bölgede yaptığımız incelemede 2017 yılına kadar 300 civarında irili- ufaklı bir obruk tespit edildi. Sadece 2017 yılında 9 obruk oluşmuş. Bu yıl da 11 civarında oluşmuş durumda. Bu giderek arttığını gösteriyor. Bu bölgede de çok su tüketen ürünlerin üretimi de giderek artıyor" dedi.

’YAĞIŞ AZ, SU TÜKETİMİ FAZLA’

Bölgede mısır ve yonca gibi çok su tüketen ürünlerin yetiştirilmesinin de obruk oluşumunu tetiklediğine değinen Arık, ”Obrukların oluşumunu durdurma şansımız yok. Çünkü doğal jeolojik faktörler var; ama oluşumu belki yavaşlatabiliriz. Bunu da insana bağlı faktörleri biraz yavaşlatabilirsek olur. Bölgede mısır, yonca gibi çok su tüketen ürünler yetiştiriliyor. Bölgenin Türkiye ortalaması altında bir yağış aldığını düşünürsek yeraltı su seviyesinin düşmesi de obruk oluşumunu hızlandırıyor” diye konuştu.

100’Ü KAÇAK 140 BİN SU KUYUSU VAR

Kaçak su kuyularına da dikkat çeken Prof. Dr. Arık, şunları söyledi:

”Konya kapalı havzasında 100 bini belgesiz, 40 bini belgeli, yaklaşık 140 bine yakın yeraltı su üretim kuyusu var. Tabi bunların ne kadar su tükettiği konusunda kesin bir veri yok elimizde. Bildiğimiz bir şey var. Yağış Türkiye ortalamasını yarısı kadar yıllık ortalama 300 milimetre. Hatta Karapınar, Tuz Gölü arasında 250 milimetre seviyesinde. Türkiye ortalaması 642 milimetre. Burası Türkiye ortalamasının çok altında bir yağış alıyor. İklim şartlarına baktığınız zaman çöl şartlarına yakın bir iklim var. Biz burada sulu tarım yapıyoruz. Doğal jeolojik faktörlere ilave birde insani faktörleri eklediğiniz zaman hem yağış az, hem fazla su tüketimi var. Dolayısıyla yeraltı su seviyesini giderek düşürüyoruz. Son 30- 40 yıllık süre içerisinde yıllık ortalama 1,5 metre seviyesinde hesaplarsak 50- 60 metre kadar su seviyesinde azalma var. Buda geçmişte dağlık tepelik alanlarda oluşan obrukları, günümüzde yerleşim alanlarına, tarım alanlarına yaklaştırıyor."

’CAN KAYBI OLMAZ, ANLAMINA GELMİYOR’

Bölgede bazı obrukların çaplarının 1 kilometreye kadar ulaştığını belirten Arık, "Bu bölgede bazı obrukların çapları 1 kilometreye kadar ulaşıyor. Derinlikleri 90- 100 metreyi geçiyor. Bu boyutta çökme ani gerçekleştiği zaman 1 kilometreyi düşündüğünüz zaman yerleşim alanını, yaylayı içine alabilecek seviyede. Çok şükür, şu ana kadar herhangi bir hayat kaybı söz konusu değil; ama bu yakın zamanda olmayacak anlamına gelmiyor. Bölgedeki obruk oluşturabilecek yerlerin tespit edilmesi gerekiyor. Bunun içinde çalışmalar yapıyoruz" dedi.

YAYLA EVİNİN YANINDA OBRUK OLUŞMUŞ

Bölgede hayvancılık ve tarımla uğraşan Yusuf Gültekin ise sürekli korku içinde olduklarını bazen de sabaha kadar dua ettiklerini söyledi. 2012 yılında yayladaki evinin yanında obruk oluştuğunu anlatan Gültekin, ”Şans eseri yayladaki evimize gelmemiştik. Gelip, oturuyor olsaydık beli içine düşebilirdik. Evin obruğa yakın bölümü yıkıp, biraz ileri yaptık. Bu duruma alıştık artık, yapacak bir şey yok. Bu aralar da sık olmaya başladı. Evde sabaha kadar dua ediyorum" diye konuştu.

TARLASINDA OBRUK OLUŞTU, HASADA DEVAM EDİYOR

Mısır ekili tarlasında obruk oluşan Cafer Zengin de tarlasını hasat etmeyi sürdürüyor.

Tarlasındaki mahsulünü hasat etmek zorunda olduğu belirten Zengin, ”Bizim tek geçim kaynağımız bu mısırlar. O yüzden mecburen hasat etmeyi sürdüreceğiz. Obruk olursa olur, yapacak bir şey yok. Bunlar hasat edilecek. Bu şekilde bırakıp gidemezsin. Çalışırken olursa ya düşeceğiz ya kaçacağız. Başka yapacağımız bir şey var mı? Geçenlerde biçerdöverin lastiğinin biri tamamen içine göçmüş. Biraz daha büyük olsaydı biçerdöver ve şoför de aşağı giderdi sonra yüzer çıkardı. Sonuçta bu biçilecek. Obruğa fazla yanaşmadan hasadımızı yapacağız" dedi.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/herkes-bu-obruklari-konusuyor-40968135


//Karapınar obrukları (netten buldum)///
vdtc9wwta7zamwkfcymh.jpg

*-*ibc4q999itaanbzzey5x.jpg

*-*t3wxkj1bcdgffqkevryt.jpg

*-*jtuh1udhvwuerqrk3raz.jpg

*-*ogilx9inw68xz43egb9f.jpg

*-*iulethywnnug3fr3a4ug.jpg

*-*yahcsoacisisaigiafzq.jpg


*-*ttos7zvn3nkoj98o7dfn.jpg

*-*wvwzg2wxea9k6pysb0ce.jpg

*-*kipuy0zm0f4cwbcvrpdt.jpg

*-*ijkh3xjk0ysqham2obhr.jpg

*-*u2qlnzreewxgozclrelj.jpg

[Edited at 2018-09-26 13:01 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
,,, Sep 27

--Alıntı--

İlçede tam 17 can aldı! 'Sıranın bana gelmesinden korkuyorum' diyordu o da öldü...

Haber: Serkan BİNGÖL / DHA 27.09.2018 - 12:27, Son Güncelleme: 27.09.2018 - 12:48


*-*udza5outiaabbndesugq.jpg

*-*f3fd09g3x9kk8iskswmj.jpg

Bingöl'ün Karlıova ilçesiyle Taşlıçay köyünde otururken, İstanbul'da 'merdiven altı' tabir edilen kaçak atölyelerde kot taşlamaları nedeniyle silikozise yakalanan işçilerden 16'sı, son 13 yılda yaşamını yitirdi.
Silikozisin pençesindeyken, 10 ay önce DHA muhabirine "Her gün ölüm sırasının geleceğinden korkuyorum" diyen Ramazan Aydar (38) da tedavi gördüğü hastanede yaşam savaşını kaybetti. Aydar'ın ardından Karlıova'da silikozisten ölenlerin sayısı, 17'ye çıktı.

Karlıova ilçe merkezi ve Taşlıçay köyünde otururken, 1994- 2004 yıllarında, İstanbul'da 'merdiven altı' diye tabir edilen kaçak atölyelerde, kum ve hava ile kot taşlama işinde çalışırken, silikozis hastalığına yakalananların durumu, her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Kaçak kot taşlama atölyelerinde, 2004 yılında 800 TL maaşla çalışan işçiler, hastalığı ilk olarak o yıl Karlıova ilçe merkezinde silikozis nedeniyle Kenan Temiz'in hayatını kaybetmesiyle öğrendi. Yaptıkları işin silikozise yol açtığını gören işçiler, 2004'ten itibaren çalışmayı bırakıp, eve döndü; ama hastalık, onların peşini bırakmadı. Son 13 yılda, Karlıova ilçe merkeziyle Taşlıçay köyünde 16 kişi, silikozis nedeniyle yaşamını yitirdi.


10 AY ÖNCE ÖLÜMDEN KORKTUĞUNU SÖYLEMİŞTİ

Taşlıçay'da, 4 yıldır solunum cihazına bağlı olarak yatalak yaşayan, geçmişte kot taşlama işinde çalışan ve 13 yıldır silikozis hastası olan Ramazan Aydar da Elazığ'da, tedavi gördüğü hastanede yaşam savaşını kaybetti. 6 çocuk babası Aydar'ın cenazesinin, Elazığ'dan Taşlıçay köyüne getirilerek, toprağa verileceği belirtildi. Aydar'ın ardından Karlıova'da silikozisten ölenlerin sayısı, 17'ye çıktı.

Ramazan Aydar, 27 Kasım 2017 tarihinde, silikozis hastalarıyla ilgili haber yapan DHA muhabirine verdiği röportajda, ölüm sırasının kendisine gelmesinden korktuğunu söylemişti. Aydar, kot taşlama işi nedeniyle yakalandığı hastalığı anlatırken, "İstanbul'da kot taşlama işiyle tanıştık. 800 TL maaş alıyorduk; fakat kaçak ve sigortasız çalıştırıldık. O yıllarda sigortalı çalışmanın ne anlama geldiğini ve kot taşlama işinin sağlıksız olduğunu bilmiyorduk. Köyde elektrikler, sık sık kesiliyor. Elektriklerin kesildiği zamanlarda solunum cihazımız, çalışmıyor. Bu yüzden hastaneye gidiyoruz; çünkü bu makineler, bizim nefesimizdir. Çocuklarıma her baktığımda, onlara destek olamayıp, doğru dürüst babalık yapamıyorum. Her gün çocuklarıma baktıkça kahroluyorum; çünkü artık iyileşemeyeceğimi biliyorum. Her gün ölüm sırasının geleceğinden korkuyorum" demişti.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/ilcede-tam-17-can-aldi-bana-sira-gelmesinden-korkuyorum-diyen-hasta-da-oldu-40969486


Taşlıçay köyü*-*uykcre6jxwibbzifsbdh.jpg


*-*Karlıova1bllbwcwflfrvvcutfchd.jpg


*-*Karlıova2d4ewv8denu1ocm8w0cdq.png

[Edited at 2018-09-27 11:41 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
David Graeber Sep 27

--Alıntı--

"Punching the Clock"

READINGS — From the June 2018 issue
By David Graeber

By David Graeber, from Bullshit Jobs, which was published last month by Simon and Schuster. Graeber is a professor of anthropology at the London School of Economics.
--


Everyone is familiar with the sorts of jobs whose purpose is difficult to discern: HR consultants, PR researchers, communications coordinators, financial strategists, logistics managers. The list is endless.

This is how Kurt, a subcontractor for the German military, describes his job:

“The German military has a subcontractor that does its IT work. The IT firm has a subcontractor that does its logistics. The logistics firm has a subcontractor that does its personnel management. I work for that company.

“Let’s say a soldier moves to an office two rooms down the hall. Instead of carrying his computer over, he fills out a form. The IT subcontractor reads and approves it and forwards it to the logistics firm. The logistics firm approves the move and requests personnel from us. I get an email to travel to the barracks. The barracks are up to three hundred miles away from my home, so I rent a car. I drive to the barracks, fill out a form, unhook the computer, load it into a box, and seal the box. A guy from the logistics firm carries the box to the new office. There, I unseal the box, fill out another form, hook up the computer, get a few signatures, drive back home, send a letter with the paperwork, and then I get paid.”

In 2015, YouGov, a polling agency, asked Britons whether they believed their job made a “meaningful contribution to the world.” More than a third—37 percent—believed it did not. (Only 50 percent said that it did; 13 percent were uncertain.) A more recent poll conducted in the Netherlands found that 40 percent of Dutch workers felt their job had no good reason to exist.

Our society values work. We expect a job to serve a purpose and to have a larger meaning. For workers who have internalized this value system, there is little that is more demoralizing than waking up five days a week to perform a task that one believes is a waste of time.

It’s not obvious, however, why having a pointless job makes people quite so miserable. After all, a large portion of the workforce is being paid—often very good money—to do nothing. They might consider themselves fortunate. Instead, many feel worthless and depressed.

In 1901, the German psychologist Karl Groos discovered that infants express extraordinary happiness when they first discover their ability to cause predictable effects in the world. For example, they might scribble with a pencil by randomly moving their arms and hands. When they realize that they can achieve the same result by retracing the same pattern, they respond with expressions of utter joy. Groos called this “the pleasure at being the cause,” and suggested that it was the basis for play.

Before Groos, most Western political philosophers, economists, and social scientists assumed that humans seek power out of either a desire for conquest and domination or a practical need to guarantee physical gratification and reproductive success. Groos’s insight had powerful implications for our understanding of the formation of the self, and of human motivation more generally. Children come to see that they exist as distinct individuals who are separate from the world around them by observing that they can cause something to happen, and happen again. Crucially, the realization brings a delight, the pleasure at being the cause, that is the very foundation of our being.

Experiments have shown that if a child is allowed to experience this delight but then is suddenly denied it, he will become enraged, refuse to engage, or even withdraw from the world entirely. The psychiatrist and psychoanalyst Francis Broucek suspected that such traumatic experiences can cause many mental health issues later in life.

Groos’s research led him to devise a theory of play as make-believe: Adults invent games and diversions for the same reason that an infant delights in his ability to move a pencil. We wish to exercise our powers as an end in themselves. This, Groos suggested, is what freedom is—the ability to make things up for the sake of being able to do so.

The make-believe aspect of the work is precisely what performers of bullshit jobs find the most infuriating. Just about anyone in a supervised wage-labor job finds it maddening to pretend to be busy. Working is meant to serve a purpose—if make-believe play is an expression of human freedom, then make-believe work imposed by others represents a total lack of freedom. It’s unsurprising, then, that the first historical occurrence of the notion that some people ought to be working at all times, or that work should be made up to fill their time even in the absence of things that needdoing, concerns workers who are not free: prisoners and slaves.

Historically, human work patterns have taken the form of intense bursts of energy followed by rest. Farming, for instance, is generally an all-hands-on-deck mobilization around planting and harvest, with the off-seasons occupied by minor projects. Large projects such as building a house or preparing for a feast tend to take the same form. This is typical of how human beings have always worked. There is no reason to believe that acting otherwise would result in greater efficiency or productivity. Often it has precisely the opposite effect.

One reason that work was historically irregular is because it was largely unsupervised. This is true of medieval feudalism and of most labor arrangements until relatively recent times, even if the relationship between worker and boss was strikingly unequal. If those at the bottom produced what was required of them, those at the top couldn’t be bothered to know how the time was spent.

Most societies throughout history would never have imagined that a person’s time could belong to his employer. But today it is considered perfectly natural for free citizens of democratic countries to rent out a third or more of their day. “I’m not paying you to lounge around,” reprimands the modern boss, with the outrage of a man who feels he’s being robbed. How did we get here?

By the fourteenth century, the common understanding of what time was had changed; it became a grid against which work was measured, rather than the work itself being the measure. Clock towers funded by local merchant guilds were erected throughout Europe. These same merchants placed human skulls on their desks as memento mori, to remind themselves that they should make quick use of their time. The proliferation of domestic clocks and pocket watches that coincided with the advent of the Industrial Revolution in the late eighteenth century allowed for a similar attitude toward time to spread among the middle class. Time came to be widely seen as a finite property to be budgeted and spent, much like money. And these new time-telling devices allowed a worker’s time to be chopped up into uniform units that could be bought and sold. Factories started to require workers to punch the time clock upon entering and leaving.

The change was moral as well as technological. One began to speak of spending time rather than just passing it, and also of wasting time, killing time, saving time, losing time, racing against time, and so forth. Over the course of the eighteenth and nineteenth centuries, an episodic style of working was increasingly treated as a social problem. Methodist preachers exhorted “the husbandry of time”; time management became the essence of morality. The poor were blamed for spending their time recklessly, for being as irresponsible with their time as they were with their money.

Workers protesting oppressive conditions, meanwhile, adopted the same notions of time. Many of the first factories didn’t allow workers to bring in their own timepieces, because the owner played fast and loose with the factory clock. Labor activists negotiated higher hourly rates, demanded fixed-hour contracts, overtime, time and a half, twelve- and then eight-hour work shifts. The act of demanding “free time,” though understandable, reinforced the notion that a worker’s time really did belong to the person who had bought it.

The idea that workers have a moral obligation to allow their working time to be dictated has become so normalized that members of the public feel indignant if they see, say, transit workers lounging on the job. Thus busywork was invented: to ameliorate the supposed problem of workers not having enough to do to fill an eight-hour day. Take the experience of a woman named Wendy, who sent me a long history of pointless jobs she had worked:

“As a receptionist for a small trade magazine, I was often given tasks to perform while waiting for the phone to ring. Once, one of the ad- sales people dumped thousands of paper clips on my desk and asked me to sort them by color. She then used them interchangeably.

“Another example: my grandmother lived independently in an apartment in New York City into her early nineties, but she did need some help. We hired a very nice woman to live with her, help her do shopping and laundry, and keep an eye out in case she fell or needed help. So, if all went well, there was nothing for this woman to do. This drove my grandmother crazy. ‘She’s just sitting there!’ she would complain. Ultimately, the woman quit.”

This sense of obligation is common across the world. Ramadan, for example, is a young Egyptian engineer working for a public enterprise in Cairo.

The company needed a team of engineers to come in every morning and check whether the air conditioners were working, then hang around in case something broke. Of course, management couldn’t admit that; instead, the firm invented forms, drills, and box-­ticking rituals calculated to keep the team busy for eight hours a day. “I discovered immediately that I hadn’t been hired as an engineer at all but really as some kind of technical bureaucrat,” Ramadan explained. “All we do here is paperwork, filling out checklists and forms.” Fortunately, Ramadan gradually figured out which ones nobody would notice if he ignored and used the time to indulge a growing interest in film and literature. Still, the process left him feeling hollow. “Going every workday to a job that I considered pointless was psychologically exhausting and left me depressed.”

The end result, however exasperating, doesn’t seem all that bad, especially since Ramadan had figured out how to game the system. Why couldn’t he see it, then, as stealing back time that he’d sold to the corporation? Why did the pretense and lack of purpose grind him down?

A bullshit job—where one is treated as if one were usefully employed and forced to play along with the pretense—is inherently demoralizing because it is a game of make-­believe not of one’s own making. Of course the soul cries out. It is an assault on the very foundations of self. A human being unable to have a meaningful impact on the world ceases to exist.


Kaynak: https://harpers.org/archive/2018/06/punching-the-clock/



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--

"Is Your Job Bullshit? David Graeber on Capitalism’s Endless Busywork"


THURSDAY, MAY 10, 2018, 1:22 PM / BY DAYTON MARTINDALE



*-*mfau1layxmal6jwiwhrl.jpg(Naya Cheyenne)

David Graeber had a hypothesis. The anthropologist grew up working-class in New York, and while his scholarship garnered accolades, he’s never felt at home in the world of academia. From his time as a professor at Yale (ended prematurely, he believes, due to his anarchist activism) to his current gig at the London School of Economics, he kept running into professional managers who didn’t seem to do much. Over drinks, some confessed they actually didn’t do much; they spent a few hours a week working and the rest browsing cat memes.

Graeber developed a suspicion that this was rather common and, in 2013, wrote an essay for Strike! magazine, “On the Phenomenon of Bullshit Jobs.” It was just a hypothesis—halfway a joke—but the piece was translated into at least a dozen languages and reprinted all over the internet, where it elicited floods of comments from people saying: “I have a bullshit job.”

A subsequent YouGov survey found that 37 percent of British workers believe their job makes no “meaningful contribution to the world”—more than Graeber expected. So, he dug deeper, soliciting testimonials and researching the political, cultural and economic structures that encourage millions of people to effectively waste 40 hours a week. The result is Bullshit Jobs: A Theory, a playful and provocative take on what he calls “a scar across our collective soul.” In These Times spoke to Graeber about the jobs problem, its causes and the future of capitalism.

How did you determine what counts as a “bullshit job”?

DG: I’m not going to tell anyone who thinks their job is meaningful and important that it isn’t. People weren’t saying, “I market selfie sticks, selfie sticks are stupid, that’s a bullshit job.” They assumed that, if someone actually wants something, then it’s not bullshit. They weren’t judgmental about consumer taste.

A bullshit job is a job that the person doing it believes is pointless, and if the job didn’t exist it would either make no difference whatsoever or it would make the world a better place.

The existence of bullshit jobs seems to cut against the idea that capitalism is efficient and squeezes labor.

DG: Capitalism treats blue-collar and white-collar wage earners differently than salary earners. Since the 1980s, anybody who has a non-bullshit job, who is doing actual work, has seen their work downsized, sped up and Taylorized.

Simultaneously, capitalism has produced endless bullshit white-collar jobs, which are designed to make you identify with the sensibilities of managers. I call this managerial feudalism, whereby they keep adding more and more and more levels of intermediary executives. If you’re an executive you need to have an assistant or else you’re not important, so they hire these flunkies. It has to do with power, really.

It screws up the creative industries. Movies have seven different levels of executives, who all have these complicated titles. They all fuck with the script and everything turns into mush. People point out this is why movies are so bad now.

In universities, you have this managerial class that’s taken over from the professors. They don’t know what the hell professors do. The more distant the managers are from what they’re managing, the more numbers they need because they don’t understand teaching themselves, and as a result we professors have to spend a larger and larger percentage of our time translating our activities into these quantitative terms that they set out.

You would think that somebody would raise an objection to this. It’s quite remarkable actually how you have something that’s such a glaring contradiction in the basic ideology of capitalism and nobody talks about it.

Why else have bullshit jobs been increasing?

DG: There is this rise-of-the-robots logic, this fear that gradually technology is going to throw more and more people out of work. People say, “Look, it hasn’t happened.”

I think it did happen, but they made up these imaginary jobs to keep us working anyway, because we have an irrational economy that makes people work eight hours whether or not there’s anything to do. Can you have a surer sign of a stupid economic system than one in which the prospect of getting rid of onerous labor is considered a problem? Any rational economic system would redistribute the necessary work in a reasonable way and everybody would work less.

It's striking how much people report hating their bullshit job.

DG: They’re miserable! Two or three people said they kind of like their bullshit jobs, but the overwhelming majority, they’re sick all the time. They talk about depression, they talk about complex illnesses, psychological and physical and immune problems that all clearly have to do with tension and anxiety and depression.

And also they’re mean to each other. They scream at each other. The more meaningless the work, the more people suffer doing it and the worse they treat each other.

Does this unhappiness indicate something more fundamental?

DG: Psychologist Karl Groos used this phrase, and it always struck me, “the pleasure of being a cause.” When children first realize that when they knock something over, they can do it again in the same way and it will have the same result, there is a kind of pure joy and happiness. This becomes the basis of your sense of agency and sense of self for the rest of your life.

When you deprive children of that agency, they almost feel catatonic. That shows we are creatures who need projects of transforming the world around us. If we can’t do that, we hardly exist.

So this theory of human nature promulgated by economists and right-wing politicians that people basically want something for nothing—that if you just give them money they’re going to laze around and watch TV and get drunk all day—it’s not true.

What are some of the ways out?

DG: I’ve been working with people who’ve become big advocates for a universal basic income. It’s not the only solution, but it conforms with my political instincts. People think that is odd because I’m an anarchist. Why would I want a policy where the government would just give people money? Isn’t that giving power to the government? I say, no.

A basic income would be the perfect leftist antibureaucratic policy. It would not only reduce the number of bureaucrats, but it would get rid of the worst of them, the annoying ones who decide whether you’re really poor enough to deserve this, or whether you’re really married to that person or whether you really live in that room.

Besides, they’re unhappy, those intrusive bureaucrats about whom you wonder, “How can they live with themselves?” Well a lot of them can’t. Those guys would be off the hook. They could go form a rock band or restore antique furniture or do something nice.

What drew you to explore bullshit jobs?

DG: I have tended to focus on the ideological strong points of the other side. That’s what my book Debt: The First 5,000 Years came out of— most people think that people who owe money and don’t pay it back are bad. With bullshit jobs, there is the idea that if you’re not working hard at something you don’t enjoy, then you’re a bad person and don’t deserve public relief. Those deeply rooted beliefs are the strongest weapons capitalism has.

The anthropologist’s role is to take things that seem natural and point out that they’re not, that they’re social constructs and that we could easily do things another way. It’s inherently liberating.

Your explanation suggest capitalism is a less totalizing system than some might think.

DG: It’s rapidly transforming into something that might not even be capitalism, though it might be just as bad. When we think of something as totalizing, we assume that to get from one totalizing thing to another you need some kind of fundamental break. But historical change tends to be somewhat gradual and complicated. At what point does the other stuff mixed in with capitalism mean it’s not even capitalism anymore?

I remember having this argument with conventional Marxists about the transition from feudalism to capitalism. Okay, say that capitalism started around 1500. And the Marxists insist that capitalism is organized around wage labor. But wage labor was marginal until the industrial revolution, around 1750. How can you say that wage labor is central to capitalism if, for 250 years, it was a tiny element?

And of course the Marxist will say, “Well you’re not thinking dialectically. From 1500 to 1750, people were in a process that was going to lead to wage labor, they just didn’t realize it yet.” And I realized, wait a minute, if that’s the case, how do we know that we are even in capitalism now? Maybe we are already 100 years into a process leading us to something and we don’t even know what it is. By that logic, capitalism could have ended in like 1950, and we’ll only fully know what replaced it in 2175.

Kaynak: http://inthesetimes.com/working/entry/21134/capitalism-job-bullshit-david-graeber-busywork-labor

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"Bullshit jobs: why they exist and why you might have one
And why this professor thinks we need a revolution."


By Sean Illing Updated Sep 11, 2018, 9:01am


Do you have a job that you secretly believe is pointless?

If so, you have what anthropologist David Graeber calls a “bullshit job.” A professor at the London School of Economics and a leader of the early Occupy Wall Street movement, Graeber has written a new book called Bullshit Jobs: A Theory.

He argues that there are millions of people across the world — clerical workers, administrators, consultants, telemarketers, corporate lawyers, service personnel, and many others — who are toiling away in meaningless, unnecessary jobs, and they know it.

It didn’t have to be this way, Graeber says. Technology has advanced to the point where most of the difficult, labor-intensive jobs can be performed by machines. But instead of freeing ourselves from the suffocating 40-hour workweek, we’ve invented a whole universe of futile occupations that are professionally unsatisfying and spiritually empty.

This, at least, is the story he tells in his book. Much of it is persuasive, some of it overly simplistic, but nearly all of it is interesting. I reached out to Graeber to talk about the book and the broader phenomenon of “bullshit jobs.”

I wanted to know how we got to this place, if there are any real alternatives, and what, if anything, people can do about it.

A lightly edited transcript of our conversation follows.

Sean Illing
What are “bullshit jobs”?

David Graeber
Bullshit jobs are jobs which even the person doing the job can’t really justify the existence of, but they have to pretend that there’s some reason for it to exist. That’s the bullshit element. A lot of people confuse bullshit jobs and shit jobs, but they’re not the same thing.

Bad jobs are bad because they’re hard or they have terrible conditions or the pay sucks, but often these jobs are very useful. In fact, in our society, often the more useful the work is, the less they pay you. Whereas bullshit jobs are often highly respected and pay well but are completely pointless, and the people doing them know this.

Sean Illing
Give me some examples of bullshit jobs.

David Graeber
Corporate lawyers. Most corporate lawyers secretly believe that if there were no longer any corporate lawyers, the world would probably be a better place. The same is true of public relations consultants, telemarketers, brand managers, and countless administrative specialists who are paid to sit around, answer phones, and pretend to be useful.

A lot of bullshit jobs are just manufactured middle-management positions with no real utility in the world, but they exist anyway in order to justify the careers of the people performing them. But if they went away tomorrow, it would make no difference at all.

And that’s how you know a job is bullshit: If we suddenly eliminated teachers or garbage collectors or construction workers or law enforcement or whatever, it would really matter. We’d notice the absence. But if bullshit jobs go away, we’re no worse off.

“PEOPLE WERE REALLY WAKING UP AND REALIZING THAT THEY WANTED TO DO SOMETHING USEFUL, WANTED TO HELP OTHERS. THEY WERE REALIZING THAT SOMETHING IS WRONG, THAT IF YOU GO INTO A PROFESSION LIKE EDUCATION OR SOCIAL SERVICES, THEY TREAT YOU POORLY AND PAY YOU LITTLE.”
Sean Illing
You talk about these jobs as morally and spiritually corrosive. What does that mean?

David Graeber
We’re all taught that people want something for nothing, which makes it easy to shame poor people and denigrate the welfare system, because everyone is lazy at heart and just wants to mooch off other people.

But the truth is that a lot of people are being handed a lot of money to do nothing. This is true for most of these middle-management positions I’m talking about, and the people doing these jobs are completely unhappy because they know their work is bullshit.

I think most people really do want to believe that they’re contributing to the world in some way, and if you deny that to them, they go crazy or become quietly miserable.

Sean Illing
What’s interesting to me is that this is precisely the outcome we shouldn’t expect in a capitalist system. A free market ought to eliminate inefficient, unnecessary jobs, and yet the reverse has happened. We’ve got all these jobs that really shouldn’t exist but somehow do, and maybe it’s as simple as people need something to do, so we keep inventing bullshit jobs to keep them busy. But I’ll ask you: What the hell happened?

David Graeber
That’s the really interesting thing. You expect this outcome with a Soviet-style system, where you have to have full employment so you make up jobs whether a need exists or not. But this shouldn’t happen in a free market system.

I think one of the reasons is there’s huge political pressure to create jobs coming from all directions. We accept the idea that rich people are job creators, and the more jobs we have, the better. It doesn’t matter if those jobs do something useful; we just assume that more jobs is better no matter what.

We’ve created a whole class of flunkies that essentially exist to improve the lives of actual rich people. Rich people throw money at people who are paid to sit around, add to their glory, and learn to see the world from the perspective of the executive class.

Sean Illing
Many of the non-bullshit jobs, the jobs that are truly useful and necessary, have been lost to automation, and the truth is that they were far more difficult and tedious than the bullshit jobs of today. Is it necessarily a bad thing that they’ve been replaced?

David Graeber
Well, you could also just replace them with no jobs. Great economic thinkers like John Maynard Keynes were predicting that technology would advance such that we would achieve a 15-hour workweek by century’s end, but that didn’t happen. Instead, we just kept inventing bullshit jobs.

But what if we just accepted that technology can perform a lot of the essential tasks and just worked less? What if we just spent more time doing what we actually want rather than sitting in [an] office pretending to work for 40 hours a week?

“I THINK MOST PEOPLE REALLY DO WANT TO BELIEVE THAT THEY’RE CONTRIBUTING TO THE WORLD IN SOME WAY, AND IF YOU DENY THAT TO THEM, THEY GO CRAZY OR BECOME QUIETLY MISERABLE”

Sean Illing
This is the same critique Marx made in the 19th century. Marx said we have this perverse and unjust system, which is propped up by perverse and unjust values, but the system persists because the people suffering the most are mad at the wrong people, and if only we could get rid of all this and liberate people, they could spend their days fishing or creating art or whatever and we’d all be happier. But this is a theory, albeit a lovely one.

David Graeber
No question, and I don’t run away from the Marxist aspects of this. One of the themes of the book is that the system reproduces itself because it’s very much in the interests of the ruling class. I get called a conspiracy theorist for saying this, but I don’t see it that way. We should be conspiring to get rid of this.

I think this system creates absurd forms of resentment where people actually resent people who have real jobs. You see this in Europe with all the austerity programs after the financial crash. There is all this talk about tightening belts, except for the guys who caused the crash. They still get their bonuses, but the ambulance drivers and the nurses and the teachers have all got to sacrifice.

The logic is insane, and it always falls on the people who are most vulnerable, who do the hard and necessary jobs.

Sean Illing
There’s a lot to pull on there, but I want to stay on the original point, which is this idea that people would be happier if we exploded all of these bullshit jobs overnight.

David Graeber
I’m an anthropologist, and I can tell you there are plenty of societies where people work three or four hours a day. Most peasant societies worked that. You’d work 12 hours a day during harvest time and in the off-season you’d work two or three hours. The average medieval serf worked way less than we do, and the same is true of tribal societies around the world.

We imagine that if we take people’s work away, they’ll just sit around, drink beer, watch TV, and be depressed all day. But we just don’t have any experience of having time, but societies that do come up with all sorts of things to do.

Sean Illing
Right, but these other societies are defined by radically different cultures and values, so it’s not nearly as simple as that. But I’ll circle back to that in a second. It seems to me that you want a world in which employed rich people subsidize unemployed non-rich people — is that right?

David Graeber
I don’t suspect that’s the way it will work out. I want a world where basic needs are provided. I call for basic income, but it doesn’t have to be basic income. I simply want people to be free to decide for themselves how they want to contribute, and I obviously want fewer bullshit jobs.

But calling it a subsidy is not quite right because you can’t really measure what people are doing. That’s why I talk about caregiving labor. A lot of the value that’s produced in society, like half of the value that’s produced in society, is produced by people who aren’t actually getting paid for it. I’m thinking of people who take care of the home or do important volunteer work or sacrifice in other ways that aren’t rewarded in our current economic system.

People will still need to be paid for doing important engineering work or medical work or scientific work or other necessary jobs, but we have to adjust our values to recognize that there are plenty of ways to contribute to society, and a lot of it doesn’t fall under what we currently consider “work.”

Sean Illing
Here’s why I struggle: We’ve got this complex economic system which requires an enormously complex bureaucracy to prop it up. Plus, we’ve created a culture that reinforces this in a thousand different ways, and cultures don’t change easily or quickly.

So we can’t move from the world we have to the world you want without a total paradigm shift, and I have no idea how to achieve that.

“IF WE SUDDENLY ELIMINATED TEACHERS OR GARBAGE COLLECTORS OR CONSTRUCTION WORKERS OR LAW ENFORCEMENT OR WHATEVER, IT WOULD REALLY MATTER. ... BUT IF BULLSHIT JOBS GO AWAY, WE’RE NO WORSE OFF.”

David Graeber
I’m a revolutionary. I think we need a paradigm shift, and I think a lot of people are slowly realizing this. They’re pissed off and frustrated with the status quo, but they don’t see a path to a different world or a different system.

Sean Illing
So you’re a revolutionary? Does that mean you want to burn it all down and start from scratch?

David Graeber
You can never start from scratch, and most successful revolutionaries have deep traditions to draw on. But I do believe we have to start thinking imaginatively about systems that are fundamentally differently organized. Shifts do happen in history. We’ve been taught for the last 30 to 40 years that imagination has no place in politics or economics, but that, too, is bullshit.

Sean Illing
Say someone reads this and thinks, “Yeah, you’re right, my job is bullshit.” What would you have them do? What would you have us do?

David Graeber
We need to change what we value. I thought Occupy Wall Street might have been the beginning of something like this. People were really waking up and realizing that they wanted to do something useful, wanted to help others. They were realizing that something is wrong, that if you go into a profession like education or social services, they treat you poorly and pay you little.

I think we need a rebellion of what I call the “caring class,” people who care about others and justice. We need to think about how to create a new social movement and change what we value in our work and lives.

People have a sense of what makes a job worthwhile; otherwise, they wouldn’t realize that what they’re doing now is bullshit. So we need to give this more articulation, and we need to unite with other people who want the same things. That’s a political project we can all get behind.

Kaynak: https://www.vox.com/2018/5/8/17308744/bullshit-jobs-book-david-graeber-occupy-wall-street-karl-marx



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄



--Alıntı

"David Graeber:
Mein Beruf ist ein Bullshitjob"



8. September 2016, 8:36 Uhr

Immobilienmakler, Unternehmensberater, Investmentbanker: Sie sind die Hofnarren des Kapitalismus, sagt der Anthropologe David Graeber. Er nennt sie Bullshitjobs.
Von Bernd Kramer

David Graeber: Viele Berufe sind nur für den Kapitalismus nützlich, kritisiert der Anthropologe David Graeber.


*-*ttfipqbtreprinzyixnb.jpg

Damals, kurz nach dem Abitur, da lockte die Zukunft mit Bedeutsamkeit. Wir wollten Arzt werden, Lehrer, Anwalt. Dann schrieben wir uns für das Studium ein, landeten irgendwann im Master für Kultur- und Eventmanagement, Auditing and Taxation oder Advanced Safety Sciences. Und jetzt? Arbeiten wir als Fachreferent für medizinisches Versorgungswesen, als Regionalkoordinator im Bildungsmarketing, als Senior Legal Advisor in einer Unternehmensberatung. Tätigkeitstitel, die klingen, als sollten sie etwas kaschieren. So bedeutsam erscheint das nicht mehr.

Was ist passiert?

Der Anthropologe und Occupy-Vordenker David Graeber hat das Unbehagen über die Blödsinnigkeit der Dienstleistungsjobs vor einiger Zeit in eine Theorie gepackt. Gesellschaftlich sinnvolle Arbeit, so Graber, sterbe zunehmend aus – automatisiert, computerisiert, wegrationalisiert. Sie wird ersetzt durch gesellschaftlich sinnlose Arbeit, so erkennbar hirnrissig, dass die Arbeitenden unmöglich selbst noch an sie glauben können. Graeber tauft das Phänomen: Bullshitjobs.

Aktivisten plakatierten Zitate aus Graebers Aufsatz in der Londoner U-Bahn, als Motivationshäppchen für die Pendler auf dem Weg ins Büro: "Es ist, als ob jemand da draußen sinnlose Arbeitsplätze erfindet, damit wir weiterarbeiten."

Zwar wurden die Plakate schnell wieder entfernt, aber der Hashtag #Bullshitjobs macht seither auf Twitter die Runde. In Zeiten, in denen Arbeit zum Sinnstifter hochgejazzt wird, kommt der Begriff manchen vor wie ein erlösendes Halleluja. Journalisten schreiben eine Generation Y herbei, der das Glück im Beruf wichtiger sei als die Zahl auf dem Gehaltszettel. Manager faseln etwas von einer Unternehmenskultur, für die die Mitarbeiter den cultural fit mitbringen sollen. Benediktinerpater verkaufen Ratgeber für mehr Spiritualität im Berufsalltag. In aller Stille mag man sich längst gefragt haben, wie diese Überhöhung der Arbeit einhergehen kann mit dem Umstand, dass ihre Bedingungen eher prekärer werden.

Jetzt gibt es immerhin ein Schlagwort für all das, was man mit dem Sinnenthusiasmus so gern verdrängt. Für das Partygespräch mit dem Fremden, der auf die Was-machst-du-so-Frage mit Erläuterungen antwortet, denen man schon nach zwei Sätzen nicht mehr folgen kann. Oder der verschämt versucht, das Thema zu wechseln, ach ja, die Arbeit, vielleicht noch ein Bier. Bullshitjob.
Daseinsberechtigung für Immobilienmakler? Bullshitjob
Oder diese Tage im Büro, an denen die Uhr fast rückwärts ticken würde, schlüge man die Zeit nicht mit Minesweeper und Facebook tot. An denen man Arbeit heuchelt, indem man noch einmal und noch einmal den E-Mail-Eingang aktualisiert. Bullshitjob.

Oder dieser merkwürdige Fall eines spanischen Beamten, der für die Beaufsichtigung eines Klärwerks jahrelang Gehalt bezog, obwohl er längst nicht mehr im Büro auftauchte. Bemerkt wurde das erst, als man ihm eine Medaille für seine treuen Dienste verleihen wollte. Bullshitjob.

Oder das schier unauflösliche Rätsel nach der volkswirtschaftlichen Daseinsberechtigung von Immobilienmaklern. Aufschließen, kassieren, und was war daran jetzt der Mehrwert? Wieder ein Bullshitjob.

Graeber knüpft in seinem Aufsatz an den Ökonomen John Maynard Keynes an, der unserem Zeitalter in den zwanziger Jahren die 15-Stunden-Woche prophezeite. Passiert ist das bekanntlich nicht. Das Lehrbuch der Ökonomie behauptet: Weil auch unsere Bedürfnisse größer geworden sind. Graeber entgegnet: Das würde nur Sinn machen, wenn die neuen Jobs erkennbar produktiv wären. Sind sie aber nicht.

Warum bezahlt eine Ökonomie Tätigkeiten, die sie nicht braucht?
In der Praxis gibt es natürlich allerlei Schwierigkeiten, die Sinnhaftigkeit einer Tätigkeit zu bestimmen. Graeber erkennt das durchaus an, schon bei seinem eigenen Beruf. Die praktische Notwendigkeit eines Professors für Anthropologie kann man mit guten Gründen bezweifeln (auch wenn er selbst das nie so sehen würde): "Es gibt keinen objektiven Messwert für das Gemeinwohl", sagt er.

Näherungswerte gäbe es schon. Das Allensbach-Institut etwa befragt die Bevölkerung regelmäßig, welche Berufe sie am meisten schätzt. Auf den vorderen Plätzen rangieren der Arzt, dann kommen Krankenpfleger und Polizisten. "Der Haken ist, dass diese Befragungen sich häufig auf sehr bekannte und klar umrissene Berufe beziehen, die für große gesellschaftliche Werte wie Gesundheit oder Bildung stehen", sagt Arbeitssoziologin Friedericke Hardering, die an der Uni Frankfurt das Sinnerleben im Job erforscht. Es sind eben die Berufe, die einem in Kindertagen als erste einfallen, wenn man nach dem Traumjob gefragt wird. Es sind die Orientierungsmarken im wuchernden Dschungel der Tätigkeiten. "In vielen spezialisierten Berufen ist der gesellschaftliche Nutzen von außen nicht so schnell ersichtlich, vielleicht aber aus der Binnenperspektive der Tätigen sofort klar", sagt Hardering. Was Bullshit ist und was in Laienaugen nur so wirkt, das ist nicht einfach zu unterscheiden.

Und für die Stelleninhaber erstaunlicherweise mitunter nicht einmal relevant. Der Deutsche Gewerkschaftsbund (DGB) ermittelt regelmäßig, als wie sinnvoll Arbeitnehmer ihre Jobs empfinden. Eine nicht ganz unerhebliche Minderheit von 35 Prozent hat demnach zwar den Eindruck, mit ihrer Arbeit keinen oder einen unwesentlichen Beitrag zur Gesellschaft zu leisten, also eine Tätigkeit zu verrichten, auf die Welt eigentlich verzichten kann. Allerdings vollbringen viele von ihnen das Kunststück, ihren Job auch ohne gesellschaftliche Relevanz für erfüllend zu halten: Nur 14 Prozent geben an, dass sie sich nicht oder kaum mit ihrer Arbeit identifizieren. Wir müssen uns Sisyphus als glücklichen Angestellten vorstellen.

Eine absurde Idee? Nicht unbedingt, meint die Soziologin Hardering. "Wie sinnvoll eine Arbeit für die Gesellschaft ist und als wie sinnvoll die Betroffenen sie erleben, muss man trennen", sagt sie. "Der gesellschaftliche Nutzen ist nur ein Faktor für das subjektive Sinnerleben." Daneben gibt es andere: Wie abwechslungsreich ist ein Job? Wie belastend sind die Arbeitsbedingungen? Wie stark können wir unsere Talente einbringen? Schon das Hobby zeigt, dass man etwas mit Freude tun kann, ohne dass es für irgendwas zunutze sein muss.

Arbeit als Surrogat
Bleibt das Rätsel: Warum bezahlt eine Ökonomie Tätigkeiten, die sie nicht braucht? Hier wird Graebers Aufsatz eigentlich erst interessant. Seine Antwort: um sich Loyalität zu erkaufen. Die größten Arbeitssurrogate sind die, die eine Identifikation mit den Reichen und Mächtigen befördern. Es sind die Jobs der Unternehmensberater, der Fachanwälte für Gesellschaftsrecht, der Marketingspezialisten, der promovierten Finanzjongleure. Die Bullshitjobber sind die Hofnarren des Kapitalismus. Je sinnvoller hingegen eine Tätigkeit für die Gesellschaft ist, so Graebers paradoxe Beobachtung, desto schlechter wird sie bezahlt. Je überflüssiger der Job, desto üppiger das Gehalt. Die unten müssen sich mit weniger zufrieden geben, weil sie sich ja einer richtigen Tätigkeit erfreuen können.

Aber wieder durchkreuzt die Statistik das Bild. Vor allem die Hochqualifizierten geben an, dass sie eine sinnvolle Arbeit leisten, fast 95 Prozent sind es laut European Working Conditions Survey. Bei den Geringqualifizierten haben nur 70 Prozent dieses Gefühl. Wie passt das alles zusammen? Irrt Graeber? Oder muss man wieder einmal unterscheiden zwischen Wahrnehmung und Wirklichkeit? Gelingt es den wahrhaftigsten Bullshitjobbern einfach nur am besten, ihr fragwürdiges Tun vor sich zu rechtfertigen? Der Verdacht lässt sich zumindest schwer widerlegen, wenn man manch einen ohne jeden Selbstekel von den Chancen der Restrukturierung oder agilem Management reden hört.

Vielleicht ist am Ende dies der Verdienst des Schlagwortes Bullshitjob: Es lenkt unseren Blick darauf, dass Unsummen auf dem Gehaltszettel noch nichts über die Sinnhaftigkeit aussagt. Und dass der Ausdruck Bullshitjobs am besten als Kampfbegriff taugt, als Forderung von unten nach oben, an die gerichtet, die sich in Strategierunden im Glanz ihrer Bedeutsamkeit sonnen: Wenn ihr das ernsthaft für einen vernünftigen Beitrag zur Gesellschaft halten wollt, dann gebt auch uns die Möglichkeit, unsere Arbeit so zu sehen. Gebt uns anständige Verträge. Sorgt für gute Bedingungen. Bezahlt uns ordentlich.

Kaynak: https://www.zeit.de/karriere/beruf/2016-08/david-graeber-berufe-bullshitjobs-unternehmensberater/komplettansicht



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"Über das Phänomen unsinniger Jobs
by David Graeber"


Uploaded: 23 August 2013


*-*l5h8n7r91vppnefpg0b0.jpgJohn Riordan

Hattest du jemals das Gefühl, dein Job wäre ausgedacht? Dass die Welt sich weiter drehen würde, wenn du nicht 8 Stunden deine Tätigkeit verrichten würdest? David Graeber erkundete das Phänomen der unsinnigen Jobs für unsere jüngste Sommerausgabe—jeder, der berufstätig ist, sollte sorgfältig lesen…Wenn dir dieser Artikel gefällt, hilf bitte der radikalen Druck Revolution aus, in dem du eine Ausgabe von STRIKE! erwirbst Hier.

Im Jahr 1930 sagte John Maynard Keynes voraus, dass zum Ende des Jahrhunderts der technologische Fortschritt es Ländern wie Groß Britannien oder den Vereinigten Staaten ermöglichen würde, eine 15 Stunden Woche einzuführen. Es gibt viele Gründe, das als zutreffend anzunehmen. Aus technologischer Sicht sind wir dazu im Stande. Und doch ist es nie eingetroffen. Stattdessen wurden technische Möglichkeiten genutzt, um Wege zu finden, uns alle noch mehr arbeiten zu lassen. Um das zu erreichen, mussten Arbeitsplätze geschaffen werden, die tatsächlich überflüssig sind. Riesige Massen von Menschen, in Europa und Nord Amerika im Besonderen, verbringen ihre gesamten Berufsleben beim Verrichten von Tätigkeiten, die sie insgeheim als nicht notwendig einschätzen.

Der moralische und seelische Schaden, der durch diese Situation entsteht, ist beträchtlich. Es ist eine sich über unsere kollektive Seele ziehende Narbe. Dennoch spricht so gut wie niemand darüber.Warum traf Keynes versprochene Utopie—selbst in den 60er Jahren noch eifrig erwartet—nie ein? Die Standard Antwort darauf ist, er bedachte nicht den massiven Anstieg des Konsumverhaltens.

Wir bekamen die Wahl zwischen weniger Stunden oder mehr Spielzeugen und Vergnügungen, wir haben uns kollektiv für das Letztere entschieden. Das bietet uns zwar eine nette Geschichte mit moralischer Botschaft, aber selbst ein kurzer Moment der Reflektion zeigt, es kann so nicht sein. Ja, wir haben seit den Zwanzigern das Schaffen einer endlosen Vielfalt von neuen Jobs und Industrien beobachtet, aber sehr wenige haben etwas mit dem Herstellen und der Verteilung von Sushi, iPhones oder schicken Sneakern zu tun.Also, um was für Arbeitsstellen handelt es sich genau? Ein kürzlicher Bericht, der Beschäftigungsverhältnisse in den USA zwischen 1910 und dem Jahr 2000 verglich, gibt uns ein klares Bild (und ich merke an, ziemlich genauso ist es im Vereinigten Königreich).

Im Verlauf des letzten Jahrhunderts, ging die Zahl der Arbeiter, die als Hausangestellte, in produzierenden Gewerben, oder in der Landwirtschaft beschäftigt waren, drastisch zurück. Die Zahl der „Fachleute, Manager, Sachbearbeiter, Vertriebs- und Service- Angestellten“ verdreifachte sich, sie wuchs „von einem Viertel auf drei Viertel der gesamten Beschäftigungsverhältnisse“. Mit anderen Worten, produktive Stellen wurden, so wie vorausgesagt, größtenteils durch Automatisierung wegrationalisiert (selbst wenn man Produktionsmitarbeiter weltweit mitzählt, mit einbezogen die schuftenden Massen in Indien und China, machen solche Miterbeiter bei weitem nicht so hohe Anteile der Weltbevölkerung aus, wie es einmal war).Doch statt eine beträchtliche Minderung der Arbeitsstunden zu erlauben, die der Bevölkerung die Freiheit ließe, eigene Projekte, Vergnügungen, Visionen und Ideen zu verfolgen, haben wir ein Aufblähen nicht nur des Dienstleistungssektors, sondern gerade des administrativen Sektors gesehen.

Das schließt die Erschaffung vollkommen neuer Industriezweige ein, wie Finanzdienstleistung, oder Telefonverkäufe oder die nie dagewesene Expansion von Bereichen, wie dem Körperschaftsrecht, der Verwaltung der Bildung, Wissenschaft und Gesundheit, Humankapital und Public Relations. Und die Anzahl dieser Stellen bezieht noch nicht einmal die mit ein, deren Aufgabe es ist, administrative, technische oder sichernde Unterstützung für diese Gewerbe zu bieten, oder zusätzliche Nebengewerbe (Hundewäscher, nächtliche Pizza-boten) die nur bestehen, weil jeder viel zu beschäftigt damit ist, seiner Arbeit in einer dieser Tätigkeiten nachzukommen.

Das sind Stellen, die wie ich vorschlage, unsinnige Stellen genannt werden sollten (bullshit jobs).Es ist fast so, als gäbe es da jemanden, der sich alle möglichen sinnlosen Jobs ausdenkt, nur um alle von uns beschäftigt zu halten. Und hier, genau hier, ist des Rätsels Lösung. Im Kapitalismus, sollte genau dies nicht geschehen. Sicher, in den alten ineffizienten sozialistischen Staaten, wie der Sowjet Union, in denen Beschäftigung sowohl als ein Recht, als auch ein heiliger Dienst angesehen wurde, schuf das System so viele Stellen wie nötig (deswegen wurden in Sowjetischen Läden drei Angestellte benötigt, um ein Stück Fleisch zu verkaufen). Aber das ist ja genau das Problem, welches durch den Wettbewerb gelöst werden soll. Ökonomischer Lehre zufolge, ist das Letzte, was eine Gewinn orientierte Firma bezweckt, Angestellte zu bezahlen, die sie nicht wirklich zu beschäftigen benötigt.

Dennoch passiert genau das.Während Unternehmen schonungslos Personal kürzen können, trifft es mit den Entlassungen und Beschleunigungen der betrieblichen Prozesse die Art der Beschäftigten, die tatsächlich Dinge schaffen, bewegen, reparieren und am Laufen halten; durch eine merkwürdige Alchemie, die niemand so richtig erklären kann, nimmt die Anzahl der bezahlten Bürohengste zu. Mehr und mehr Angestellte finden sich, tatsächlich Sowjetischen Arbeitern nicht unähnlich, in 40 oder sogar 50 Stunden Wochen wieder, in denen sie Papierkram erledigen, effektiv aber lediglich 15 Stunden wichtige Tätigkeiten verrichten, so wie Keynes es vorhersagte.

Die restliche Zeit wird mit dem Organisieren und Besuchen von Motivationsseminaren, dem auf dem Laufenden halten von Facebook Profilen oder dem Herunterladen von Fernseh-Serien Box-Sets verbracht.Die Antwort ist deutlich nicht ökonomischer Natur: sie ist moralischen und politischen Ursprungs. Die herrschende Klasse hat erkannt, dass eine zufriedene und produktive Bevölkerung mit frei verfügbarer Zeit eine tödliche Gefahr darstellt. (Man denke daran, was in den 60er Jahren zu passieren begann, als man dem lediglich nahe kam.) Andererseits ist der Gedanke, Arbeit sei an und für sich von moralischem Wert und dass jeder, der nicht willens ist, sich die meiste Zeit der Stunden seines Wachseins irgendeiner Art intensiver Arbeitsdisziplin zu unterwerfen nichts verdiene, außerordentlich zweckdienlich für sie.Einst, als ich über das sichtlich endlose Wachstum verwaltender Verpflichtungen in Britischen Akademischen Ressorts nachdachte, kam ich auf eine mögliche Vorstellung die Hölle betreffend.

Die Hölle ist eine Ansammlung einzelner Personen, die den Großteil ihrer Zeit damit verbringen, eine Arbeit zu erledigen, die sie nicht mögen und die sie nicht besonders gut beherrschen. Sagen wir, sie wurden angestellt, weil sie ausgezeichnete Tischler sind. Dann finden sie aber heraus, es wird von ihnen erwartet, viel ihrer Zeit damit zu verbringen Fisch zu braten.

Die Aufgabe ist nicht wirklich notwendig und sinnvoll. Es gibt nur eine sehr begrenzte Anzahl von Fischen, die gebraten werden müssen. Irgendwie werden sie trotzdem alle so sehr von Unmut beherrscht, obsessiv daran denkend, ihre Mitarbeiter könnten möglicherweise mehr Zeit in ihrer Tätigkeit als Tischler verbringen und nicht ihrem Teil der Verantwortung des Fischbratens nachkommen. Es dauert nicht lange und immer mehr unbrauchbare schlecht zubereitete Fische stapeln sich in der Werkstatt und das ist dann alles, womit sie alle ihre Zeit verbringen.Mir scheint dies eine recht zutreffende Beschreibung der moralischen Dynamik unserer Wirtschaft zu sein.*Nun, mir ist bewusst, so ein Argument wird sofort Einwände aufbringen: „für wen hältst du dich, zu bemessen, welche Arbeiten notwendig seien? Was ist schon wirklich notwendig? Du bist ein Professor für Anthropologie, welche Notwendigkeit besteht denn dafür?“ (Und tatsächlich würden viele Boulevardblattleser die Existenz meiner Arbeit als die passendste Definition von verschwenderischen Ausgaben ansehen.) Und auf gewisser Ebene ist es durchaus so.

Es gibt keinen objektiven Messwert für das Gemeinwohl.Ich würde mir nicht anmaßen jemandem zu sagen, der überzeugt ist, einen sinnvollen Beitrag zum Wohl aller zu leisten, dem sei nicht so. Was ist aber mit denen, die selbst davon überzeugt sind, ihre berufliche Arbeit sei bedeutungslos? Vor nicht langer Zeit kam ich wieder in Kontakt mit einem Schulfreund, den ich nicht gesehen hatte, seit ich zwölf war. Ich war erstaunt als ich entdeckte, dass er in der Zwischenzeit zuerst ein Dichter wurde, dann der Front Man einer Indie Rock Band. Ich hatte manche seiner Lieder im Radio gehört, ohne eine Ahnung zu haben, den Sänger zu kennen. Er war offensichtlich brillant, innovativ und seine Arbeit hatte zweifelsohne das Leben von Leuten überall auf der Welt erhellt und verschönt. Trotzdem, nach einigen erfolglosen Alben verlor er seinen Vertrag und sich mit Schulden plagend hatte er obendrein eine neugeborene Tochter zu versorgen.

Am Ende entschied er sich, wie er es nannte, für die Standard Entscheidung, wenn einem nichts besseres einfällt: Jura Studium. Jetzt ist er spezialisiert auf Gesellschaftsrecht und arbeitet für eine bekannte New Yorker Anwaltskanzlei. Er war der Erste, der zugab, seine Arbeit sei vollkommen bedeutungslos, leiste keinen Beitrag in der Welt und sollte, seinem Ermessen nach, nicht wirklich existieren.Hier könnten einem viele Fragen einfallen.

Angefangen damit: was sagt es über unsere Gesellschaft aus, dass sie einen extrem begrenzten Bedarf an talentierten Dichtern und Musikern schafft, dafür aber einen scheinbar unendlichen Bedarf an Fachleuten für Wirtschafts- und Gesellschaftsrecht? (Die Antwort: wenn 1% der Bevölkerung über beinahe das gesamte Vermögen verfügt, gibt was wir als „Märkte“ bezeichnen wieder, was die 1% als nützlich und wichtig sehen, niemand anderes.) Darüber hinaus zeigt es, den meisten Leuten in solchen beruflichen Tätigkeiten ist es sogar bewusst. In der Tat, ich meine noch keinen Anwalt kennengelernt zu haben, der auf Wirtschafts- und Gesellschaftsrecht spezialisiert ist, der nicht meinte, seine Arbeit sei Unsinn.

Das Gleiche gilt für fast alle der vorher genannten neuen Industrien. Es gibt eine Gruppe von bezahlten Fachleuten die, solltest du sie jemals auf einer Party treffen und zugeben, eine interessante Tätigkeit zu verüben (beispielsweise als Anthropologe zu arbeiten), es vorziehen würden, überhaupt nicht über ihre verübte Arbeit zu sprechen. Spendier ihnen ein paar Drinks und sie verfallen in Tiraden darüber, wie sinnlos und schwachsinnig ihre Arbeit wirklich ist.Hier ist eine schwerwiegende psychologische Heftigkeit erkenntlich. Wie kann jemand auch nur ansatzweise von würdevoller Arbeit sprechen, wenn die Person insgeheim empfindet, die Arbeitsstelle sollte gar nicht zu existieren brauchen.

Wie soll das nicht zu einem tief sitzenden Zorn und zu Verbitterung führen? Und doch hat es der eigentümliche Erfindergeist unserer Gesellschaft den Herrschenden ermöglicht, einen Weg zu finden, den Zorn und die Verbitterung auf die zu lenken, deren Glück es ist eine sinnvolle und nützliche Tätigkeit zu verrichten, wie bei den Tischlern und Fischbrätern. Ein Beispiel: in unserer Gesellschaft scheint es eine Regel zu geben, dass Arbeit, je offensichtlicher sie anderen zum Nutzen ist, weniger wahrscheinlich ist, gut bezahlt zu werden. Erneut, es ist schwierig ein objektives Maß zu finden.

Aber eine simple Möglichkeit es zu ermessen, ist zu fragen: was wenn die Beschäftigten einer gesamten Berufsgruppe einfach verschwänden? Sag über Krankenpfleger, Müllleute oder Mechaniker was du willst, es ist klar, wenn sie sich alle in Luft auflösten, wären die Folgen sofortig und katastrophal. Eine Welt ohne Lehrer oder Hafenarbeiter wäre schnell in Schwierigkeiten. Selbst eine ohne Science Fiction Autoren oder Ska Musiker wäre sicherlich eine schlechtere. Es ist nicht ganz klar, wie die Menschheit leiden müsste, wenn sich Firmenchefs von Kapitalgesellschaften, Lobbyisten, PR- und Marktforscher, Versicherungsstatistiker, Telefonverkäufer, Gerichtsvollzieher oder juristische Berater in Luft auflösten. (Viele vermuten, die Welt würde sich merklich verbessern.) Abgesehen von einer handvoll wohl gepriesener Ausnahmen (Ärzte), hält sich die Regel erstaunlich gut.Was noch widernatürlicher ist, es scheint eine verbreitete Ansicht zu geben, es ist so zu sein bestimmt. Das ist eine der Stärken von rechts orientiertem Populismus.

Man kann es sehen, wenn Boulevardzeitungen zu Wut über streikende U-Bahn Arbeiter aufstacheln, die London lahmlegen, um dadurch bessere Vertragsbedingungen auszuhandeln. Die Tatsache, dass es den streikenden U-Bahn Arbeitern überhaupt möglich ist, London lahmzulegen, zeigt doch die Notwendigkeit ihrer Arbeit. Doch scheint genau das Leute zu ärgern. Es ist in den USA noch klarer zu sehen, wo Politiker der Republikanischen Partei erstaunlichen Erfolg damit haben, Leute gegen Lehrer oder Arbeiter in der Automobilindustrie (und signifikanterweise nicht gegen Administratoren des Bildungssystems oder Manager der Automobilkonzerne, die eigentlichen Verursacher der Probleme) aufzuheizen, deren Bezüge angeblich zu aufgeblasen sind.

Scheinbar will man ihnen sagen: „aber du kannst doch Kinder belehren!“ „Du kannst doch Autos bauen!“ „Ihr habt echte Arbeit, die ihr verrichten könnt! Und dann habt ihr die Frechheit Mittelklassen-Altersbezüge und Krankenversicherung zu erwarten?“Wenn jemand ein perfektes Arbeits- Regime entworfen hätte, darauf abzielend die Macht des Finanzkapitals zu erhalten, wäre es schwer sich vorzustellen, wie man es hätte besser machen können.

Reale, produktive Arbeiter werden gnadenlos ausgequetscht und ausgebeutet. Der Rest wird aufgeteilt in eine in Schrecken gehaltene Schicht der universal verhassten Arbeitslosen und eine größere Schicht derer, die prinzipiell fürs Nichtstun bezahlt werden. Angestellt in Tätigkeiten, die geschaffen wurden, um sie dazu zu bringen, sich mit den Perspektiven und Empfindungsweisen der Herrschenden Klasse (Manager, Administratoren, usw.)—und insbesondere den finanziellen Avataren—zu identifizieren. Gleichzeitig aber schüren die Tätigkeitsbereiche einen schwelenden Unmut gegen jeden, dessen Arbeit einen klaren und unverkennbaren gesellschaftlichen Wert hat.

Es ist klar, das System wurde nicht bewusst so ins Dasein gebracht. Es bildete sich auf diese Art heraus, im Laufe fast eines Jahrhunderts voller Versuche und Irrtümer. Aber es ist die einzige Erklärung dafür, warum wir alle trotz all der technologischen Möglichkeiten immer noch keine 3-4 Stunden Arbeitstage haben

▄▄

* David Graeber ist Professor für Anthropologie an der London School of Economics. Sein neustes Buch The Democracy Project: A History, a Crisis, a Movement wurde im Englischen von Spiegel & Grau veröffentlicht.Diese Website ist so beliebt geworden, dass unsere Hosting Gebühren unerwarteterweise stark gestiegen sind. Momentan sind wir dabei, unsere Server zu verlegen. Sollte dir der Artikel gefallen haben, kannst du gerne unsere Zeitung (auf Englisch) erwerben. Du kannst auch gerne etwas spenden. Wir sind ein nicht gewinnorientierter, radikaler Herausgeber, der deine Unterstützung braucht. Vielen Dank.


Kaynak: http://strikemag.org/unsinniger-jobs

[Edited at 2018-09-28 07:17 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~~ Sep 28

--Alıntı--

"Yer: Erzincan… Dağda bu halde bulundu!"

10 Eylül 2017 Pazar 10:20


*-*eq7ae1cvb7uuxzlpvqdo.jpg

*-*lrjapy8czwyunxnxxjeq.jpg


*-*
İliç ilçesid5hwdtzsi107ezmy2o86.jpg

*-*
İliç'in Özlü köyüqo1tei5wokl0aj2dfpda.jpg


----
*-*"Erzincan İliç Belgeseli 2015" (9 dakkalık vidyo) -> https://www.youtube.com/watch?v=z7fZt9mnY5o


Sivas'ın Suşehri İlçesi'nde 43 gün önce hayvanlarını köye getirmek için yaylaya gittikten sonra kendisinden haber alınamayan çiftçi Murat Ünsal, Erzincan'da arazide bulundu.

Bağdan üzüm koparmak isterken köylülerin kendisini görmesi üzerine kaçan ve terörist sanılan Ünsal, haber verilen köy korucuları tarafından yakalandı. Kayıp olarak arandığı anlaşılan perişan haldeki Murat Ünsal dağda yolunu şaşırıp kaybolduğunu, su yolunu takip ederek yürüdüğünü, dağdaki ve çevre bağ- bahçelerdeki ağaçlardan meyve yiyerek beslendiğini söyledi.

Suşehri İlçesi'ne 16 kilometre uzaklıktaki 100 haneli Kekeç Köyü'nde oturan çiftçi evli 2 çocuk babası Murat Ünsal, 29 Temmuz'da hayvanlarını getirmek için gittiği Soğan Obası Yaylası'nda kayboldu. Ünsal, uzun süre eve dönmeyince telaşlanan ailesi güvenlik güçlerine durumu bildirerek yardım istedi. Köye yaklaşık 8 kilometre uzaklıkta olduğu belirtilen yayla güzergahında jandarma, arama kurtarma ekipleri ve köylüler tarafından yapılan aramalardan sonuç alınamadı. Aradan geçen 43 güne rağmen Ünsal'ın izine rastlanmadı.

ERZİNCAN'DA ARAZİDE BULUNDU

Erzincan'ın İliç ilçesine bağlı Büyük Armutlu Köyü'nde, dün akşam saatlerinde bağa giden köylüler, kendilerini gören bir kişinin kaçtığını fark etti. Terörist sanılan kişi köy korucuları tarafından yakalanarak İliç İlçe Jandarma ekiplerine teslim edildi. İliç Jandarma Komutanlığı'na götürülen kişinin 29 Temmuz'da Suşehri ilçesine bağlı Kekeç Köyü Soğan Obası Yaylası'nda kaybolan Murat Ünsal olduğu anlaşıldı.

KAYBOLMUŞ, DAĞDA MEYVE YİYEREK YAŞAMIŞ

İliç Jandarma Komutanlığı'nda ifade veren Ünsal kaybolduğu yaylada yolunu şaşırdığı, su yolunu takip ederek yürüdüğünü anlattı. Ünsal bu sürede dağdaki ağaçlardan ve çevre bağ- bağçelerden topladığı meyvelerle beslendiğini, bağa da üzüm yemek için girdiğini söyledi. Ünsal, köylüleri görünce kendisini hırsız sanacakları düşüncesiyle kaçtığını anlattı. Oğlunun bulunduğu bildirilen anne Vahide Ünsal ve yakınları, Erzincan'ın İliç İlçesi'ne giderek Murat Ünsal'ı teslim aldı.

____________

Erzincan -il genelinden manzaralar
*-*eulwripehd3zf8pvqvxu.jpg

*-*wdoqicocwu2qrr09x3pa.jpg

*-*mpb7qzvceuc8m3p4jrfg.jpg

*-*a3woo9xekcli9r1cdo1v.jpg

*-*l40gxry5lbl8da3zadqh.jpg

*-*vrqaxdimqyshu1qzqovd.jpg

*-*w3g2wx1rprxdxousyxnp.jpg

*-*hvgxgvcjviw1ucf66rlm.jpg

*-*nev9gl4a3mkxij1ycyxh.jpg

[Edited at 2018-09-28 15:44 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~~ Sep 28

--Alıntı--

"Ekonomi McKinsey şirketine emanet"

Odatv / 27.09.2018 22:08

Hazine Bakanı ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, geçen hafta açıklanan Yeni Ekonomi Programı (YEP) ile ilgili değerlendirmelerde bulundu.

Albayrak, Birleşmiş Milletler 73. Genel Kurul görüşmeleri için bulunduğu New York'ta, Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) tarafından düzenlenen 9. Türkiye Yatırım Konferansında konuştu.

16 BAKANLIK MCKINSEY KONTROLÜNDE OLACAK

Albayrak, YEP’in üç ana başlığı kapsadığını vurgularken, bunları dengelenme, disiplin ve dönüşüm olarak sıraladı.

Özellikle değişim ile ilgili yeni bir birim kurduklarını aktaran Albayrak, “Yeni program bünyesinde kurulan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdik. 16 bakanlıktan temsilcilerin bulunduğu bu ofis, tüm hedeflerimizi ve sonuçlarımızı her çeyrekte kontrol edecek” dedi.

McKinsey’in işletmelere, kamu kuruluşlarına, sivil toplum kuruluşlarına yönetim danışmanlığı hizmeti veren ABD merkezli uluslararası firma olduğu biliniyor.

NEREDE NASIL KURULDU

1926 yılında James McKinsey tarafından Chicago’da kurulan dünyanın ilk yönetim danışmanlığı şirketinin merkezi New York’ta bulunuyor. İstanbul ve Ankara dahil toplamda 44 farklı ülkede 83 ofisi olan firma, 10 binin üzerinde çalışanı ve 3 milyar dolarlık bir ciroya sahip.

2001’DE HİZMET VERDİĞİ ŞİRKET NASIL BATTI

Danışmanlık şirketi McKinsey'in adı, ABD’li enerji devi Enron’un batmasına giden süreçte de gündeme gelmişti.

Öyle ki, gözlemciler, Enron'u "McKinsey'in yarattığını" söylüyorlardı. Skandalın patlak vermesine dek dünyanın "en prestijli" danışmanlık şirketi olarak bilinen McKinsey’in, Enron'un, çeşitli usulsüzlükler ile ABD'nin en büyük tekellerinden biri haline gelmesini sağlayan kuruluş olduğu iddia edilmişti.

McKinsey tavsiyeleri ile Enron, kısa zaman içinde, ABD'de enerji dağıtımı yapan bir şirketten, uluslararası faaliyet yürüten dev bir "piyasa belirleyici" haline geldi. İnternet üzerinden petrol ve doğalgaz sözleşmeleri satılıyor, tedarikçiler bulunuyor, fiyat indirimleri yapılıyordu.

2000 yılının ilk 9 ayında Enron'un kârı yüzde 45 artışla 1 milyar dolar sınırına dayandı; ciro ise iki kat artarak 60 milyar dolar oldu. Enron'un o dönemdeki genel müdürü olan Jeffrey Skilling, 1979-90 arasında McKinsey'de çalışmıştı. Bu dönemde Enron, McKinsey'in eski yöneticileriyle doldu.

Danışmanlık şirketi, Enron'u adeta bir tür "deney hayvanı" gibi kullanıyor, yeni yönetim taktiklerini Enron üzerinde deniyordu. Danışmanlık şirketi, Enron'u 20 farklı projede kullandı. Dahası, McKinsey yöneticisi Richard Foster, Ekim 2000 ile Ekim 2001 arasında Enron'un 6 yönetim kurulu toplantısına bizzat katıldı. Enron'un yükselişi, Bush yönetiminden bağımsız değildi. Bush tarafından Teksas eyaletindeki kamu idaresinin başına getirilen Brett Perlman, 5 yıl boyunca McKinsey için çalışmış, bu arada Enron'un elektronik ticaret sistemine geçişini sağlamıştı. McKinsey'in Enron'a sunduğu saldırgan ticaret taktikleri, şirketin sonunu da getirdi. Büyük ölçüde McKinsey tarafından yaratılan "Enron mucizesi", birkaç yıl içinde felaketle sonuçlandı.

Şirketin muhasebe usulsüzlükleri, borsa yolsuzlukları yaptığı, ancak bu yolla borsadaki değerini yüksek tutabildiği anlaşıldı. Gerçekler ortaya çıktığında McKinsey "gemiyi" terk etti ve Enron'un batışını uzaktan seyretti. Dev şirketin iflası ile on binlerce Enron çalışanı işini ve emeklilik haklarını yitirdi, beş parasız sokakta kaldı. Arthur Andersen adlı muhasebe şirketinin başı, Enron'un muhasebe usulsüzlüklerine karıştığı için epey ağrıdı. Ama Enron faciasının asıl yaratıcısı olan McKinsey, bütün bu yıkımdan fazla yara almadan çıkmayı başardı. (Kaynak: Evrensel / 16 Ağustos 2004)

MERKEZ BANKASI ESKİ BAŞKANINDAN TEPKİ

İYİ Parti Ankara Milletvekili ve Merkez Bankası eski Başkanı Durmuş Yılmaz ise McKinsey kararına tepki gösterdi.

Sosyal medya hesabından “IMF” benzetmesi yapan Yılmaz, “Damat Albayrak: ‘ABD’li danışmanlık şirketi McKinsey ile anlaştık.’ Yine cinlik, yine yan yola sapmak. Akıllarınca IMF’siz program yapmış gibi yaparak sorunu çözecekler! Görecekler işler düşündükleri gibi gitmeyecek” ifadelerini paylaştı.


YÖNETİCİSİ BEŞİR ATALAY’IN DAMADI

Öte yandan McKinsey Ankara ofisinin yöneticisi Ali Üstün işadamı Bilal ibrahim Üstün'ün oğlu olmasıyla da biliniyor. Aynı zamanda Ali Üstün, İçişleri Eski Bakanı Beşir Atalay'ın kızı Zeynep Atalay ile evli.

2008 yılında gerçekleştirilen Nikahta 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, dönemin TBMM Başkanı Köksal Toptan, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile AKP eski Manisa Milletvekili Bülent Arınç şahitlik yapmıştı.

Kaynak: https://odatv.com/ekonomi-mckinsey-sirketine-emanet-27091810.html


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--


"Söz üretimi durduracak TOFAŞ'taki işçilerde: Gittikçe batıyoruz"

Odatv 28.09.2018 08:02

*-*rioex2nuynhytxhoh9bb.png


TOFAŞ’ın ekim ayında üretimi 9 gün durduracağını açıklaması fabrikada tepkilere neden oldu.

Uzun süredir işçilerin haftada 2 veya 3 gün çalıştırılmadığı, çalışmanın yapılmadığı zamanlarda ücretin yüzde 76’sının ödendiği TOFAŞ’ta işçiye yeni bir kötü haber geldi.

TOFAŞ yurt içi pazarında yaşanan daralmayı gerekçe göstererek ekim ayı içinde üretime 9 gün ara vereceğini Kamu Aydınlatma Platformu’na (KAP) bildirdi.

Aylardır işten çıkarmaların olacağı ve ikili vardiyaya geçileceği söylentisinin olduğu TOFAŞ’ta, KAP’a yapılan bildirimden sonra işçilerin tedirginliği iyice arttı.

‘İŞLER DÜZELECEK’ DENDİ ŞİMDİ ÜRETİM DURUYOR

Evrensel’den Uğur Ökdemir’e gelişmeler hakkında bilgi veren ve uzun süredir üretimin durgun gittiğini söyleyen bir TOFAŞ işçisi; “Fabrikada bir belirsizlik hakimdi, herkes bir şey söylüyor. ‘Kimi işten çıkarmalar olacak’ diyor kimi ‘ikili vardiyaya geçilecek’. Bu konuda kimse gelip bize net bir açıklama yapmadı, Şimdi ağızlarındaki baklayı çıkardılar. Ekim ayında 9 gün üretim duracak” şeklinde konuştu.

Yıllık izinlere çıktıkları günden bu zamana haftada bazen iki bazen üç gün çalışmadıklarını belirten işçi hem tepkisin hem de kaygısını şöyle dile getirdi: “Çalışmadığımız günler ücretin yüzde 76’sı ödeniyor. Bu durum yıllık izinden önce de böyleydi. O zaman ‘yıllık izinler sonrasında düzelir’ dendi ama işler daha da kötüye gitti. Bugün ‘9 gün üretime ara verilecek’ denildi, peki ya yarın ne olacak?”

ÖNÜMÜZ KIŞ

Yurt dışı siparişlerin varlığı nedeniyle üretimin tamamen durmadığını, yurt dışı siparişlerinin olmaması halinde 9 gün değil üretim tamamen durdurulacağını ifade eden başka bir TOFAŞ işçisi şu tespitleri yaptı: “İç pazar şuan bitmiş durumda, pek araba satılmıyor. 170 bin lira olan Egea’nın bir modeli geçen ay Türkiye’de 10 tane satıldığını duyduk. Bugünkü açıklamada bunu destekliyor. Yurt içi pazarında yaşanan daralma yüzünden üretimi 9 gün durduracaklar. ‘Halen kriz yok her şey yolunda’ diyenler bunu iyice görsün. Fabrikada bizimle uğraşıyorlar, ‘dış güçlerin oyunu’ diyenler gerçeği umarım görür. Ücretlerimiz eriyor, çalışmadığımız günler yüzde 76’sı ödeniyor. Gittikçe batıyoruz fatura bize kesiliyor ve önümüz kış” dedi.

Kaynak: https://odatv.com/gittikce-batiyoruz-28091806.html



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

ULAN McKiNSEY... ŞAŞIRMA ‼️ SABRIMIZI DA TAŞIRMA ‼️

Prof. Dr. Mete GÜNDOĞAN
15 saat ·

Hükümetimiz McKinsey ile ne anlaşması yapmış oldu?
Uluslararası finans elitlere bir nevi güven vermiş oldu.

Peki nasıl?
Bu güveni genellikle IMF anlaşmaları tesis eder.
Ancak hükümet IMF konusuna sıcak bakmadı.
Durum böyle olunca güven tesisi için McKinsey üzerinde anlaşılmış oldu.

Peki, bu şekilde;
Ülkemizdeki makro ekonomik göstergeler düzelecek mi? - HAYIR
Enflasyon, devalüasyon ve faiz konusunda iyileşmeler olacak mı? - HAYIR

O zaman bunu ne için yaptık?
Daha fazla borç bulabilmek için. Çünkü finans sistemimiz yeni borç bulmadan dönmüyor.

Peki öyleyse yönetim danışmanlık şirketleri ne yapar ?
Kolunuzdaki saati alıp, size saatin kaç olduğunu söylerler.
Ama saatinizi bir daha geri vermezler.

Artık kızacağımız, belki de küfredeceğimiz, avurdumuzu şişire şişire "Eyyy McKenzie, niye bu zulümleri yapıyorsun. Sen kimsin!" diyerek saldırabileceğimiz bir yapı var.

Örneğin ben bir deneme yapayım;

Ulan McKinsey... şaşırma!! sabrımızı taşırma !!.. gibi..

Vesselam
METE GÜNDOĞAN
Yeri: https://www.facebook.com/Prof.Mete.Gundogan/posts/2084452814940827

*-*q7rulc19vas5eitiliam.jpg


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--

"Selin Sayek Böke 5 maddede McKinsey kararını değerlendirdi"

cumhuriyet.com.tr Yayınlanma tarihi: 28 Eylül 2018 Cuma, 16:22

*-*uchekpef7k1krzhcqapm.jpg

Hazine Bakanı ve Maliye Bakanı Berat Albayrak , geçtiğimiz hafta açıklanan Yeni Ekonomi Programı (YEP) ile ilgili yaptığı değerlendirmede ABD merkezli uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdiklerini söyledi.

CHP İzmir Milletvekili ve Parti Meclisi Üyesi Selin Sayek Böke , bakanlığın McKinsey kararını kişisel Twitter hesabından yaptığı paylaşımla 5 maddede değerlendirdi.

İşte Böke'nin o paylaşımı:

Ekonominin anahtarını, ABD'li McKinsey'e teslim etme kararı ne demek?

1- Başkanlık sisteminin daha 3 ay içinde çöktüğünün göstergesi.

2- IMF ismi geçmeden bir IMF programı yapmanın yan yolunu bulmak.

3- Devlete ait en gizli bilgilerin bir ABD'li şirkete teslim edilmesi

4- Türkiye'de "devlet yönetiminin şirketleşmesinde" bir üst noktaya geçiş.

5- Devleti yönetmek için dünya yüküyle ve "dolar"la ABD'li bir şirkete para ödenmesi

Oysa, yerle bir ettikleri güven böyle parayla satın alınmaz!

Daha önce başardık, yine yapabiliriz. Duyun-u Umumiye'yi, ekonomiyi halkın yapacak adımları atacak bir siyasetle aşabiliriz, aşmalıyız.

Yeri: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/1096865/Selin_Sayek_Boke_5_maddede_McKinsey_kararini_degerlendirdi.html


[Edited at 2018-09-29 07:35 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Sep 30

--Alıntı--

"İdil Biret'ten genç yeteneklere: Robotlaşma, doğaya kaç"

Söyleşi:Evin İlyasoğlu / Cumhuriyet Yayınlanma tarihi: 29 Eylül 2018 Cumartesi

*-*urovlyhajkceyeswtiqt.jpg


İdil Biret ile kim bilir kaç kez söyleşi yapmışızdır. Her seferinde onun taze bir coşkuyla yaklaşımını, piyano dünyasının tarihinden ve bugününden sırlar vermesini keyifle dinlerim. Bu kez buluşmamızın nedeni, yaşamının bütün kayıtlarını kucaklayan kocaman bir külliyattı. Bu “Süper Kutu” setinde 60 yıllık birikim söz konusu. On ayrı kutu, 130 CD ve bir kitapçık içeriyor.

Kapakta yine büyük tevazu içindeki duruşu ve tatlı tebessümüyle İdil oturuyor. Artık onunla özleşen hep affedici, hep sakin bir ifade! Ne şımarık bir kişilik, ne küskün, ne de bıkkın bir ruh hali. Hep güzel bakan, barışık bir gülümseme. Süper Kutu’yu konuşacaktık, ama laf lafı açtı. Yedi yaşındaki Brahms algılarından bugünün gençliğine kadar uzandık.

Kim bilir ne anılar vardır bu kayıtların arasında. 12 yaşından 70 yaş olgunluğuna uzanan yorumlar. Şimdiki duyuşunla neler buldun bu icralarda?

Duygular ve reaksiyonlar bugünkülere çok yakın. Bazı şeyleri yeni öğreniyoruz ama aslında tabiatımız neyse ileriye de o kalıyor. Çocukluk algılarım bugünküne çok yakın. Hiçbir şeyi kanıksamayacaksın. Heyecanı hep muhafaza edebiliyorsan büyük şans. Aynı eserde her seferinde yeni bir şeyler buluyorsun. Aman kaç defa çaldım, artık bitti, diyemezsin. Kutulara bakınca o heyecanın hâlâ durduğunu görüyorum.

Robotlaşmayı önlemek...

Nasıl bir şey müziğin içine girmek?

Kafanda büyük bir bütün düşüneceksin. Başlangıcı, doruk noktası ve gerilim pasajlarıyla bir bütün. Spontane olması, kendiliğindenmiş gibi akması çok önemli ama notada yazılı olana da her zaman sadık kalmalısın. Bir tek yazılanı doğru yapmakla da iş bitmez. Altyapının çok sağlam olması lazım. Besteci bir aksan yazmışsa formun genelinde bir sebep vardır, onu atlayamazsın.

Durmadan çalışıp, hep eserlerin içinde daha fazla ne bulabileceğini araştırıyorsun. Her şeyi ufak parçalara bölüp çalışıyorsun. Ama bazen de gayet yapay bir sonuç çıkabiliyor. Mesela her şey gayet iyi gidiyor, ama dinlediğin zaman bir robot çıkmış ortaya. Ona da çok dikkat etmeliyiz.

Bu kadar tecrübenle bu robotu tanıyorsun, ondan nasıl uzak duracağını da biliyorsun herhalde.

İnsan kendi elinde olmadan bazen kendini tatmin etmek için bile böyle bir akıntıya kapılabilir. Yaptığımız şey hem doğal, hem doğal değil. Bunun dengesini bulacaksın.
Piyanonun dışındaki hayatımı elimden geldiği kadar doğanın içinde yaşamak istiyorum. Doğayı ve hayvanları çok seviyorum, orada kendimi daha iyi hissediyorum. Artık şehir hayatı çok tehlikeli. Doğaya kaçarsan yaratıcılığın devam ediyor, robotlaşmayı önlüyorsun.

‘Brahms bana yakındı’
İcracı İdil Biret şimdilerde, bazı orkestra eserlerini piyanoya uyarladıktan sonra biraz da besteci İdil’e mi dönüşüyor?

Ben senfonik eserlerin piyanoya uyarlamalarını kendim çalabilmek için yaptım. 7 yaşımda dinlediğim Brahms senfonisi bana çok yakın gelmişti. Aslında Fransa’da o zamanlar Brahms’ı tanımıyorlardı. Çocuk aklımla belki de Brahms’a haksızlık edildiğini düşünüyordum. Brahms, içine dönük bir dünya ama çok etkileyici. Onun senfonilerini kendi piyanomun sesinde duymak istedim. Önce orkestranın sesini emprovizasyon halinde piyanoya uyarladım. Yani orkestranın her çalgısını piyanonun renklerinde yansıtıyordum. Sonra bu transkripsiyonların notalarını yazmaya koyuldum. Şimdi notalar da basılıyor.

Düzenli egzersiz...

Dağarcığındaki eserleri nasıl hep diri tutuyorsun? Nasıl her an çalmaya hazırsın?

İnsanın hafızasında birçok şeyin kalması iyi bir şey. Ama bazı şeyleri bir süre unutmak da iyidir. Kafanda o eser için bir şablon oluşması tehlikelidir. Her çalacağın sefer notayı tekrar eline alacaksın, tekrar düşüneceksin. Yıllar içinde başka bir seviyeye gelmişsindir. Ben bu eseri oturttum, bitti bu iş diyemezsin. Müzik mimariyle çok yakındır. Renkleri soldurmadan bir heykeltıraş gibi yeniden işlemek gerekir. Eserin aslına bağlı kalmak, bestecinin yazdığından uzaklaşmamak şarttır. İlk başta formu algılamak çok önemli. Onun için önce eserin mimarisine bakacaksın, nasıl yapıldığını bileceksin.
Teknik problemlerin egzersizlerle ilk elden halledilebilmesi lazım. Mesela çağdaş müzikte bestecinin formda ne yapmak istediğini anlamak ayrı bir önem taşır. Düşünce derinliği çok önemli. Bu meslek tekrar mesleği, ama aynı hatayı yapmadan tekrar yapacaksın.

Aslında çok namuslu olmamız icap ederse, sahneye çıktığın zaman bir gösteriş payı da vardır. Çalışındaki dışa dönük ifadeler elinde olmadan gösterişe kaçabilir. Mesela Liszt’in bazı eserlerinde, biraz gösteriş de lazımdır. Besteci onu öyle istemiş, sen zorla kravatlı çalamazsın.

Bugün hâlâ düzenli egzersiz yapar mısın?

Mesleki yönden gamları çalışmaya, devamlı egzersiz yapmaya çok inanıyorum. Piyanonun altın çağındaki 19. yüzyıl piyanistlerinin hepsi sürekli egzersiz yaparlarmış. Parmaklarının kafanda her istediğin fikre şak diye hazır olması, hemen cevap verebilmesi lazım. Kendini her tür zor pasaj için hazır tutmalısın. Düzeyini kaybetmemek için altyapının güçlü olması lazım. Kafanda birçok eser, parmaklarının ucunda, hemen çalınabilecek şekilde hazır olmalı.

Mutlaka hazır tutulmasını tavsiye ettiğin eserler hangileri?

Bir piyanistin Beethoven’in 32 sonatını birden hafızasında hazır tutması idealidir, ama bu zor iş! Beethoven’in beş piyano konçertosunu, Bach’ın İyi Düzenlenmiş Klavyenin iki defterini birden, Chopin’in Etüdleri, Lizst’in Transandental Etüdleri, Schumann’ın birçok eseri, Brahms’ın Paganini çeşitlemeleri hazır tutulmalı bence. Ayrıca bunları diri tutmak için çalışırken bir eserde oluşan problemi, başka bir eserde olan benzer bir durumla çözebilirsin.

‘Gençlere imkân sağlanmalı’
Sahneye çıkıp konsere başladığın anda ilk yapılması gereken nedir?

Önce nefes alıyorsun, ilk notaya tak diye vurmuyorsun. Cümlelerin uzunluğuna göre nefesini alacaksın. Mesela Rachmaninof’ta cümleler müthiş uzundur.
Onun kayıtlarından duyduğumuz kadar son dönemlerinde alışılagelmiş tempodan daha ağır çalıyorlar. Nefis bir teknikle çalıyorlar, çünkü montaj yok o devirlerde. Şimdi maalesef stüdyolarda orijinal yorumlarla oynamaya başladılar.

Hayatta müziğin dışında, en keyif aldığın şeyler nedir?

Yüzmek, kitap okumak en büyük zevkim. Okuduğum şeylerde müziğime yardım edecek noktalar da bulurum. Resim-heykel müzelerini saatlerce gezebilirim. Bir tek tablonun önünde bir gün oturabiliyorum. Bir sergiyi hızla dolaşmak oburluk bence!

Ama artık fast food devrindeyiz!.

Yok, şimdi slow food akımı da çıktı. Bazıları kediye bakıp hayatını yavaşlatıyor. Ama bazıları karşı bu yavaşlığa. Bir arkadaşım da kedinin insanı tembelliğe alıştırdığını iddia ediyor.


Bugün genç yetenekler için neler düşünüyorsun?

Türkiye’de sanat alanında büyük yetenekler görüyorum. Eğitim de var, iyi hocalar da var. Ama bu çocuklar çabuk neticeye varmak istiyor. Olay sansasyon yaratmak olmamalı. Mesleğini ne kadar derinleştirirsen o kadar faydalı. Armoni, kontrpuan, füg öğrenmeden bir eserin nasıl kurulu olduğunu analiz edemezsin. Şimdiki dünyada milyonlarca insan aynı şeyi yapıyor, eskiden sayılıydı. Rekabet çok büyük.

Bizim memlekette organizasyon eksikliği var. Gençlere daha çok konser verme imkânı sağlanabilir, konser turneleri yaratılabilir.

▄▄▄▄

Kutular ve bir Müzik Külliyatı

Her müzik severin evinde mutlaka bir İdil Biret CD’si vardır. Meraklısının evinde daha da çok vardır. Diyeceksiniz ki eski kayıtları neden alsınlar. Süper Kutu’nun kapağı katlanır şekilde yapılmış, isteyene istedikleri eksikleri tamamlıyorlar. O zaman sadece kutuyu ve İdil için hazırlanmış güzel bir kitapçığı da birlikte alabiliyorsunuz.

Kutuda Beethoven, Brahms, Chopin, Franck, Grieg, Hindemith, Liszt, Rachmaninov, Ravel, Schumann ve Tchaikovsky’nin bütün piyano konçertoları; Bach, Bartok, Mozart, Prokofiev, Saint-Säens, Saygun, Schönberg, Shostakovich ve diğer bestecilerin bazı konçertoları ile piyano ve orkestra için altmıştan fazla eser var. Chopin ve Rachmaninov’un solo piyano eserlerinin tamamı; Beethoven’in 32 piyano sonatı, Bach’ın 48 Prelüd ve Füg’ü ile Schumann ve Liszt’in başlıca piyano eserlerinin hemen hepsi mevcut.

Ayrıca Liszt’in piyano uyarlamalarının yanı sıra İdil’in iki Brahms senfonisinin piyano uyarlaması da bulunuyor. 20. yüzyıl solo piyano müziği kayıtları arasında Fırat ve Saygun gibi Türk bestecileri de var. Orkestralı kayıtları çok ünlü topluluk ve şeflerden dinliyoruz.

Kaynak: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/1098036/idil_Biret_ten_genc_yeteneklere__Robotlasma__dogaya_kac.html

[Edited at 2018-09-30 06:06 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Sep 30

--Alıntı--

CHP raporu: Trakya'nın yüzde 90'ı kanser riski altında


cumhuriyet.com.tr Yayınlanma tarihi: 30 Eylül 2018 Pazar, 12:01
-
*-*cblvpbzyrtovtxjglf8f.jpg//Haberin foturafı///

CHP Kırıklareli Çevre Komisyonu, Trakya bölgesindeki kanser vakalarını araştırarak bir rapor hazırladı. 2017-2018 yılları arasındaki verilerin yer aldığı 'Kırklareli Kanser Raporu'na göre Trakyalıların yüzde 90'ı kanser riski altında.


Kırklareli CHP İl Genel Meclisi Üyesi Gürcan Kırım ve CHP Kırklareli Çevre Komisyonu, Kırklareli'nde 2011-2018 yılları arasında görülen kanser vakalarına ilişkin rapor hazırladı. Rapor, geçtiğimiz hafta Trakya'ya giderek ‘ Trakya'da tarımın sorunları ve çözüm önerileri programına katılan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na da sunuldu.

Gazete Duvar'dan Hacı Bişkin'in haberine göre raporda, Trakya 'da kanserin nedenleri, köylülerin artık üretim yapamaz hale geldiği, Ergene havzasındaki kirlilik ve daha birçok sorunu ele alıyor. Trakya için en büyük sorun haline gelen kanser vakalarının yaşanmaması için de çözüm önerileri sıralanırken Sağlık Bakanlığı'nın kanserojen kimyasallarla ilgili yaptığı çalışmaların neden açıklanmadığı da soruldu.
Raporda ilk olarak Trakyalıların yüzde 90'ının kanser adayı olduğu vurgulandı. Ayrıca Trakya bölgesinin kalbi Ergene Nehri için de birçok araştırmaya yer verildi. Raporda Trakya'daki birkaç araştırmanın sonuçları şöyle belirtildi:

— Havzanın tek sulama nehri 4. sınıf su niteliğindedir (Hiçbir amaç için kullanılamayan su)

— Gıda ve topraktaki ağır metaller toksit düzeydedir.

— İçme sularında istenilen değerlerin üzerinde ağır metal.

— İlimizde 365 günün 176'sında hava kirliliği değerleri, Dünya Sağlık Örgütü'nün sınır değerlerini aştı.

— 2017 TÜİK raporlarına göre Kırklareli iyi ve kötü huylu tümör ölümlerinde, iller sıralamasında 1. sırada yer almaktadır.

— Dolaşım sistemi, Sindirim sistemi hastalıkları Türkiye ortalamasının üzerinde. Hastalıklar ve özürlü oranımız yüzde 33 ile Türkiye ortalamasının üzerinde.

— Trakya insanı nerede yaşarsa yaşasın yüzde 90'ı kanser adayı.

Rapor CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na teslim edilirken, "Sayın Genel Başkanım sizden beklentimiz milyonlarca insanı ve çocuklarımızın geleceğini ilgilendiren bu önemli konunun takipçisi olunmasını, meselenin kamuoyunun dikkatinden kaçırılmamasını sağlanması" ifadeleri yer aldı.

'SAĞLIK BAKANLIĞI ÇALIŞMA SONUÇLARINI AÇIKLAMIYOR'

Sağlık Bakanlığı 2011-2015 yılları arasında Kocaeli ile Ergene Havzası'nda yer alan üç ilde ve Antalya'da kanserojen kimyasalların toprağa, yeraltı ve yerüstü sularına, çeşitli gıdalara ve havaya ne ölçüde karıştığını, insan sağlığı açısından bir risk olup olmadığını belirlemeye yönelik bir çalışma yapmıştı.

Bakanlığın çalışmasına ilişkin veriler aradan 3 yıl geçmesine rağmen açıklanmadı. Raporda bu hususa da değinilerek şöyle devam edildi: "Elde edilen sonuçlar halktan gizlenmekte. Çalışma sonuçlarından elde edilen bulgulara dayalı olarak bir ara rapor yazılmak suretiyle ilgili kamu kurumları uyarılmamış. Çalışma biteli 3 yıl olmasına rağmen bakanlık yetkilileri çalışma sonuçlarını elde etmek için yapılan girişimlere olumsuz yanıt vermekte ve çalışmadan elde edilen sonuçları da açıklamamakta."

Kaynak: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/cevre/1098240/CHP_raporu__Trakya_nin_yuzde_90_i_kanser_riski_altinda.html

[Edited at 2018-09-30 19:46 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 09:29
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Oct 1

--Alıntı--


"McKinsey Türkiye’ye ne yapacak"



Yazı: Prof. Dr. İzzettin Önder / Odatv/ 01.10.2018 11:25

Yeniden yapılandırılan devlet öyle anlaşılıyor ki, egemenlik haklarını da yeniden yapılandırmaya yöneliyor. Feodal yapıdan devlet yapılanmasına geçişte çok temel kural, kamusal erklerin tasarruf yetkisinin halkta olarak, halkı temsilen parlamento eliyle kullanılır olmasıdır. Bürokratik engelleme ya da vesayet (bunlar ne demekse!) sözde gerekçe gösterilerek temel egemenlik konularında halkın söz hakkı kısıtlanmaz. Bu tanım çerçevesinde, devlet yapısına geçişte mülk halkın uhdesine geçmiş olduğundan, ekonomik varlıklar üzerinde de tek söz sahibi halktır. Bu çerçevede bütçe hakkının halkı temsilen parlamentoda olması demokrasinin vazgeçilemez göstergesi ve koşuludur. Kamusal varlıkların ipotek edilebilmesine olanak sağlayan Varlık Fonu’nun mevcut uygulama biçimi ise demokrasi koşullarına, teamüllere ve hukuka uymamaktadır. Kamusal, hatta ulusal egemenlik hakları açılarından bu durum yeterli olmamış gibi, şimdilerde de kamusal yönetim alanına örtülü ya da açık olarak yetkili bir yabancı danışmanlık firması dâhil edilmektedir; McKinsey.

İddia şu ki, Maliye ve Hazine Bakanlığı bünyesinde Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi kuruluyor. Bünyesinde çeşitli bakanlık elemanlarını barındıracağı söylenen ofis, “çalışma yöntemlerinde dünyadaki başarılı örnekleri analiz için gerekli görüldüğünde danışmanlık hizmeti” alabilecektir. İfade yumuşak, hatta proje gerçekten yararlı dahi görülebilir. Ne var ki, meseleyi hafızamızda nakşedilmiş geçmiş bilgilerimizle irdelersek çok farklı yerlere gideriz.

DÜYUN-U UMUMİYE GELİRLERİN YÜZDE 20’SİNE EL KOYMUŞTU

Biraz gerilere giderek, rastlantısal olsa gerek, 1881 yılı etrafında kısa bir gezinti yapalım. Osmanlı’nın son dönemi ve İmparatorluk borçluluk içinde debelenmektedir. 1870’lerde İmparatorluk fevkalade sıkışık vaziyette iken, içte para standardı aksamış, üstelik de dış borçlanmaya gidemeden savaş koşullarına sürükleniyor. Bunun üzerine, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın getirdiği ağır koşulların da zorlamasıyla Almanya’ya, Fransa’ya, Avusturya’ya ve İngiltere’ye olan borç ödemeleri zorunlu olarak durdurdu. Alacaklarının durdurulması, söz konusu ülkelerin İmparatorluk üzerinde baskı oluşturmasına ve Aralık 1881’de imzalanan kararname ile İmparatorluk gelirlerinin bir bölümünün yönetim ve tahsiline bizzat hâkim olmalarına yol açtı. Aralık ayı Hicri takvime göre Muharrem olarak adlandırıldığından, kararname de Muharrem Kararnamesi olarak bilinir. Kararnameye göre kurulmuş olan Düyun-u Umumiye yönetimi, günümüzde lise olarak kullanılan Cağaloğlu’ndaki harika binada faaliyet göstererek, tuz ve tütün tekelleri gelirlerini, damga resmini, balıkçılık ve alkollü içkilerden alınan vergileri, ham ipekten alınan vergileri ve Doğu Rumeli varidatını yönetmeye ve alacaklılar adına tahsilata başladı. Düyun-u Umumiye ’nin el koyduğu gelirler toplam gelirlerin yaklaşık % 20’si kadarını oluşturuyordu.

Böylesi bir yönetim ve tahsilat bürosu olarak faaliyet gösteren Düyun-u Umumiye ’ye başvurmanın alacaklılar açısından haklı, İmparatorluk açısından ise, gurur kırıcı olmakla beraber, geçerli nedenleri vardı. Böylesi uygulamaya geçişin alacaklılar açısından geçerli sebebi alacaklarının tahsil garantisi, İmparatorluk açısından geçerli sebebi ise alacaklılara ve Batı’ya açık güvence verilerek, hem borçlanma kanallarının açık tutulması, hem de dış ticarette kolaylık sağlanması oluşturuyordu. Aynı zamanda altın standardına da geçilerek istikrarlı para birimi oluşturulup, dış ticarette öngörülebilirlik sağlanmaya çalışılmıştır. Düyun-u Umumiye yönetiminin, kendi avantajına olarak, tütün ve ipek tarımını ve ihracatını destekleyerek alacak tahsilini hızlandırmaya çalıştığı da görüldü. Düyun-u Umumiye yönetiminin dış alacaklılara garanti sağlaması sonucunda, önceleri % 10 – 12 arasında seyreden dış borç faizi, sonraları % 4 – 5 dolaylarına geriledi.

MCKİNSEY SESSİZCE KAMU YÖNETİMİNE SIZDI

Sanırım, bu hikâyeyi 2000 IMF-Derviş programı uygulaması ile birlikte ele aldığımızda bize bugün hakkında yeterli bir fikir verebilir. IMF programında da bütçede “faiz dışı fazla” oluşturma direktifi, bir anlamda, kamu gelirlerinin bir bölümüne el koymaya yönelikti. Hatırlarsak, zamanla oran değişmekle beraber, başlangıçta ulusal gelirin % 6,5 oranında faiz dışı fazla demek, vergi gelirlerinden önce bu miktar hesaplanarak borç ödemede kullanılacak, ancak geriye kalan miktar kamu harcamalarına tahsisi edilecekti. Bu uygulamanın Düyun-u Umumiye ’den tek farkı, direktifle de olsa, uygulamayı ulusal kurumların yapıyor olması ve genel kamu gelirlerini kapsıyor olmasıdır.

Bakanlığın yayınladığı açıklamada şöyle bir ifade kullanılmaktadır: “Türkiye için bir kez daha faydalı bir icraat adımı atıldığında, bir kez daha kamuya güçlü bir kurum kazandırılmaya çalışıldığında..”. Bu ifade öylesine yoruma muhtaç ki, hangisinden başlamak gerekir, bilemiyorum. Bir kere, bu kurum Türkiye için değil, alacaklılar için yararlıdır. Şöyle ki, bu kurum eğer dış borçlarda faizlerin daha ılımlı olmasını sağlar, iktidar da tutumunda bir değişikliğe gitmeyip, her seçim döneminde yeni bir mega proje ile Türkiye’yi bu kez bugünkünden daha da büyük bir badireye atarsa, finans çevrelerine fevkalade yağlı bir piyasa kazandırılmış olur. Böyle bir süreç ülkenin bugünkünden daha ileri düzeyde kanatılmasına yol açar ve uzun dönemde ülkenin kalkınma çabalarının büyük kısmının heba edilmesine sebep olabilir. Sanırım, hükümet açısından projenin bir amacı da zaten yeni dış borç yönelimlerinde faiz maliyetinin düşürülmesidir, o da eğer sağlanabilirse! Eğer finans çevrelerinin asıl takıldığı nokta, siyasi örgütlenme ve yönetim biçimi ise, bu sonuç da sağlanamayabilir.

Bakanlık bildirgesinin ikinci ifadesi ise tam bir şanssızlıktır; yabancı bir denetim kurumunu kamu kurumlarına değerli bir kazanç olarak görmek ve göstermek vahimdir, büyük bir gaftır. Hele de Türkiye’de özelleştirme sürecindeki etkisi ile mazisi ve icraatı kamuoyunca malum McKinsey’i böylesi bir sıfatla taltif etmek anlaşılır gibi olmamakla beraber, belki de siyasi çevrelerce tercihlidir. Açıktır ki, McKinsey’in kamuya kazandırılması demek, kamusal kararlarda, özellikle de kamusal fonların yönetim ve denetiminde ulusal kurumların yetersizliğini itiraftan da öte, kamuya IMF benzeri kurumun yetkili olarak sızdırılması demektir. Böyle bir sızdırılmanın hangi çevrelerin telkin veya tehditleri ile gerçekleştirildiği tahmin edilebilir, ancak kamu otoritelerinin bu duruma teslim olması iç siyasette takındıkları tavırla bağdaşır görülememektedir. Önümüzdeki üç yıllık sürede elli milyar dolara yakın özelleştirme planlayan hükümet, anlaşılan iç kaynağın oluşturulmasında da yabancı desteğe gereksinme duymaktadır.

İçinde bulunduğumuz ekonomik koşullar ve Batı’nın baskısı muvacehesinde McKinsey’in sessizce kamu yönetimine girmesi, aslında içeriye ve yönetime sızması demektir. Bu sızış, salt kamu yönetiminde değil, fakat tüm ekonomi yönetiminde başat politikaların belirlenmesinde ve yürütülmesinde yabancı unsurun söz sahibi olacağı anlamına gelecektir. Hangi değerli kamu kuruluşunun ya da ülkenin hangi değerli varlığının ya da köşesinin “ekonomiye kazandırılması” (!) sahte sloganı ile nasıl ve kimler lehine mülkiyet değişikliğine uğratılacağı ya da kredilerin nasıl ve hangi kanallara yönlendirileceği vb gibi ekonomiyi yönlendirici tüm kanallar ulusal ve kamusal yetki ve denetim alanı dışına çıkartılabilir.

Sokak kavgasının kuralları olduğu gibi, kapitalizmin de kuralları vardır, fakat bunlar birbirinden farklıdır; birine alışık olanların öbüründe mağlup olması mukadderdir. Kapitalizmde öz kaynaklar pervasızca savrulduğunda yoksullaşılır; yabancı kaynaklar pervasızca savrulduğunda hem yoksullaşılır, hem de egemenlik kaybedilir.

Kaynak: https://odatv.com/mckinsey-turkiyeye-ne-yapacak-01101827.html



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--


"Doğalgaza 3 ayda 3. zamma yurttaşlardan tepki yağdı"


Cumhuriyet/ 1 Ekim 2018

tb7zffovds1q6ermys6m.jpg


BOTAŞ doğalgaza bugünden itibaren geçerli olmak üzere konutta yüzde 9, sanayide yüzde 18.5 zam yaptığı bildirildi. Doğalgaza Ağustos ve Eylül aylarında da zam yapılmıştı. Erdoğan'ın 'kriz mriz yok, bunlar spekülasyon' sözelerini hatırlatan yurttaşlar, havaların soğumaya başlaması ile birlikte yapılan son zamma sosyal medya üzerinden tepki gösterdi. İşte o tepkiler


Orhan ÜSTÜNDAĞ
@orhanustundag
Vatandas kafayı yemis 1 ayda 2 kez gelen % 9 doğalgaz zammı umurunda değil Murat Ülker 'in 2 uçağını satmasına üzülüyor. #pazartesi daha etkisini göstermeyen % 18.5 sanayi doğal zammının etkisini de görmedi daha


Orhan Sarıkaya
@0rhansarikaya
Döviz ile alakası yok dediğimiz sektörler ise yakıt,elektrik,doğalgaz,ambalaj maliyetlerini/zamlarını işaret ediyor!

Kime ne diyeceksiniz?!@RT_Erdogan @tcbestepe @BeratAlbayrak @pekcan


Grhc
@Gurhc
İstikrar sürsün diye bademe oy veren sanayici bey,nasıl istikrarlı doğalgaz zamları güzel mi ?

Sputnik Türkiye

@sputnik_TR
Reuters: BOTAŞ, doğalgaza konutta yüzde 9, sanayide yüzde 18.5 zam yaptıhttps://sptnkne.ws/jDZ2


Mehmet Erkan Çilkız
@mhtclkz
#pazartesi
Bugün de zammımızı yedik çok şükür,
Dogalgaz'a
Konutta %9
Sanayide %18.5 zam yapılmiş
3 ayda http://3.Do ğalgaz zammı!


Ünal Türkoğlu
@unalturkoglugs
Devletimiz zam yapan bakkallara , marketlere, tekstilcilere, vs,vs fırsatçılık yapıyorsunuz kriz yok diyor ama kendisi elektrik , su, doğalgaz vs vs kendi elinde olan herşeye zam yapıyor.🤔bilemedim kriz varmı yokmu😌


Nane Limon Kabuğu
@virgul81
Krizin olmadığı bir ülkede Botaş'ın yaptığı doğalgaz zammı manipülasyondur.


Barlas Omurtay
@BaremBarlas
Elektrik ve doğalgaz zamlandı
Elektrik ve doğalgaza zam geldi. Bugünden geçerli olmak üzere elektriğe konutlarda yüzde 8, sanayi ve ticarethanelerde yüzde 18, doğalgaza da konutta yüzde 9, sanayide yüzde 18,5 zam yapıldı.İSTİKRARA DEVAM!!!


Cosmos
@Sorgulayanlar
Günaydın Uyuyan ülkem doğalgaz ve elektriğe yine ZAM doğalgaz konutlar için %9 sanayi %18.5 elektrik konutlar %9 sanayi ve ticarethanelere %18 #McKinsey çalışmaya başladı galiba #Günaydın


Mücahit Şensoy
@MchtSnsy
Ayşe teyzenin dolarla euro ile ne işi olur diyen sal-aklar! Doğalgaz ve kömür zammını nasıl açıklıyorsun?


A.Sirtakibükü Dükü
@bugunyarindundu
Elektrik ve doğalgaz a zam gelmesine fazla ses etmeyelim. Sonuçta kriz mriz yokken zam yapmayacaklarina göre bu başka bir şeydir, hemen özümüzü karartmayalim di mi ya


Dar Gelirli 😎
@Alyattesoflydia
Doğalgaz zammını neden reuters ten öğreniyoruz #AnlamVeremiyorum amk


Nsrt Terdken
@nusret1765
#dogalgaz #elektrik #zam her şey psikolojik. Uyumaya devam nasıl olsa Anadolu sosyal medya kullanmıyor.


CAN
@CanBaran_35
Başkanlık sistemi ülkeye gerçekten istikrar getirdi.
Elektrik ve Doğalgaz'a her ay istikrarlı bir şekilde zam geliyor...


MTK
@seraskerr_
Elektirik ve doğalgaz'a 3 ay içinde 3 kere zam geldi. Ülke de kriz yok varsa da psikolojik(!) yersen


Sputnik Türkiye

@sputnik_TR
Reuters: BOTAŞ, doğalgaza konutta yüzde 9, sanayide yüzde 18.5 zam yaptıhttps://sptnkne.ws/jDZ2


Avukat Turgay ÖZCAN
@av_turgayozcan
· 5 sa
Hükümet ;Ekonominin gidişatının kontrolünü ve gelişmesini sağlamak adına McKİNSEY 'i tuttu...

Bence vatandaşlar da danışmanlık
İçin Bear GRYLLS 'i tutmalı...

Asgari ücretle nasıl yaşanır?
Anlık Çatışma da nasıl hayatta kalınır?tacizden korunma,
İş kazaları vsvs. Faydalı olur🤔 pic.twitter.com/WYoLKSq1ov


atruakazak
@atruakazak
hocam vatandaşa bir vatandaş olarak hiçççççççççç üzülemiyorum 65 yıldır verdikleri oylarla bindikleri ağacı bilerek bilmeden kestiler layıktır layık olanlar yüzde 19 zamlı doğalgaz kullanmaya.


@cumhuriyetgzt
· 5 sa
Doğalgaza bugünden itibaren geçeri fahiş zam!http://htl.li/mxAw30m2rUT pic.twitter.com/nm8JNlaO5E


Kerem Toprakkaya
@PMimarKerem
şu başkana biri söylesin arkadaşlar bu kurumlar kriz varmış gibi neden zam yapıyorlar bir fırça çeksin şunlara da akılları başlarına gelsin

Kaynak: http://www.cumhuriyet.com.tr/foto/foto_galeri/1098938/1/Dogalgaza_3_ayda_3._zamma_yurttaslardan_tepki_yagdi.html

[Edited at 2018-10-01 12:01 GMT]


 
Pages in topic:   < [1 2 3 4 5 6 7 8 9] >


To report site rules violations or get help, contact a site moderator:


You can also contact site staff by submitting a support request »

İlginç yazılar

Advanced search







SDL Trados Studio 2019 Freelance
The leading translation software used by over 250,000 translators.

SDL Trados Studio 2019 has evolved to bring translators a brand new experience. Designed with user experience at its core, Studio 2019 transforms how new users get up and running and helps experienced users make the most of the powerful features.

More info »
TM-Town
Manage your TMs and Terms ... and boost your translation business

Are you ready for something fresh in the industry? TM-Town is a unique new site for you -- the freelance translator -- to store, manage and share translation memories (TMs) and glossaries...and potentially meet new clients on the basis of your prior work.

More info »



Forums
  • All of ProZ.com
  • Term search
  • Jobs
  • Forums
  • Multiple search