Pages in topic:   < [1 2 3 4 5 6 7 8 9] >
Off topic: İlginç yazılar
Thread poster: Adnan Özdemir

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Oct 1

--Alıntı--

"Annen daha iyisini hak ediyor"


Odatv / 01.10.2018 17:11


*-*wvvcpqcwuuujthzudaxy.png


*-*wgcoafqvyidquzicc88y.png


*-*ig4ovcpefyoqfnl0rxrl.png


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Karayipler'de Saint Marin adasını ziyaret etti. Fransız BFM TV, Macron'un bir evi ziyareti sırasında üstü çıplak iki gençle fotoğraf çektirdiği anları paylaştı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Karayipler'de Saint Marin adasını ziyaret etti. Geçen yıl, Saint Martin adası kasırga sonucunda büyük hasara uğramıştı.

Emmanuel Macron'un, "yeniden inşa" çalışmalarını yerinde gözlemlemek için Saint Martin'de bulunan evleri ziyaret etti. Fransa Cumhurbaşkanı yerel halk tarafından karşılandı. Fransız BFM TV, Macron'un bir evi ziyareti sırasında üstü çıplak iki gençle fotoğraf çektirdiği anları paylaştı.

Görüntülerde iki gencin, Macron'la fotoğraf çekildikleri sırada el hareketi yaptığı ve orta parmak gösterdiği görüldü. Macron gençlerden biriyle, soygun yapmaktan dolayı hapisten yeni çıktığını söylemesi üzerine sohbet etmeye başladı.

"İŞ BULMALISIN"

Hapisten yeni çıktığını söyleyen gence, "yeniden inşa için çalışmalısın, iş bulmalısın" ifadelerinde bulunan Macron, bir daha suç işlememesi gerektiğini belirtti. Fransa Cumhurbaşkanı, "artık soygun yok" derken, gencin kendisine söz vermesini istedi. Macron, "annen daha iyisini hak ediyor" dedikten sonra kendisine teşekkür eden anneye sarıldı.

"ÖFKEMİZİ KELİMELERE DÖKEMİYORUZ"

Sağcı Ulusal Cephe Partisi'nin lideri Merine Le Pen, resmi Twitter hesabından Macron'a tepki gösterdi. Macron'un, el hareketi yapan Saint Martin'li gençlerle fotoğrafını paylaşan Le Pen, "öfkemizi kelimelere dökemiyoruz, Fransa bunu hak etmiyor, bu kabul edilemez" ifadelerinde bulundu.

Kaynak: https://odatv.com/annen-daha-iyisini-hakediyor-01101846.html

______
________
ADO_YORUM: Afferimmm sayın E. Macron. Hani bir genci azarlamıştınız ya 1-2 ay önce.. İşte bu onu düzeltme piarı. icon_biggrin.gif Hani çıkışmıştınız size küçük adınızla seslenen o gence o zaman: "Mesyö prezidoon dö la repuplik diye hitap etcen bana" diyerekten höykürmüştünüz ya... İşte siz de pişman oldunuz o salakçana çıkışınızdan. Hep böyle olmaya çalış emiii, yoksa çıkarttığı/yükselttiği hızla gömmesini de bilir seni Fransız halkı. Aynı düzeltmeyi CB seçim kampanyasında kucağına bebek verilmesine kızan Muharrem İnce de yapmıştı... Muharrem Bey'in eksiği bazı gonularda çok toy kalması oldu CB yarışında... Ben umutluyun gendisinden ilerisi için.

---
1) "7 bölgede 81 ilde..." (başarılı bir seçim şarkısıydı bence -> https://www.youtube.com/watch?v=tfUCf8dFPCw

2) "En Unutulmaz 5 Muharrem İnce Ayarı" -> https://www.youtube.com/watch?v=GqigSwkwigI

3) "Unutulmayacak 7 Muharrem İnce ayarı" -> https://www.youtube.com/watch?v=z4BxqChQmnE


[Edited at 2018-10-02 14:58 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Oct 6

--Alıntı--

Diyanet “Rockçı İmam”a tahammül edemedi


Odatv 05.10.2018 12:47

*-*etla72pptihmg1yofurk.jpg

*-*ulhow1x1ameyos1tcofv.jpg

*-*x9fymcpfu0v7uwwjnsva.jpg


Antalya'nın Kaş ilçesinde bulunan Pınarbaşı Camii'nde imamlık yaparken, arkadaşıyla 'FiRock' adlı müzik grubunu kuran ve 'Rockçı imam' olarak tanınan Ahmet Muhsin Tüzer (47), meslekten ihraç edildi.

Kaş ilçesindeki Pınarbaşı Camii'nde imamlık yaparken, Erkin Koray'ın eski gitaristlerinden Doğan Sakin ve baterist İdris Tübcil ile 2013 yılında 'FiRock' adlı rock grubunu kuran Ahmet Muhsin Tüzer hakkında, 'izinsiz ve paralı konser vermek', 'raporlu ya da izinli olmamasına rağmen eşinin memleketi Romanya'dan iki gün geç dönmek' nedeniyle temmuz ayında soruşturma açıldı. Soruşturmanın tamamlanmasının ardından Diyanet İşleri Başkanlığı Atama ve Yer Değiştirme Kurulu'nca Tüzer'in meslekten ihracına karar verildi. Karar, Ahmet Muhsin Tüzer'in raporlu olması nedeniyle Pınarbaşı Mahallesi'nin muhtarı Tevfik Muslu aracılığıyla tebliğ edildi. Diyanet İşleri Başkanlığı Atama ve Yer Değiştirme Kurulu'nun 2 Ağustos 2018 tarihli ve 050.03/299 sayılı kararında şöyle denildi:

"Antalya İli Kaş İlçesi Pınarbaşı Mahallesi Merkez Cami İmam Hatibi Ahmet Muhsin Tüzer hakkında yapılan tahkikat sonucu, durumunu Atama ve Yer Değiştirme Kurulu'nda görüşülmesi neticesinde, Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği'nin 5/1-B Maddesinde yer alan 'Atamalarında dini öğrenim şartı esas alınan unvanlarda itikat, ibadet, tavır, hareketlerinin İslam törelerine uygunluğunun bilinir olması şeklindeki ortak nitelik şartını kaybettiği gerekçesiyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 98/B Maddesi hükmü gereği Diyanet İşleri Başkanlığı'ndaki görevinin sona erdirilmesinin uygun olacağına karar verilmiştir."

DAHA ÖNCE CEZA ALMIŞTI

Diyanet İşleri Başkanlığı'nca daha önce de hakkında soruşturma açılan Ahmet Muhsin Tüzer, 2 kez kınama, 2 kez de uyarı cezası almıştı. Diyanet tarafından 8 Eylül 2016 tarihinde imamlıktan alınarak, Balıkesir'in Karesi İlçe Müftülüğü'ne memur olarak atanan Tüzer, Antalya Bölge İdare Mahkemesi'nde açtığı yürütmeyi durdurma kararıyla görevine iade edilmişti.

ABD VE PORTEKİZ'DE KONSER VERDİ

Ahmet Muhsin Tüzer, kurduğu grupla ilk konserini 10 Ağustos 2013 tarihinde, Kaş ilçesinde verdi. Antalya'nın yanı sıra İstanbul'da da konser veren Tüzer, 23 Nisan 2014 ve 2 Ekim 2014 tarihlerinde ABD'de, 2016 yılında da Portekiz'in Porto şehrinde konserler verdi.

“İSLAM'IN FARKLI YÖNLERİNİ DÜNYAYA DUYURDUM”

Karar sonrası açıklama yapan Ahmet Muhsin Tüzer, 1990 yılından beri imamlık yaptığını söyledi. İmamın başarılı olmasının en önemli koşulunun kültür, sanat, edebiyat, şiir, felsefe, tiyatro ve müzikle ilgilenmesi olduğuna inandığını belirten Tüzer, "İmamlık hayatım boyunca her kesimden insana ışık ve rehber oldum. Onlara dinimizin kutsallarını sevdirdim. Gerçekleştirdiğim işler, yaptığım müzikle yaşama geçirdiğim projelerle imam olarak kamuoyunda ve dünyada ses getirdim. Dünya basınının ilgi odağı oldum. İslam dininin farklı yönlerini tüm dünyaya duyurdum" dedi.

“ÖLÜM TEHDİTLERİ ALDIM”

İstanbul Yerebatan Camii'nde 1997 yılında müezzinlik yaparken, Romen vatandaşı ve Hristiyan olan Oana Mara Tüzer ile evlendiğini anlatan Tüzer, "İslam dinine mensup bir imam ile Hristiyan eşinin yaşamı tüm dünyanın ilgi odağı oldu. 3 yıl sonra eşim kendi isteğiyle Müslüman oldu. 'İmam sadece camide değil, cami dışında da önderdir, eğitmendir' ilkesinden yola çıkarak, her kesimden yabancıya da İslam'ı anlattım. Müzikle insanları camiye, İslam'a davet ettim. Bu aşamalarda ölüm tehditleri aldım; ama gençleri aydınlattım. Onlara ışık olmaya çalıştım. Müzik yaparken de asıl görevimi aksatmadım" diye konuştu.

“İSNAT EDİLEN SUÇLARIN HİÇBİRİNİ İŞLEMEDİM”

Kaş ilçesinde konser verirken, yatsı namazını kıldırıp, öyle sahneye çıktığını belirten Ahmet Muhsin Tüzer, "Verdiğim konserleri izin alarak yaptım. Görevden alma yazısında isnat edilen suçların hiçbirini işlemedim. Bu aşamadan sonra yapacağım mahkemeye başvurarak, bu kararın yanlışlığını hukuk yoluyla ispat etmek" dedi.

Kaynak: https://odatv.com/diyanet-rokci-imama-tahammul-edemedi-05101848.html


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Oct 8

--Alıntı--

"Nobel’i alan ekonomisti (Paul M. Romer) bir de böyle okuyun"

*-*puccbydq9mgbb8gdxmr0.jpg//Paul Romer///

Paul M. Romer’ın teorisi, “ekonomik büyüme” diyerek emperyalizme yeni işgal alanları yaratma olarak okunmuştu.

Odatv 08.10.2018 14:51

Nobel Ekonomi Ödülü sahiplerini buldu.

Ödülü bu yıl ABD'li ekonomistler Paul M. Romer ve William D. Nordhaus kazandı. Nobel Komitesi tarafından yapılan açıklamada, Nordhaus'un iklim ekonomisi ve Romer'in endojen büyüme teorisi çalışmaları sayesinde ödülü kazandıkları duyuruldu. Nordhaus'un iklim ekonomisi çalışması, iklim değişikliği sebebiyle ortaya çıkan zararı, Romer'in endojen büyüme teorisi ise ekonomistlerin sağlıklı ekonomi büyüme oranını nasıl elde edeceklerini konu alıyor.

Odatv, yaklaşık 9 yıl önce Nobel Ekonomi Ödülü’nü alan Paul M. Romer’ı sayfalarına taşımıştı.

“İşte ABD’nin yeni işgal planı” başlığıyla "Yeni Büyüme Kuramın'nın" fikir babası Paul M. Romer’ın “kiralık kentler” teorisini Odatv yazmıştı. Paul M. Romer’ın teorisi, “ekonomik büyüme” diyerek emperyalizme yeni işgal alanları yaratma olarak okunmuştu.

İşte 26 Ocak 2010 tarihinde Odatv’de Atilla Coşkun imzalı yayımlanan Paul M. Romer yazısı:

“ABD Küba, Irak, İran, Afganistan'da savaşla ve bir çok ülkede askeri darbelerle başaramadığını anlamış olacak ki, şimdi de yoksul ülkeleri işgal etmek için daha farklı yollara başvuruyor.

Yoksul ülkeler ve metropolleri icin uygulanmak istenen senaryo aslında Haiti'nin deprem nedeniyle yaşadağı büyük yıkımdan sonra sürekli gündemde. Haiti'nin işgal edilip yönetimin sömürgecilerin eline geçirilmesi. Ama artık alan genişletiliyor.

Sömürgeci aktörler Ekonomi Nobel’ine yıllardır aday gösterilen bir ABD’li iktisatçıyı yeni oyunun senaristi olarak cepheye yolluyor.

Paul Romer.

1990 yılından itibaren ekonomi camiasında büyük ilgi gören neoklasik "Yeni Büyüme Kuramın'nın" fikir babası.

Romer şimdilerde yoksulluğa karşı savaş açma ve dünyanın aşırı derecede artan nüfusunun önüne geçme bahanesiyle gelişmekte olan ülkeleri ve metropollerini işgal etmeyi öneriyor. Romer'in senaryosunun ismi "Charter Cities" (www.chartercities.org).

"Kiralık Kentler".

Peki, senaryo nasıl gerçekleştirilecek?

Gelişmekte olan ülke boş bir arazi tahsis ediyor. Bir (örneğin Almanya) veya birkaç sanayileşmiş ülke (örneğin İngiltere, Fransa ve ABD) kuruluş anlaşmasını hazırlıyor. Bu anlaşmayla boş arazi üzerinde kurulacak şehir icin koşullar belirleniyor. Yani toprak yoksul ülkelerden kanunlar ise zengin ülkelerden. Bir ülkenin geleceği yasal, siyasal ve iktisadi koşullara bağlı olduğuna göre, bundan sonra bu ülke yeni yöneticilerin desteğiyle kendiliğinden gelişecektir, diyor Romer.

Romer'in Nobel Ödülü’ne layık görülen Büyüme Modeli'nin içeriği çok basit: Sermayeyi bilgiyle birleştirip büyüme hızını arttırmak.

Ama ya sermaye yoksa? Ya bilgi yoksa?

İşte tam o zaman "Charter Cities" modeli giriyor işin içine. Sermayesi ve bilgisi olmayan ülkelerin imdadına ikisinden de fazlasıyla olan zengin ülkeler koşuyor. Ve yoksulluk ve ümitsizlik içinde tam da batmaya hazır olan ülke kiralanarak kurtarılıyor.

Hong Kong kiralık şehir icin örnek gösteriliyor. Hong Kong adası İngilizler tarafından 1841'de işgal edilmiş, 1997 tarihinde tekrar Çin Halk Cumhuriyet’ine devredilimişti. Paul Romer’e göre sömürgecilik olmasaydı Hong Kong asla bu denli gelişemez, geçmişin kapalı ekonomisi Çin Halk Cumhuriyeti Piyasa Ekonomosi'ne geçemezdi.

Romer'in gözardı ettiği üc noktaya da biz değinelim:

Birincisi: Yoksul ve gelişmekte olan ülkeleri kurtarmak icin ille de toprak kiralamak gerekmiyor. Silah satmayın. Asker göndermeyin. Ülkelerin kaynaklarından elinizi çekin. şimdiye dek sömürerek kaçırdığınız paraları bu ülkelere iade edin. Etnik grupları birbirine kışkırtmayın. Siyasetçilere komplo düzenlemeyin. Anlayacağınız, gölge etmeyin yeter.

İkincisi: Honk Kong’u sömürgecilik kurtardı diyelim. Ya bir türlü durulmayan Afrika ülkelerine ne diyeceksiniz? Oranın toprakları zaten büyük petrol şirketlerinizin elinde, pırlanta, elmas ve altın sayesinde elde edilen paralar doğrudan sizin cebinize akıyor, bu kıtanın ülkelerine yerleştirdiğiniz diktatörleri zaten istediğiniz gibi kullanıyorsunuz.

Üçüncüsü: İnsan faktörü. Savaş ve farklı yayılmacı oyunlara rağmen işgal edilemeyen ülkelerin insanları, ülkelerinin satılmasına büyük bir ihtimalle yine göz yummayacaktır. Çaresiz de kalsa, ümitsiz de olsa.

Paul Romer’e buradan önerimiz. Gidin "Kiralık Kent" senaryosundan Holywood’da hoş bir bilim kurgu filmi çıkarın.”

Kaynak: https://odatv.com/nobeli-alan-ekonomisti-bir-de-boyle-okuyun-08101853.html


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--


"İŞTE ABD’NİN YENİ İŞGAL PLANI"


Atilla Coşkun /Odatv 26.01.2010

ABD Küba, Irak, İran, Afganistan'da savaşla ve bir çok ülkede askeri darbelerle başaramadığını anlamış olacak ki, şimdi de yoksul ülkeleri işgal etmek için daha farklı yollara başvuruyor.

Yoksul ülkeler ve metropolleri icin uygulanmak istenen senaryo aslında Haiti'nin deprem nedeniyle yaşadağı büyük yıkımdan sonra sürekli gündemde. Haiti'nin işgal edilip yönetimin sömürgecilerin eline geçirilmesi. Ama artık alan genişletiliyor.

Sömürgeci aktörler Ekonomi Nobel’ine yıllardır aday gösterilen bir ABD’li iktisatçıyı yeni oyunun senaristi olarak cepheye yolluyor.

Paul Romer.

1990 yılından itibaren ekonomi camiasında büyük ilgi gören neoklasik "Yeni Büyüme Kuramın'nın" fikir babası.

Romer şimdilerde yoksulluğa karşı savaş açma ve dünyanın aşırı derecede artan nüfusunun önüne geçme bahanesiyle gelişmekte olan ülkeleri ve metropollerini işgal etmeyi öneriyor. Romer'in senaryosunun ismi "Charter Cities" (www.chartercities.org).

"Kiralık Kentler".

Peki, senaryo nasıl gerçekleştirilecek?

Gelişmekte olan ülke boş bir arazi tahsis ediyor. Bir (örneğin Almanya) veya birkaç sanayileşmiş ülke (örneğin İngiltere, Fransa ve ABD) kuruluş anlaşmasını hazırlıyor. Bu anlaşmayla boş arazi üzerinde kurulacak şehir icin koşullar belirleniyor. Yani toprak yoksul ülkelerden kanunlar ise zengin ülkelerden. Bir ülkenin geleceği yasal, siyasal ve iktisadi koşullara bağlı olduğuna göre, bundan sonra bu ülke yeni yöneticilerin desteğiyle kendiliğinden gelişecektir, diyor Romer.

Romer'in Nobel Ödülü’ne layık görülen Büyüme Modeli'nin içeriği çok basit: Sermayeyi bilgiyle birleştirip büyüme hızını arttırmak.

Ama ya sermaye yoksa? Ya bilgi yoksa?

İşte tam o zaman "Charter Cities" modeli giriyor işin içine. Sermayesi ve bilgisi olmayan ülkelerin imdadına ikisinden de fazlasıyla olan zengin ülkeler koşuyor. Ve yoksulluk ve ümitsizlik içinde tam da batmaya hazır olan ülke kiralanarak kurtarılıyor.

Hong Kong kiralık şehir icin örnek gösteriliyor. Hong Kong adası İngilizler tarafından 1841'de işgal edilmiş, 1997 tarihinde tekrar Çin Halk Cumhuriyet’ine devredilimişti. Paul Romer’e göre sömürgecilik olmasaydı Hong Kong asla bu denli gelişemez, geçmişin kapalı ekonomisi Çin Halk Cumhuriyeti Piyasa Ekonomosi'ne geçemezdi.

Romer'in gözardı ettiği üc noktaya da biz değinelim:

Birincisi: Yoksul ve gelişmekte olan ülkeleri kurtarmak icin ille de toprak kiralamak gerekmiyor. Silah satmayın. Asker göndermeyin. Ülkelerin kaynaklarından elinizi çekin. şimdiye dek sömürerek kaçırdığınız paraları bu ülkelere iade edin. Etnik grupları birbirine kışkırtmayın. Siyasetçilere komplo düzenlemeyin. Anlayacağınız, gölge etmeyin yeter.

İkincisi: Honk Kong’u sömürgecilik kurtardı diyelim. Ya bir türlü durulmayan Afrika ülkelerine ne diyeceksiniz? Oranın toprakları zaten büyük petrol şirketlerinizin elinde, pırlanta, elmas ve altın sayesinde elde edilen paralar doğrudan sizin cebinize akıyor, bu kıtanın ülkelerine yerleştirdiğiniz diktatörleri zaten istediğiniz gibi kullanıyorsunuz.

Üçüncüsü: İnsan faktörü. Savaş ve farklı yayılmacı oyunlara rağmen işgal edilemeyen ülkelerin insanları, ülkelerinin satılmasına büyük bir ihtimalle yine göz yummayacaktır. Çaresiz de kalsa, ümitsiz de olsa.

Paul Romer’e buradan önerimiz. Gidin "Kiralık Kent" senaryosundan Holywood’da hoş bir bilim kurgu filmi çıkarın.

Söz.

Filmin Türkiye’de reklamı Odatv’den.

Kaynak: https://odatv.com/iste-abdnin-yeni-isgal-plani-2601101200.html

______
_________

ADO_YORUM: Ödül varsa abartma da vardır, ortada dönen bisürü pislik de. Bu Nobel ödüllerinin niye hep bu kadar abartıldığını da hiç anlayamamışımdır ya...


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"Nobel Ekonomi Ödülü'nü Nordhaus ve Romer kazandı"

Anadolu Ajansı 08 Ekim 2018 Pazartesi, 12:53 Güncelleme: 08 Ekim 2018 Pazartesi, 15:30

*-*ahh2lyu3ewy1d1stdcdm.jpg


Nobel Ekonomi Ödülü, bu yıl Amerikalı araştırmacılar William D. Nordhaus ve Paul M. Romer arasında paylaştırıldı.

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nce Alfred Nobel anısına verilen Sveriges Riksbanks (Merkez Bankası) Ekonomi Bilimleri Ödülü, bu yıl, "iklim değişikliğini uzun vadeli makroekonomik analize entegre” ettiği için William D. Nordhaus ve “teknolojik yenilikleri uzun vadeli makroekonomik analize entegre” ettiği için Paul M. Romer arasında paylaştırıldı.

Akademiden yapılan yazılı açıklamada, "Nordhaus ve Romer uzun süreli sürdürebilir ekonomik büyümenin oluşturulması konusunda zamanımızın en temel ve acil sorunlara hitap eden yöntemler geliştirdiler.” ifadeleri yer aldı.

Amerikalı ekonomist Nordhaus halen Yale Ünivesitesi Ormancılık ve Çevre Bilimleri Fakültesi'nde ekonomi profesörü olarak görev yapıyor. Romer ise New York Üniversitesi Stern Business School’da ekonomi profesörü.

6 milyon liranın sahibi oldular

Nordhaus ve Romer ödülün yanı sıra 9 milyon İsveç kronu (yaklaşık 1 milyon dolar veya 6 milyon lira) tutarında para armağanı paylaşacak.

Bilim dünyasının en prestijli ödülleri olan "Nobel"ler için adaylar, her bir bilim dalı için oluşturulan komitelerin üyeleri tarafından belirleniyor. Akademi üyelerinin yaptığı oylamada da oyların çoğunu alan aday ödülün sahibi oluyor.

Nobel Ekonomi Ödülü

Davranışsal iktisat teorisi alanındaki çalışmalarıyla tanınan Amerikalı iktisatçı Richard H. Thaler da 2017 Nobel Ekonomi Ödülü'nün sahibi olmuştu.

Nobel Ekonomi Ödülü, ilk kez 1968'te İsveç Merkez Bankası tarafından Nobel Ödülleri'nin kurucusu Alfred Nobel anısına verilmeye başlandı. 1969'dan bugüne 50 kez dağıtılan ödüllerden 19'u iki kişi, 6'sı da üç kişi arasında paylaştırıldı.

Nobel Ekonomi Ödülü'nü kazanan 80 kişi arasında sadece bir kadın bulunuyor. Elinor Ostrom, 2009'da ödüle layık görülmüştü.

Nobel Ekonomi Ödülü'nün en genç sahibi, 1972'de 52 yaşındayken ödüle layık görülen Kenneth J. Arrow oldu. 2007'de Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülen 90 yaşındaki Leonid Hurwicz, tüm alanlarda Nobel Ödülü verilen en yaşlı kişi olarak tarihe geçti.

Kaynak: https://www.bloomberght.com/haberler/haber/2162173-nobel-ekonomi-odulunu-william-nordhaus-ve-paul-romer-kazandi


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--


"Yale's Nordhaus and NYU's Romer win Nobel Economics Prize for work on climate and tech innovation"

8 Ekim 2018 / Reuters


William Nordhaus and Paul Romer won the 2018 Nobel Economics Prize for integrating climate change and technological innovation into macroeconomic analysis, the Royal Swedish Academy of Sciences said on Monday.

Worth 9 million Swedish crowns ($1 million), the economics prize was established in 1968.

Americans William Nordhaus and Paul Romer won the 2018 Nobel Economics Prize for work in integrating climate change and technological innovation into economic analysis, the Royal Swedish Academy of Sciences said on Monday.

Nordhaus, of Yale University, was the first person to create a quantitative model that described the interplay between the economy and the climate, the academy said.

Romer, of New York University's Stern School of Business, has shown how economic forces govern the willingness of firms to produce new ideas and innovations, laying the foundations for a new model for development, known as endogenous growth theory.

"Their findings have significantly broadened the scope of economic analysis by constructing models that explain how the market economy interacts with nature and knowledge," the academy said in statement.

Worth 9 million Swedish crowns ($1 million), the economics prize was established in 1968. It was not part of the original group of five awards set out in Swedish industrialist Alfred Nobel's 1895 will.

"This year's Laureates do not deliver conclusive answers, but their findings have brought us considerably closer to answering the question of how we can achieve sustained and sustainable global economic growth," the Academy said.

The Nobel prizes for physiology or medicine, physics, chemistry and peace were awarded last week.

This year's awards have stood out for two reasons. Proceedings have been overshadowed by the absence of the literature prize, postponed to give the Swedish Academy time to restore public trust after a sexual assault scandal.

Three women have been awarded Nobel prizes, an unusually large number for a single year.

Kaynak: https://www.cnbc.com/2018/10/08/nobel-prize-for-economics-goes-towilliam-nordhaus-and-paul-romer.html



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"Yolsuzluk iddialarını araştıran Bulgar gazeteci öldürüldü"

cumhuriyet.com.tr Yayınlanma tarihi: 08 Ekim 2018 Pazartesi, 19:18


*-*lxhcydwlkguzg4wl7rqw.jpg*-*

Yolsuzluk iddialarını araştıran Bulgar gazeteci Viktoria Marinova tecavüz edilerek öldürüldü.

30 yaşındaki Bulgar gazetecinin cansız bedeni Cumartesi günü doğum yeri olan Rusçuk kentinde Tuna Nehri kıyısındaki bir parkta bulundu. Marinova'nın boğularak öldürülmeden önce dövüldüğü ve tecavüze uğradığı belirtiliyor.

Rusçuk'ta özel televizyon kanalı TVN'de çalışan ve iki araştırma programının sunuculuğunu yapan Marinova, 30 Eylül tarihli programında iki araştırmacı gazeteciyi konuk etmişti. Gazeteciler programda Avrupa Birliği kaynaklarının Bulgar işadamları ve siyasetçiler tarafından kötüye kullanıldığına dair üzerinde çalıştıkları bir yolsuzluk haberinin detaylarını aktarmıştı. Marinova programda konunun üzerine gideceği sözünü vermişti.

Cinayetin bu haberle ilgisi olup olmadığı henüz bilinmiyor. Bulgaristan İçişleri Bakanı Mladen Marinov'un verdiği bilgilere göre soruşturma makamları henüz cinayetin söz konusu haber nedeniyle işlendiğine dair bir veriye ulaşmış değil. İçişleri Bakanı Marinov, "Söz konusu olan tecavüz ve cinayet" diye konuştu.

Viktoria Marinova son bir yıl içinde Avrupa Birliği'nde öldürülen üçüncü gazeteci oldu. Malta'nın tanınmış araştırmacı gazetecisi Daphne Caruana Galizia geçen Ekim ayında bombalı saldırı sonucunda, Slovak gazeteci Jan Kuciak ise bu sene Şubat ayında vurularak öldürülmüştü.

Kaynak: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/1105925/Yolsuzluk_iddialarini_arastiran_Bulgar_gazeteci_olduruldu.html


ADO_YORUM: Tabi tabi hiç AB ülkesi Bulgaristan'da haber-araştırma nedeniyle gazeteci mi öldürülürmüş değil miii yaa... Öldürüyorsunuz değerli insanları, AB'de de durum aynı. İtalyan arkadaşlarımdan biri 2003 yılında Palermo civarında Sicilya mafyasının önde gelen klanlarından biri tarafından öldürtülmüştü... Suçu (!): Mafyanın, çöpleri verimli tarım alanlarına gömmesini araştırması idi...



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"Saudi-Arabiens Kronprinz und der verschwundene Journalist"

"Der wüste Sohn"


Montag, 08.10.2018 15:31 Uhr

*-*zvly2kqllg8hvgxcu4sk.jpg//Jamal Khashoggi (Cemal Kaşıkçı)

ydelj8cmlqyurnsu0iy3.jpg// Mohammed bin Salman ve Donald Trump



Angela Merkel preist Saudi-Arabien gern als Stabilitätsanker im Nahen Osten. Nicht erst das Verschwinden des Journalisten Jamal Khashoggi zeigt, dass dieses Bild überholt ist. Schuld daran trägt Kronprinz Mohammed bin Salman.


Irgendetwas Schlimmes muss Jamal Khashoggi zugestoßen sein. Vor sechs Tagen, am Dienstagmittag um 13.30 Uhr, hatte der Publizist einen Termin im Istanbuler Konsulat seines Heimatlandes Saudi-Arabien. Seither gibt es kein Lebenszeichen mehr von ihm.

Türkische Regierungskreise beschuldigen das Königreich, Khashoggi umgebracht zu haben. Ermittler wollen herausgefunden haben, dass ein Team von 15 Agenten nach Istanbul gereist sei, den Journalisten im Konsulat ermordet und dann außer Landes gebracht habe.

Saudi-Arabien weist diesen Vorwurf zurück - bleibt aber bislang eine überzeugende Erklärung dafür schuldig, was mit Khashoggi passiert ist. Das Herrscherhaus behauptet, er habe das Konsulat nach kurzer Zeit verlassen. Einen Beleg dafür liefert Riad nicht.

Die Überwachungskameras, die den Ein- und Ausgang des Konsulats filmten, seien am Dienstag leider ausgefallen. Khashoggis Verlobte Hatice Cengiz bestreitet kategorisch, dass er das Gebäude am vergangenen Dienstag verließ. Sie habe bis nach Mitternacht vergebens auf den Mann gewartet, den sie am nächsten Tag heiraten wollte.

Wahrscheinlich sind zwei Szenarien: Entweder Khashoggi wurde tatsächlich im Konsulat ermordet. Oder Agenten haben den 60-Jährigen nach Saudi-Arabien verschleppt. In jedem Fall liegt die Verantwortung für Khashoggis Schicksal in den Händen des saudischen Regimes. Und wenn einer der prominentesten Kritiker an der Politik des Herrscherhauses in einem saudi-arabischen Konsulat verschwindet, dann passiert das nicht ohne Wissen und Billigung des starken Mannes in Riad: Kronprinz Mohammed bin Salman, besser bekannt unter seinem Kürzel MBS.

Im Januar 2015 bestieg sein Vater Salman den Königsthron in Riad. Damit begann auch der Aufstieg seines Lieblingssohnes Mohammed. Zunächst machte er den damals gerade 29-Jährigen zum Verteidigungsminister. Im Juni 2017 kürte er MBS dann zu seinem Thronfolger. In den vergangenen dreieinhalb Jahren hat der heute 33-Jährige den Kurs seines Landes grundlegend geändert, innen- wie außenpolitisch.

Der Bundesnachrichtendienst (BND) hatte diese Entwicklung vorhergesehen. Schon im Dezember 2015 - MBS war noch nicht einmal ein Jahr in der ersten Reihe der saudischen Herrscherfamilie - warnte der deutsche Auslandsgeheimdienst vor dem damaligen Verteidigungsminister: "Die bisherige vorsichtige diplomatische Haltung der älteren Führungsmitglieder der Königsfamilie wird durch eine impulsive Interventionspolitik ersetzt", hieß es damals in einer BND-Analyse.

Es bestehe die Gefahr, dass MBS "die Beziehungen zu befreundeten und vor allem alliierten Staaten der Region überstrapaziert". Der Königssohn sei bereit, beispiellose "militärische, finanzielle und politische Risiken einzugehen, um regionalpolitisch nicht ins Hintertreffen zu geraten".

Die Bundesregierung distanzierte sich wenig später deutlich von der Analyse ihre Geheimdienstes. "Die Einschätzungen des BND zu Saudi-Arabien spiegeln nicht 1:1 die Haltung der Bundesregierung wider", hieß es aus Regierungskreisen. Bundeskanzlerin Angela Merkel bezeichnet Saudi-Arabien ohnehin gern als Stabilitätsanker im Nahen Osten. MBS sorgt mit seiner aggressiven Politik dafür, dass dieses Diktum längst nicht mehr stimmt.

Einige Beispiele:

MBS hatte sein Amt als Verteidigungsminister erst wenige Wochen inne, da führte er sein Land in eine Militäroffensive gegen die Huthi-Rebellen im Nachbarland Jemen. Der Sieg gegen die Aufständischen sei nur eine Frage von Wochen, verkündete der junge Minister nicht nur den eigenen Untertanen, sondern auch ausländischen Partnern wie dem damaligen Außenminister Frank-Walter Steinmeier. Dreieinhalb Jahre später ist ein Ende des Krieges nicht in Sicht. Inzwischen beschießen die Huthis regelmäßig saudi-arabische Großstädte mit Raketen.

Im Juni 2017 verhängte MBS eine vollständige Blockade gegen das Nachbarland Katar. Beide Länder streiten um Öl- und Gasvorkommen, unterstützen in verschiedenen arabischen Staaten rivalisierende Islamistengruppen und ringen um die Vormacht am Golf. Katar betreibt den Nachrichtensender Al Jazeera, der Saudi-Arabien ein Ärgernis ist. MBS unternahm deshalb den Versuch, Katar wirtschaftlich und politisch zu isolieren, kurzzeitig soll der Kronprinz sogar mit einer Invasion geliebäugelt haben. 16 Monate später hat der Boykott keines seiner Ziele erreicht. Emir Tamim herrscht noch immer in Doha, die USA unterhalten in Katar weiter ihre größte Militärbasis in der Region, das Emirat fängt die Folgen der Blockade ab.

Im November 2017 bestellt MBS den libanesischen Ministerpräsidenten Saad Hariri nach Riad ein. Von Saudi-Arabien aus verkündet ein sichtlich verstörter Hariri seinen Rücktritt. Über Wochen ist sein Verbleib ungeklärt, mehr und mehr wird klar, dass Hariri sich nicht freiwillig im Königreich aufhält. Als Bundesaußenminister Sigmar Gabriel das offen ausspricht, ziehen die Saudis ihren Botschafter aus Berlin ab. Erst nach Intervention des französischen Präsidenten Emmanuel Macron kann Hariri ausreisen. Der Libanese kehrt nach Beirut zurück und verkündet seinen Rücktritt vom Rücktritt.


Saudi-Arabiens Verbündete sehen bislang über dieses außenpolitische Abenteurertum hinweg, weil MBS sein Land im Inland auf Reformkurs trimmt. Er geht auf Konfrontation zum religiösen Establishment und treibt gesellschaftliche Veränderungen an. So lockert er die Bekleidungsvorschriften für Frauen und gibt ihnen das Recht, selbst Auto zu fahren. Doch gleichzeitig unterdrückt er jeden Dissens und drückt rücksichtslos eigene Interessen durch.

Im November 2017 setzt MBS Dutzende Prinzen und einflussreiche Geschäftsleute in einem Luxushotel in Riad fest. Sie werden dort über Wochen festgehalten - so lange, bis sie einwilligen, einen Teil ihrer Reichtümer abzugeben oder in MBS' Großprojekte wie die geplante Megastadt Neom zu investieren.

Seit Mai 2018 hat Saudi-Arabien mehr als ein Dutzend Frauen festgenommen, die jahrelang für das Recht auf Autofahren und gegen die männliche Vormundschaft protestiert hatten. Die staatliche Propaganda bezeichnet sie als Verräter. Die beispiellose Verhaftungswelle gegen liberale Aktivisten erfolgte rund um den 24. Juni - den Tag, seit dem Saudi-Araberinnen selbst ans Steuer dürfen.

Die Verhaftungen führten auch zum Bruch mit Kanada: Anfang August forderte die kanadische Außenministerin Chrystia Freeland die Freilassung der inhaftierten Menschenrechtlerin Samar Badawi. Sie ist die Schwester des seit 2012 inhaftierten liberalen Bloggers Raif Badawi. Dessen Ehefrau Ensaf Haider flüchtete ins Exil nach Quebec, seit Kurzem sind sie und ihre drei Kinder kanadische Staatsbürger - deshalb äußerte sich Freeland zu dem Fall. Als Reaktion wies Riad Kanadas Botschafter aus, fror Handelsabkommen mit Ottawa ein, strich alle Flüge nach Toronto und beorderte alle 7000 saudi-arabischen Studenten aus Kanada zurück.


US-Präsident Donald Trump hat all diese Schritte von MBS entweder offen unterstützt - wie den Jemenkrieg oder die Verhaftungswelle gegen die Oligarchen - oder sich für nicht zuständig erklärt - wie bei der Katar-Blockade oder im Streit mit Kanada. Doch nun ist das Opfer mit Khashoggi ein Mann, der seit Jahren in den USA lebt und für die "Washington Post" schreibt. Deshalb steigt nun der Druck auf Trump und seine Vertrauten, ihren Einfluss in Riad geltend zu machen.

Ob MBS für kritische Worte überhaupt noch empfänglich ist, bleibt eine andere Frage.

Kaynak: http://www.spiegel.de/politik/ausland/jamal-khashoggi-und-saudi-arabien-mohammed-bin-salman-ist-ein-gefaehrlicher-mann-a-1232133.html


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--


"Jamal Khashoggi: Turkey says journalist was murdered in Saudi consulate"

BBC 7 October 2018

Jamal Khashoggi has not been seen since lunchtime on Tuesday
Fears are growing over the missing Saudi writer Jamal Khashoggi, after Turkish officials said they believed he had been murdered.

Mr Khashoggi, a Saudi national, was last seen visiting the Saudi consulate in Istanbul on Tuesday.

A Turkish official told the BBC that initial investigations indicated he was murdered there.

Saudi Arabia has denied the accusations, saying it is "working to search for him".

Mr Khashoggi has contributed articles to the Washington Post's opinion section. The Post said it would be a "monstrous and unfathomable act" if he had been killed.

An official of Turkey's ruling AK Party told broadcaster CNN Turk there was concrete evidence in the case, although none has yet been presented.

When was he last seen?
Jamal Khashoggi went to the consulate on Tuesday to obtain a document certifying he had divorced his ex-wife, so that he could marry his Turkish fiancée, Hatice Cengiz.

Jamal Khashoggi's fiancée Hatice waited outside the Saudi consulate on Wednesday
She said Mr Khashoggi was required to surrender his mobile phone, which is standard practice in some diplomatic missions. He told her to call an adviser to Turkish President Recep Tayyip Erdogan if he did not return.

"Jamal is not dead. I cannot believe that he has been killed...!" Ms Cengiz wrote in a Twitter post that included a photo of Mr Khashoggi. She added that she was waiting for official confirmation as the allegations circulated.

What has Turkey said?
Turkish officials said Mr Khashoggi was killed on the premises and his body was then removed.

Investigators said a 15-person team arrived at the consulate on Tuesday, returning to Riyadh the same day.

The head of the Turkish-Arab Media Association, Turan Kislakci, told the New York Times that Turkish police officers providing security for the consulate had checked their security cameras and did not see the journalist leave on foot.

But he added that diplomatic cars had been seen moving in and out.

Mr Erdogan was more circumspect, saying on Sunday he remained "positive" and would await the results of an investigation as Turkish authorities continue to look at camera footage and airport arrivals and departures.

What have the Saudis said?
Saudi Arabia said the allegations were baseless. It has allowed reporters into the consulate to show Mr Khashoggi is not there.

On Wednesday, Crown Prince Mohammed bin Salman told Bloomberg News that Turkish authorities were welcome to search the building because "we have nothing to hide".

The prince said the Saudis were "very keen to know what happened to him", saying his understanding was that Mr Khashoggi left "after a few minutes or one hour".

The Saudi consulate said Khashoggi left after completing paperwork
Who is Saudi Crown Prince Mohammed?
When asked if Mr Khashoggi faced charges in Saudi Arabia, the crown prince said his country would need to know where he was first.

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"An already-strained relationship"

Analysis by the BBC's Mark Lowen, Istanbul


This is a bombshell allegation by Turkey. And while the authorities here are so far not providing evidence to back it up, it's inconceivable that such a claim would have been made without firm grounds. Ankara's relationship with Riyadh is too important to jeopardise on the basis of unsubstantiated rumour.

That relationship is already strained over several issues, including Turkey's support for Qatar in the blockade by Saudi Arabia; its closeness to the Muslim Brotherhood - blacklisted by Riyadh as a terrorist organisation; and its rapprochement with Saudi Arabia's arch-rival Iran. But if proven, the murder of Jamal Khashoggi would be the most serious diplomatic crisis between the two in living memory.

Turkey would hope for backing from its Nato ally, the US. But Saudi Arabia has arguably become Donald Trump's closest ally in the Middle East - and Washington may be reluctant to weigh in against Riyadh at this stage.

Who is Jamal Khashoggi?
He is a high-profile critic of the crown prince. Mr Khashoggi, 59, has more than 1.6 million Twitter followers and has written for the Washington Post opinion section.

The crown prince has unveiled reforms praised by the West while carrying out an apparent crackdown on dissent. Human and women's rights activists, intellectuals and clerics have been arrested - meanwhile, Saudi Arabia is waging a war in Yemen that has triggered a humanitarian crisis.


Media captionJamal Khashoggi: Saudi Arabia needs reform, but one-man rule is "bad" for the kingdom
A former editor of the al-Watan newspaper and a short-lived Saudi TV news channel, Mr Khashoggi was for years seen as close to the Saudi royal family. He served as an adviser to senior Saudi officials.

After several of his friends were arrested, his column was cancelled by the al-Hayat newspaper and he was allegedly warned to stop tweeting, Mr Khashoggi left Saudi Arabia for the US, from where he wrote opinion pieces for the Washington Post and continued to appear on Arab and Western TV channels.

"I have left my home, my family and my job, and I am raising my voice," he wrote in September 2017. "To do otherwise would betray those who languish in prison. I can speak when so many cannot."

Kaynak: https://www.bbc.com/news/world-europe-45775819



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--


"Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı kimdir? Bin Ladin'le 'fikirdaşlıktan' demokrasi savunuculuğuna"


Onur Erem / BBC Türkçe 47 dakika önce (8 Ekim 2018)


Suudi Arabistan vatandaşı gazeteci Cemal Ahmet Kaşıkçı'dan, 2 Ekim'de ülkesinin Suudi Arabistan Başkonsolosluğu'na girdiğinden beri haber alınamıyor. Türk yetkililer Kaşıkçı'nın konsoloslukta öldürüldüğünü söylerken Suudi yetkililer ise iddiaları reddediyor. Cemal Kaşıkçı'nın Suudi Arabistan yönetimi ile ilişkisi ve gazeteciliğini inceledik.

Cemal Kaşıkçı 13 Ekim 1958'de Suudi Arabistan'ın Medine kentinde dünyaya geldi. 1985 yılında ABD'deki Indiana State University'den mezun olan Kaşıkçı, sonrasında ülkesine dönerek gazetecilik yapmaya başladı.

1991 - 1999 yılları arasında Al Madina gazetesinin yazı işleri müdürlüğü ve genel yayın yönetmenliği vekilliği yapan Kaşıkçı, bu süreçte Afganistan gibi ülkelerden haberler geçti, 1987-95 yılları arasında eski El Kaide lideri Usame bin Ladin ile Afganistan ve Sudan'da söyleşiler yaptı.

Daha sonra İngilizce yayın yapan Arab News'in başında dört yıl çalışan Kaşıkçı, buradan geçtiği Al Watan'ın yazı işleri müdürlüğünde 52 gün görev yapabildi, gazetede ülkedeki dini yapıyı eleştiren yazıların çıkması üzerine görevden alındı.

Bunun üzerine ülkeyi terk eden Kaşıkçı, İngiltere ve ABD'de Suudi Arabistan Büyükelçiliği yapan Prens Türki al Faysal'ın danışmanlığına getirildi. 2008 yılında tekrardan Al Watan'ın yazı işleri müdürlüğüne getirildi ve 2010 yılında gazetede yayınlanan eleştirel yazılar nedeniyle bir kere daha görevden alındı.

Suudi gazeteci, radikal İslam'ın önüne geçebilmek için ülkedeki din eğitiminin gözden geçirilmesi gerektiğini, din eğitiminin yalnızca dini okullarda verilmesini, çocuklara bir dinin empoze edilmemesi gerektiğini savunuyordu.

Suudi Arabistan'da Selefi mezhebinin temelini oluşturan din adamlarından İbn Teymiye'nin görüşlerine bu kadar itibar edilmemesi gerektiğini söylüyordu. Yazı işleri müdürlüğünü yaptığı dönemde Al Watan'da da ülkedeki radikal İslamcılığı eleştiren yazılar ve karikatürler yayınlanması, ülkedeki ulemanın en çok tepkisini çeken konular arasındaydı. Kaşıkçı'nın görevine son verilmeden önce kıdemli bir din adamı, gazetenin alınmasının günah olduğunu söyleyen bir fetva yayınlamıştı.

Der Spiegel: Kaşıkçı'nın söylediklerini başkası söylese hapse atılırdı

O dönemde New York Times gazetesinde yayınlanan bir makalede, Suudi Arabistan'da radikal İslamcıların bombalı saldırılarının ardından Al Watan'ın radikal İslam'ı sorgulamasından rahatsızlık duyan üst düzey yedi din adamının dönemin veliaht prensi Abdullah'a giderek şikayetlerini bizzat ilettikleri aktarılıyordu.

Alman Der Spiegel dergisine göre Kaşıkçı ülkesinde eleştirilerini en yüksek sesle dile getiren entelektüellerdendi. 2011'de Arap ülkelerini sarsan isyanlar sırasında Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da konuştukları Kaşıkçı'nın "Mutlak monarşinin devri bitti. Tek çare demokrasi" sözlerini "Suudi Arabistan'da başka biri bu sözleri söylese sorgulanır ve hapse atılırdı" sözleriyle yorumlamıştı.

Kaşıkçı Der Spiegel'e eskiden bin Ladin'in, Arap ülkelerindeki yolsuz rejimleri devirmenin yalnızca iki yolu olduğuna yönelik görüşlerine katıldığını, bunlardan birinin siyasi sistemin içine sızmak, diğerininse şiddetli ayaklanmalarla rejimleri devirmek olduğunu, o dönemler demokrasiyi bir seçenek olarak görmediklerini söylemişti.

2011'de Arap isyanları sırasında: Seçilmiş bir başbakan ve gerçek parlamentoya ihtiyaç var
Suudi Arabistan'ın o dönemde halkı memnun etmek için kesenin ağzını açarak 129 milyar dolarlık harcama yapmasını eleştiren Kaşıkçı, Der Spiegel'e şunları söylemişti:

"Bu yöntem işe yaramaz. Yarın halka 100 trilyon dolar dağıtılsa yine herkesi mutlu edemezsiniz. Petrol bittiğinde ne olacak?

"Herkes çağdaşlığı istiyor ama kimse bunun yan etkileriyle yüzleşmeye yanaşmıyor. Bir gün diğer uluslar gibi bu ulus da reform yapacak. Bizim de özgürlük, şeffaflık, hukukun üstünlüğü, seçilmiş bir başbakan ve gerçek bir parlamentoya ihtiyacımız var.

"Tunus ve Mısır'da demokrasi mücadelesi başarıya ulaşırsa ne olacak? Siyasi olarak izole kalmayı göze alamayız.

"Tarih akıyor ve kimse bunu durduramaz."

Kaşıkçı (masada, sağda) 11 Şubat 2015'te Bahreyn'de açılan ve Suudi Prens El-Velid bin Talal'in finanse ettiği Al-Arab kanalında yer almış, kanal açıldıktan 11 saat sonra Bahreynli Şii muhalif bir din adamıyla söyleşi yapması nedeniyle kapatılmıştı
Kaşıkçı bu süreçte Arap ülkelerinde yayınlanan Al Hayat gazetesinde köşe yazmaya devam etti. Gazetede beş yıl boyunca yayınlanan yazıları Aralık 2016'da, o dönemde seçimi yeni kazanan ve daha göreve başlamamış olan ABD Başkanı Donald Trump'ı eleştiren açıklamaları nedeniyle yayınlanmadı.

Kaşıkçı, Trump'ın Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı destekleyeceğine dair açıklamalarının bölgede İran'ı güçlendireceğini söylemiş ve Trump'ın hem İran karşıtı olup hem de Esad'ı desteklemesinin bir çelişki olduğunu vurgulamıştı.

Arap basınında yer alan haberlerde Kaşıkçı'nın Trump'ı eleştirmesi nedeniyle Suudi Arabistan'ın kendisine gazete, televizyon ve konferans yasağı getirdiği yer aldı.

4 soruda Cemal Kaşıkçı vakası: Ankara olayı nasıl araştırıyor?
Erdoğan: Suudi Arabistan, Cemal Kaşıkçı'nın konsolosluktan çıktığını ispatlamalı
Arap medyasında Cemal Kaşıkçı yorumları: 'Konsolos tüm dünyayı kandırmaya çalışıyor'
İngiliz basınında Cemal Kaşıkçı iddiaları: 'Müslüman Kardeşler bağlantılarının peşine düşüldüğü açık'
'Birkaç yıl önce arkadaşlarım gözaltına alındı, konuşamadım'

Kaşıkçı Eylül 2017'den itibaren ABD'de yaşamaya ve Washington Post gazetesinde köşe yazmaya başladı. Ülkesinden ayrılık kararı hakkını şu satırlarla açıkladı:

"Birkaç yıl önce bazı arkadaşlarım gözaltına alındığında çok acı çektim. Hiçbir şey söylemedim. İşimi veya özgürlüğümü kaybetmek istemiyordum. Ailemden endişe ediyordum. Şimdi farklı tercihlerde bulundum."

"Evimi, ailemi ve işimi arkamda bırakmam gerekti ama düşüncelerimi söylüyorum. Aksini yapmak cezaevlerinde çürüyen insanlara haksızlık olurdu. Pek çok kişinin konuşamadığı bir dönemde konuşabiliyorum."

Yazılarında Suudi Arabistan'ın Katar'a yönelik politikalarını ve Yemen savaşını eleştirdi.

Suudi Arabistan'da 2017'de yolsuzluğa karşı yapıldığı açıklanan ve çok sayıda prensin gözaltına alındığı operasyonun, Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın iktidarını pekiştirme operasyonu olduğunu savundu:

"Muhammed bin Salman adaleti kendi istediği gibi uyguluyor. Hafif eleştirilere bile tamamen toleranssız."

Kaşıkçı, yazılarında eleştirilerin yanı sıra övgülere de yer veriyor, Veliaht Prens Muhammed'in 2030 vizyonunu desteklediğini söylüyordu.

Kaşıkçı'nın nişanlısı Hatice Cengiz'in konsolosluk önündeki bekleyişi
Türkiye vatandaşı nişanlısı Hatice Cengiz ile evlenmek için gerekli yasal işlemleri halletmek üzere 2 Ekim 2018'de İstanbul'daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu'na giden Cemal Kaşıkçı'dan bir daha haber alınamadı. Cengiz, Kaşıkçı'ya içeri girdikten sonra başına bir şey gelmesi durumunda ne yapması gerektiğini sorduğunu, AKP Genel Başkan Danışmanı Yasin Aktay ve Türk - Arap Basın Derneği'ne haber vermesi gerektiği yanıtını aldığını söyledi.

'Kraliyet Sarayı'nda çalışan eşi Cemal Kaşıkçı'yı boşadı'

Olayın ardından Middle East Eye sitesine adını gizli tutmak şartıyla konuşan Kaşıkçı'nın bir arkadaşı, Kaşıkçı'nın Suudi Arabistan'daki eşinin, muhalif gazeteciyi hükümetle arasının açılması nedeniyle boşadığını söyledi.

Bu kişiye göre Kaşıkçı, Türk yetkililerin Hatice Cengiz'le evlenmesine izin vermesi için boşandığını gösteren bir belgeyi almak için konsolosluğa gitmek zorunda kalmıştı.

Kendisinden haber alınamamasının ardından yazılarının yayınlandığı Washington Post gazetesi Kaşıkçı'nın köşesini boş bırakarak yayınladı.

Yazılarının yayınlandığı köşe olan Global Opinions'ın (Küresel Görüşler) editörü Eli Lopez, Middle East Eye siyesine gönderdiği e-postada "Kaşıkçı bir gazeteci ve yorumcu olarak işi nedeniyle gözaltına alındıysa bu haksız ve şok edici olur. Jamal çok iyi bir yazar, olayların arka planını sezen bir siyasi gözlemcidir. Fikirlerin açıkça tartışılmasını derinden savunur. Onun görüşlerinin Küresel Görüşler köşesinde yayınlanmasından onur duyuyoruz" dedi.

İstanbul'daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu'nda Kaşıkçı'nın özgürlüğü için eylem yapıldı

Müslüman Kardeşler ile ilişkisi
Kaşıkçı'yı 25 yıldır tanıyan arkadaşı Halit Safuri ise Kaşıkçı'nın Mısır'da Müslüman Kardeşler iktidarına karşı yapılan askeri darbeyi desteklememesinin kraliyet ailesi ile temel ayrılıklarından biri olduğunu söyledi.

Kaşıkçı'nın eşinin kraliyet sarayında çalıştığını ve bu yüzden Cemil Kaşıkçı'yı boşadığını söyleyen Safuri, "Suudi Arabistan'da iki oğlu var ve onlar için endişeleniyor. Bu yüzden iktidara yönelik eleştirilerinde kelimelerini çok dikkatli seçiyor" dedi.

Kaşıkçı'nın Müslüman Kardeşleri (MK) desteklediği de öne sürülüyordu. Kendisi de bir yazısında bu konu hakkında "Özgürlük hakkında tweet atın MK üyesi oluyorsunuz. İnsan hakları hakkında tweet atın MK destekçisi ilan ediliyorsunuz. Gazze, Suriye üzerine bir söz söylediğinizde de aynısı" demiş ve eklemişti:

"Tüm iyi özellikleri onlara atfettiniz ve bu yüzden onları ilerlememizin en iyi ihtimali haline getirdiniz."

Kaşıkçı'nın kaybolmasının ardından, köşesinin yayınladığı Washington Post gazetesi, "Suudi hükümetinin destekleyenler Kaşıkçı'nın yalnızca hükümeti eleştirmediğini, Müslüman Kardeşler'i desteklediğini savunuyor" ifadelerini kullandı. Bu örgüt Suudi Arabistan'da terör örgütleri listesinde yer alıyor.

Gazeteye konuşan "Tanıdığım Usame bin Ladin" kitabının yazarı ve New America düşünce kuruluşunda El Kaide uzmanı Peter Bergen, Kaşıkçı'nın geçmişte Müslüman Kardeşler gibi ılımlı İslamcılara yakınlık duyduğunu, ilerleyen yıllarda ise daha liberal ve seküler bir görüşe sahip olduğunu söylüyor.

Erdoğan'ın danışmanı Aktay: Hayatta kalmış olma ihtimali binde bir bile olsa ona sarılmaya çalışıyorum
Kaşıkçı'dan haber alınamamasının ardından Türk yetkililerin başlattığı soruşturma kapsamında Kaşıkçı'nın konsolosluğun kapılarından çıkmadığı açıklandı.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay, "Konsolosluğun iki kapısı var, hangi kapıdan çıktı? Tüm kameraları inceledik, kapıdan girdiği gözüküyor ama çıktığı görülmüyor" dedi ve ekledi:

"Arabalarla bir çıkış olmuş olabilir, ölü müdür diri midir bilemiyoruz, öldürüldükten sonra cesedini daha kolay taşımak için bir şeyler yapmışlar mıdır bilmiyoruz.

"Normal yollarla çıkmadığı kesin, cevaplayamıyorlar, normal yıllarla girmiş biri neden anormal çıksın?

"Konsolosluğa giren bir insana bunu yapanlar kendi ülkelerinde neler yapıyordur? Suudi cezaevlerinde binlerce kişi tutuluyor, bu olay Suudi Arabistan'ın insan hakları ihlallerini gündeme getirmek için bir vesile oldu.

"Hayatta kalmış olma ihtimali binde bir bile olsa ona sarılmaya çalışıyorum."

Suudi Arabistan ise suçlamaları reddediyor. Valiaht Prens Muhammed bin Salman başkonsolosluğunu Türk yetkililere açabileceğini söyledi ve Kaşıkçı'nın konsolosluktan çıkmış olduğunu belirtti.

Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosu Muhammed al Otaibi ise konsolosluğunun kapılarını Reuters ajansına açtı. Binanın içini muhabirlere gezdiren Otaibi, "Kaşıkçı burada değil" dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise 7 Ekim'deki AKP istişare toplantısının ardından gazetecilerin sorularını yanıtlarken, konuyla ilgili havalimanı kayıtlarının incelendiğini açıkladı.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45776351



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄
▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄



--Alıntı--

"Vom Hummer lernen"


Von Martin Eimermacher 3. Oktober 2018, 16:59 Uhr

Sie nennen sich Proud Boys, Incel oder Pick-up-Artists: Ein Jahr nach #MeToo befinden sich in den USA Maskulinisten im Aufwind. Sie wollen weit mehr als nur gegen den Feminismus in den Krieg ziehen.

Maskulinisten: Weinende Männer, verweiblichte Jungs und Frauen im Hosenanzug: Das Abendland steht für Maskulinisten vor dem Untergang.


*-*wx3hisiohubpehzoenx1.jpg//Weinende Männer, verweiblichte Jungs und Frauen im Hosenanzug: Das Abendland steht für Maskulinisten vor dem Untergang. © Ada Hamza///

Im Oktober 2017, nachdem Belästigungsvorwürfe gegen den Filmproduzenten Harvey Weinstein bekannt wurden, erhob sich die so genannte MeToo-Bewegung. Daraus entwickelte sich eine umfassende Debatte über sexuelle Selbstbestimmung und den Stand der Gleichberechtigung von Mann und Frau. Was hat sich innerhalb eines Jahres verändert? In einem Themenschwerpunkt blicken wir zurück.

Die #MeToo-Debatte riss bekanntlich Hunderttausende Mauern des Schweigens ein, die bis dahin Erfahrungen von Frauen auf der ganzen Welt umschlossen hatten: Erfahrungen mit Vergewaltigungen und aufdringlichen Chefs im Fahrstuhl, mit anzüglichen Sprüchen auf der Straße und der fremden Hand auf dem Arsch. Jetzt, ziemlich genau ein Jahr später, drängt mit den selbst ernannten Maskulinisten eine Gegenbewegung auf Amerikas Straßen und Bestsellerlisten, die nicht nur mit #MeToo Schluss machen will und dem Feminismus, sondern am besten gleich die offene Gesellschaft als solche abräumen möchte.

Als Idol der Maskulinisten, die sich bereits auf dem Weg zur Massenbewegung wähnen, gilt der Kanadier Jordan Peterson, dessen Buch 12 Rules for Life es bei Amazon bis auf Platz eins schaffte. Die deutsche Übersetzung erscheint Ende Oktober, und man kann damit rechnen, dass auch diese zum Verkaufsschlager wird.

Peterson, ein bis vor Kurzem unbekannter Psychologieprofessor aus Toronto, vermarktet sich als Lobbyist der Evolutionsbiologie. Seinem Publikum erklärt er diese mit der Hirn- und Hormonstruktur von Hummern: Mit ihren Knack- und Greifscheren kämpften sie ständig um Territorium und um Hummer-Damen, und statt sich zu fragen, ob die Übertragung des Sozialverhaltens von Schalentieren auf den Menschen nicht auch bedeuten müsste, sich mit Butter einreiben zu lassen und in der Badewanne bei 100 Grad heißem Wasser gekocht zu werden, laden Petersons Fans die Mitschnitte seiner Streitgespräche mit Fernsehmoderatoren und Feministinnen hundertfach bei YouTube hoch. Viele Millionen Mal werden diese Filme geklickt, deren Titel häufig ankündigen, Peterson würde seine Kontrahenten verbal vernichten, zerstören, zerlegen: Der Austausch von Argumenten, die Sexualität, ja, das ganze Leben ist dem Nietzscheaner ein einziger Kampf, in dem man gewinnt oder eben zertrampelt wird. Selbst schuld. Petersons Rat an Eltern: Gut platzierte Schläge auf die Pausbäckchen des Sohnemanns, um so seinen Drang zur Dominanz zu wecken.

Erst durchgeprügelt werden, dann fünf Sorten Frühstücksflocken aufzählen

Die Vanity Fair bezeichnete Peterson kürzlich als "Einstiegsdroge" für die sozialdarwinistischen Ideen der extremen Rechten. Ähnliches lässt sich auch über die Aufreißer der Pick-up-Community beobachten, deren Mitglieder sich gegenseitig darin schulen, möglichst viele Frauen ins Bett zu kriegen. Die Ratgeberbücher der Szene (Lob des Sexismus: Frauen verstehen, verführen und behalten) verkaufen sich weltweit, ihre Exponenten kassieren für Veranstaltungen Eintrittsgelder in vierstelliger Höhe. Schlagzeilen machte vor einiger Zeit der Pick-up-Star Julien Blanc, nachdem er in einem Seminar mit einer Vergewaltigung geprahlt und empfohlen hatte, fremde Frauen mit Würgegriffen zu begrüßen. Linke Gruppen sprengten daraufhin seine Seminare, und mehrere Länder wie Großbritannien belegten ihn mit einem Einreiseverbot. Mittlerweile sind viele Mitglieder der Pick-up-Community auch im Spektrum der extremen Rechten in den USA aktiv.

Gleiches gilt für die Proud Boys des ehemaligen Vice-Chefs Gavin McInnes, der diese zu einer schlagkräftigen Organisation aufgebaut hat, mit Ortsgruppen in den ganzen USA. Wer ein Proud Boy werden will, muss öffentlich ein Glaubensbekenntnis ablegen: "Ich bin stolz, ein westlicher Chauvinist zu sein, der es ablehnt, sich dafür zu entschuldigen, die moderne Welt erschaffen zu haben." Anschließend wird er von anderen Proud Boys verprügelt, und muss am Ende der Tortur fünf Sorten Frühstücksflocken aufzählen. Die Logik dahinter: Nur wer selbst mit zertrümmertem Kiefer Banales wie Kellogg’s oder Koko Krunch aufzählen kann, hält seine Sinne auch dann zusammen, wenn bei Schlägereien mit der Antifa die Fetzen fliegen. Masturbation lehnen die Proud Boys ebenso ab wie Pornografie, die dazu führe, die eigene Ehre zu "verletzen" und die Lebenskraft "zu entwässern". Frauen sind für McInnes in erster Linie Hausfrauen und treusorgende Mütter, und die Vorstellung, dass eine Frau Nein sagen könnte zum Sex, schmäht er als "Puritanismus". Das erinnert an Oswald Spenglers Untergang des Abendlandes von 1918, das vielen Maskulinisten als Bibel gilt: Die sexuelle Dekadenz einer Kultur, heißt es da, führe zu ihrem Zusammenbruch und Verschwinden aus der Weltgeschichte.


Als Berüchtigtste unter den Maskulinisten gelten die Incel (involuntarily celibate), die sich nach dem Zölibat benennen, in dem sie, verschmäht von der Frauenwelt, unfreiwillig steckten. Einige Anhänger dieser Nerdkultur – deren größtes Internetforum bis zu seiner Sperrung über 40.000 Mitglieder zählte – begingen in den letzten Jahren Amokläufe, bei denen sie willkürlich ausgewählte Frauen niederschossen. Die Manifeste der Täter, in denen sie zur Rache an der Frauenwelt aufrufen für erlittene Abfuhren und einsame Nächte, gelten der virtuellen Incel-Community als Credo: "Für all mein Leid auf dieser Welt sind Menschen verantwortlich, speziell Frauen."

Vor einigen Monaten kommentierte Jordan Peterson die Amokfahrt des 25-jährigen Incel Alek M. (zehn Tote) mit den Worten: "Er war wütend auf Gott, weil ihn Frauen zurückgewiesen hatten. Das Heilmittel dafür ist sozialer Zwang zur Monogamie." Nach heftiger Empörung ruderte er zurück: Gemeint habe er bloß, dass die Ehe wieder als Norm propagiert werden müsse.

Die Geschichte kennt kein Gut und Böse, sondern nur den Stärkeren

Natürlich waren die einzelnen Positionen der Maskulinisten bereits vor #MeToo präsent. Vor einigen Jahren im Internet – und vor Jahrzehnten als Teil des Mainstreams. Doch seit es bis in die bürgerliche Mitte hinein als Konsens gilt, dass pinkfarbene und blaue Kinderklamotten weniger einer biologischen Veranlagung folgen als einer Marketingstrategie, erscheint manchem die Vorstellung, dass der Mann, der weiße natürlich, von Natur aus überlegen sei, als ein geradezu magisches Versprechen. Der Überlegenheitsgestus stilisiert sich zur Heilserwartungsbewegung, die emotional hinweghilft über die Erfahrung persönlicher und ökonomischer Krisen: Wo sonst nicht viel bleibt, bleiben immerhin Geschlecht und Hautfarbe, die dem Verunsicherten den gesellschaftlichen Status sichern. Auch wenn sich die Maskulinisten an der gleichen Frontlinie in einem Krieg verorten, der dem Mann als Mann erklärt worden sein soll, sind sie alles andere als homogen und sich teilweise spinnefeind. Incels beispielsweise verachten die Pick-up-Community, weil sie dieser die Hoffnung neiden, doch noch irgendwie bei Frauen zu landen. Peterson wiederum verachtet die extreme Rechte als niveaulosen Pöbel.

Die Proud Boys würden Kontrahenten gern aus Hubschraubern werfen – wie bei Pinochet

Letztlich überwiegen jedoch die Gemeinsamkeiten: Da ist zum einen die feste Überzeugung, dass ein unsichtbarer Gegner, gegen den in letzter Konsequenz jedes Mittel in Erwägung gezogen werden müsse, die naturwüchsige Gesellschaft zersetze.

Peterson dekliniert diese Verschwörungstheorie bei seinen Auftritten gern folgendermaßen durch: Nachdem die Sowjetunion implodiert sei, hätte der Marxismus heimlich die Uniform gewechselt. Nun versuche er nicht mehr in der Fabrik, sondern aus den Universitäten heraus seine Agenda auf kulturelle Schlachtfelder zu verlegen, betreibe die Zerstörung der Kleinfamilie, des Bürgertums, der Eigentumsordnung. Werde der Identitätspolitik nicht Einhalt geboten, lande der Westen bald in einem Totalitarismus, der den Gulags in nichts nachstehe. In seinen Vorträgen zitiert Peterson gern den sowjetischen Dissidenten Alexander Solschenizyn, in dessen Schilderungen des Stalinismus er sich derart verloren zu haben scheint, dass er seine Fans kurzzeitig dazu aufrief, Listen für öffentliche Outings zu erstellen mit unerwünscht postmodernen Uni-Dozenten.

Ferner eint die Maskulinisten ein Männlichkeitsideal, das auf dem "metallischen Traum vom menschlichen Körper" beruht, wie der französische Philosoph Paul Virilio einmal soldatische Männlichkeit definierte.

Außerdem teilen sie einen wahnhaften Antikommunismus. Die Proud Boys etwa lassen sich gern mit T-Shirts fotografieren, auf denen Kommunisten aus Helikoptern geworfen werden – in Pinochets Chile eine gängige Methode, um Oppositionelle zu töten. Selbst hinter dem Mindestlohn scheinen sie ein Erbe Moskaus zu entdecken. Und schließlich die Überhöhung der Konkurrenz als natürliches Prinzip und die Verachtung des Mitgefühls als "Sklavenmoral". Die Geschichte kenne kein Gut oder Böse, sondern nur den Stärkeren.

Neu sind diese Positionen alle nicht, wie gesagt. Treten sie gebündelt auf, nennen Historiker das: Faschismus.

Kaynak: https://www.zeit.de/2018/41/antifeminismus-usa-pick-up-artists-proud-boys-incel-maskulinisten/komplettansicht




▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"Son dakika: Kaşıkçı olayında konsolosluk binasından çıkan 6 gizemli araç"


Haberleştirenler: Habip ATAM, Seda Önceler/İSTANBULSözcü 16:05 8 Ekim 2018

Cemal Kaşıkçı hakkında son dakika gelişmeleri gelmeye devam ediyor. Sözcü'nün ulaştığı bilgilere göre Emniyet güçleri; Suudi Gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın kaçırıldığı tarih olan 2 Ekim'de saat 15.30 sularında konsolosluk binasından 6 aracın çıkış yaptığını belirledi. Kaşıkçı'nın 6'sı da siyah camlı olan bu araçlarla kaçırılmış olabileceği değerlendiriliyor. Bu araçlardan 2’sinin konsolosun evine gidip 4 saat kaldığı diğer ikinin ise farklı yere gidip akşam saatlerinde döndükleri tespit edildi. Öte yandan Kaşıkçı'nın konsolosluk binasına girerken cep telefonu yanına almadığı için HTS kaydına ulaşılmadığı öğrenildi. Soruşturmaya İstanbul Emniyeti'nin yanı sıra MİT de dahil oldu.


*-*r6m6ckdhlg8qu6abw4ck.jpg

*-*gb8c7bksnygribh7pjxf.jpg

*-*s82aiyqwskuahwveylu8.jpg

Kimi “Öldürüldü cesedi parçalara ayrıldı” diyor kimisi ise “Canlı olarak Suudi Arabistan’a kaçırıldı” iddiasını ortaya atıyor. Eldeki tek veri güvenlik kameraları. Onlara göre de hâlâ konsolosluk binasında. Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın akibeti 6 gündür belirsiz.

Washington Post gazetesinde sık sık mevcut Suudi Arabistan yönetimini eleştiren ve ülkesinde “ABD’ye yerleşmiş muhalif” diye tanınan Kaşıkçı bir buçuk yıldır ABD’de ikamet ediyordu ve sık sık Türkiye geliyordu. Suudi Arabistan vatandaşı gazeteci Kaşıkçı 2 Ekim salı günü, İstanbul’daki Suudi Arabistan Büyükelçiliği’ne, evlilik işlemlerini yaptırmak amacıyla gitti. Konsolosluk kapısı önünde geri dönmesini bekleyen nişanlısı Hatice Cengiz’e de “Eğer başıma bir şey gelirse yetkilileri ara” dedi. Salı günü saat 13.12’de girdiği binadan mesai bitimine kadar Kaşıkçı çıkmayınca nişanlısı da dediğini yaptı ve arkadaşları ile Türk Arap Medya Derneğini aradı.

EMNİYET VE SAVCILIK DEVREYE GİRDİ

Salı günü akşam saatlerinde İstanbul Emniyeti Cemal Kaşıkçı’nın kaybolması ile ilgili soruşturma başlattı. Türk makamlarından ilk resmi açıklama ise cumartesi günü akşam saatlerinde geldi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan, “Cemal Kaşıkçı'nın İstanbul Başkonsolosluğu'nda alıkonulduğuna dair iddialar üzerine olay günü derhal soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma derinleştirilerek devam etmektedir” dedi.

Pazar günü ise dünya kamuoyunun da yakın takip ettiği olaya ilişkin Reuters Haber Ajansı abonelerine “Türk polisi Cemal Kaşıkçı’nın konsolosluk binasında öldürüldüğünü değerlendiriyor” haberini geçti.

AYNI GÜN İKİ HEYET GELİP-GİTMİŞ

Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan Başkonsolosluğa gideceği gün de içlerinde 15 Suudi yetkilinin de olduğu bir grubun, iki farklı uçakla İstanbul’a gelip, günün ertesinde geldikleri ülkelere döndükleri ortaya çıktı.

İSTANBUL’DA İKİ ESRARENGİZ UÇAK!

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın kaybolduğu gün Atatürk Havalimanı’na Suudi Arabistan’dan gelen 2 uçağın kısa süre sonra tekrar bu ülkeye havalandığı ortaya çıktı. 2 Ekim’de Suudi Arabista´dan gelen HZ-SK1 ve HZ-SK2 kuyruk tescilli iki uçağın birer saat arayla Atatürk Havalimanı Genel Havacılık Terminali’ne iniş yaptığı öğrenildi. İlk uçağın Atatürk Havalimanı´nda bir saat kaldıktan sonra Suudi Arabistan´a doğru havalandığı ikinci uçağın ise ilk uçağın inişinden bir saat sonra havalimanına indiği belirlendi. HZ- SK2 kuyruk tescilli uçağın da akşam saatlerinde İstanbul´dan ayrıldığı öğrenildi.

Cemal Kaşıkçı muamması: Türkiye konsoloslukta arama için izin istedi
CAMLARI FİLMLİ 6 GİZEMLİ ARAÇ

Sözcü’nün ulaştığı bilgilere göre Cemal'in Kaşıkçı'nın konsolosluğa girişinin kameralarda görülmesinin ardından çıkış kaydı bulunmadığı kesinleşti. Bu olayın ardından polisin tespit ettiği en önemli görüntünün ise Suudi Arabistan Konsolosluğu'ndan çıkan 6 aracın olduğu belirtildi. Aralarında lüks marka bir minibüsünde bulunduğu araçların siyah film camlı olduğu öğrenildi.

Araçlar ikili gruplar halinde farklı yönlere gittiği anlaşıldı. Araçlardan 2'sinin konsolosun evine gittiği belirtilirken, 4 araçtan 2'sinin kısa zamanda döndüğü belirtildi. Araçların siyah film camlı olması sebebiyle içerisinin görünmediği dile getirildi. Konuyla ilgili Asayiş Şube Müdürlüğü, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nün yanı sıra MİT'in (Milli İstahbarat Teşkilatı) çalışma yaptığı öğrenildi

AKİBETİ HAKKINDA 3 İHTİMAL

Tüm bu bilgiler Cemal Kaşıkçı’nın ölü ya da sağ bir şekilde konsolosluk binasından götürüldüğü iddialarını ortaya çıkardı.

Cemal Kaşıkçı Salı günü girdiği Suudi Arabistan'ın İstanbul başkonsolosluk binasından bir daha dışarıya çıkmadı.
İHTİMAL 1: ÖLDÜRÜLDÜ

İlk ve en güçlü ihtimale göre Cemal Kaşıkçı, konsolosluk binasından çıkmadan öldürüldü. Cesedi ise bir şekilde dışarıya çıkarıldı.

İHTİMAL 2: KAÇIRILDI

İkinci ihtimale göre ise gazeteci Kaşıkçı, binadan sağ bir şekilde çıkarıldı. Bu iddiayı ortaya atanlara göre ise deniz yoluyla gizlice yurt dışına kaçırıldı.

BEKLEYİŞ SÜRÜYOR

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürüldüğü iddialarına ilişkin Suudi Arabistan Başkonsolosluğu önünde bir araya gelen sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin bekleyişi de sürüyor. Türk Arap Medya Derneği başta olmak üzere çok sayıda STK’nın bölgedeki bekleyişi sürüyor.

TÜRKİYE RESMEN HAREKETE GEÇTİ

Türkiye de kayıp Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı için Suudi Arabistan'ın İstanbul Konsolosluğu'nda arama için izin talep etti. Talep ikinci kez Dışişleri Bakanlığı'na çağrılan Suudi Arabistan Büyükelçisi Walid Bin Abdul Karim El Khereiji'ye iletildi.

NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?

Cemal Kaşıkçı'nın ortadan kaybolmasının, ABD ile Suudi Arabistan ilişkilerinin gerildiği bir döneme denk gelmesi de dünya kamuoyunun gözlerini bir anda bu olaya dikmesine neden oldu.
Medyada öne çıkan yorumlara göre; Cemal Kaşıkçı mevcut Suudi yönetimine muhalif bir kalem. ABD'de ikamet etmesi ve Washington Post'ta yazmanı onun ülkesinde “Amerikancı” olarak gösterilmesine neden oluyor. Kaşıkçı'nın bir gazeteciden çok öte ülkesinde etkili bir kanaat önderi olduğu biliniyor.

Öldürülen Cemal Kaşıkçı, Arabistanlı dolar milyarderi Adnan Kaşıkçı’nın yeğeniydi. Adnan Kaşıkçı, milyar dolarlık servetin sahibiydi. Aşkları evlilikleri ve eski eşine verdiği 894 milyon dolarlık nafaka ile tarihe geçti. 82 yaşında Londra’da hayata veda etti.

CEMAL KAŞIKÇI KİMDİR?

Cemal Kaşıkçı 13 Ekim 1958’de Suudi Arabistan’ın Medine kentinde dünyaya geldi. 1985 yılında ABD’deki Indiana State University’den mezun olan Kaşıkçı, sonrasında ülkesine dönerek gazetecilik yapmaya başladı.

1991 – 1999 yılları arasında Al Madina gazetesinin yazı işleri müdürlüğü ve genel yayın yönetmenliği vekilliği yapan Kaşıkçı, bu süreçte Afganistan gibi ülkelerden haberler geçti, 1987-95 yılları arasında eski El Kaide lideri Usame bin Ladin ile Afganistan ve Sudan’da söyleşiler yaptı.

Daha sonra İngilizce yayın yapan Arab News’in başında dört yıl çalışan Kaşıkçı, buradan geçtiği Al Watan’ın yazı işleri müdürlüğünde 52 gün görev yapabildi, gazetede ülkedeki dini yapıyı eleştiren yazıların çıkması üzerine görevden alındı.

Bunun üzerine ülkeyi terk eden Kaşıkçı, İngiltere ve ABD’de Suudi Arabistan Büyükelçiliği yapan Prens Türki al Faysal’ın danışmanlığına getirildi. 2008 yılında tekrardan Al Watan’ın yazı işleri müdürlüğüne getirildi ve 2010 yılında gazetede yayınlanan eleştirel yazılar nedeniyle bir kere daha görevden alındı.

Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/kasikci-olayinda-konsolosluk-binasindan-cikan-6-gizemli-arac-2668734/

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄
--Alıntı--

"Verschwundener Journalist
Saudi-Arabien erlaubt Durchsuchung des Istanbuler Konsulats"


SPON Dienstag, 09.10.2018 14:15

Immer noch ist unklar, wie der saudi-arabische Journalist Jamal Khashoggi in der Türkei verschwunden ist. Ermittler dürfen nun das saudi-arabische Konsulat in Istanbul durchsuchen.

jawnwwyfn6bahf7hctyr.jpg//Das saudi-arabische Konsulat in Istanbul (Mitte)///

Der regimekritische Journalist Jamal Khashoggi hatte die Politik seiner Heimat Saudi-Arabien kritisiert und fürchtete nach eigenen Angaben Vergeltung. Seit einer Woche gilt er als vermisst. Bewahrheitet sich seine Befürchtung?

Um das zu klären wollen türkische Ermittler das saudi-arabische Konsulat in Istanbul untersuchen. Dafür haben sie nun die Erlaubnis bekommen: "Die Behörden haben mitgeteilt, dass sie für eine Zusammenarbeit offen sind und das Konsulatsgebäude untersucht werden kann", teilte der Sprecher des Außenministeriums in Ankara, Hami Aksoy, mit.

Khashoggi hatte am Dienstag vergangener Woche das saudi-arabische Konsulat in Istanbul betreten, um Papiere für seine Hochzeit abzuholen, kam aber nicht wieder heraus. Nach Einschä


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Oct 8

--Alıntı--

"Huzuru ve mutluluğu buldu...
Özal'ın prensiydi siyaseti bırakıp köye yerleşti!"


Yaşam 30/05/2018 16:18


pbcsoexp1vnkynu34qil.jpg

*-*ryobkvoh5yfwt2tzjeus.jpg

*-*mjy0uo0n460gi96z42t9.jpg

*-*uvcvsg99lmceyazelius.jpg

*-*d42yudhtpdpawxxeckpv.png


Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde 29 Kasım 1987 tarihinde yapılan genel seçimlerde Anavatan Partisi’nden (ANAP) Ordu milletvekili seçilen Ertuğrul Özdemir siyaseti bıraktıktan sonra, mutluluğu ve huzuru köy hayatında yakaladı.

1987 yılında ANAP’ın 7 milletvekili kazandığı seçimlerde Ordu milletvekili olarak TBMM’ye giren Ertuğrul Özdemir, 1991 yılında yapılan seçimlerde kazanamayınca siyasete bir süre ara verdi. Özdemir, 1997-2001 yılları arasında Tarım Kredi Kooperatifleri Yönetim Kurulu Başkanlığı’na atandı.

Bu görevinin ardından İstanbul’da bir süre ticaret yapan Ertuğrul Özdemir, 2014 yılında köyüne dönmeye karar verdi. Ordu’nun Kabataş ilçesi Ardıç Mahallesi’nde 60 dönümlük arazide hayvancılık ve tarımla uğraşmaya başlayan Özdemir’in 15 koyunu, 10 adet arı kovanı ve 50 tavuğu bulunuyor.

"ZENGİNLİĞİN SONU YOK"

Bir yandan amatör fotoğraf sanatını da konuşturan eski Milletvekili Ertuğrul Özdemir, düşüncelerini şöyle ifade etti: “İstanbul’da ticaretle uğraşıyordum. Defteri kapattım. Babamı annemi köyü ihmal ettiğimi düşündüm. Köye yerleştim. Köyde 10 dönüm arazisi olan bir kişi şehirden hem 10 kat fazla kazanır hem de 10 kat daha mutlu olur. Köyde mutluyum, huzurluyum.

Hayvanlarımla zaman geçiyorum. Benim yaptıklarımı gören komşularda hayvancılığa tarıma yöneliyor. Sadece cuma günleri Kabataş ilçe merkezine iniyorum. Diğer günlerim tarlada veya hayvanlarla geçiyor. Zenginliğin sonu yok.

İnsanlar istedikçe istiyor. Milletvekili emeklisiyim. 4 çocuğum var hepsi evli. İş yapmaz otururum ama mutlu olamam. Ben köyümde toprakla mutluyum. 60 yaşından sonra insanlar zamanı kendine ayırmalı. Aşık Veysel’in Kara Toprak şiirini çok severim. Bu dünyada doyuran da ölünce altına alan da kara topraktır” dedi.

Özdemir, açılan bir çobanlık kursuna katılmak istemesine rağmen yaşı sebebiyle kabul edilmediğini de sözlerine ekledi.

Kaynak: https://www.superhaber.tv/ozalin-prensiydi-siyaseti-birakip-koye-yerlesti-haber-114366



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--



"Bu ilçede yaşayanlar isyan etti: Pencere açamaz hale geldik"


Haber: Ergün AYAZ- Alişan KOYUNCU/DİLOVASI (Kocaeli), (DHA) 09.10.2018 - 12:20, Son Güncelleme: 09.10.2018 - 12:26

//Haberin foturafı///*-*hqfilf8gzxfkjghz1aqm.jpg


//Kocaeli bölgesindeki çevre ve hava kirliliği foturaflarını netten buldum///
*-*lbofx01h5wqsyfmsmbkp.jpg

*-*bs5zfee8em9pwppfmtfj.jpg

*-*aoiz1kv5ooqr9jmfdgvb.jpg

*-*pp65g1svimxtokzc3u6k.jpg

*-*h9ib509yijqdpbwtrda1.jpg

*-*xltkynfigfcjxj30bh2w.jpg

*-*eb3nlkzfifpwcmevlngd.jpg

*-*n2aficv3wbppmd3ireeh.jpg

*-*kmpfhhyynvpcjajhwysa.jpg


KOCAELİ’nin sanayi kuruluşları ile konut alanlarının iç içe olduğu Dilovası ilçesinde, Turgut Özal ve Kayapınar mahallelerine, Kömürcüler Organize Sanayi Bölgesi’ndeki (OSB) tesislerden kömür tozu yağıyor. İlçe sakinleri de kömür tozu nedeniyle astım hastası sayısının arttığını belirtip, önlem alınmasını istedi.

Sanayi kuruluşları ile konut alanlarının iç içe girdiği ve sık sık hava kirliliğiyle gündeme gelen Dilovası’nda, Kömürcüler OSB’den yayılan kömür tozları, ilçe halkını isyan ettirdi. İlçe sakinleri, kömür tozları nedeniyle pencereleri ve kapılarını açamaz hale geldi. İlçede astım hastası çocukların sayısının arttığını belirten Turgut Özal Mahalle Muhtarı Vacip Mengübeti, "Önceki mahalle muhtarımız da kanserden dolayı vefat etmişti. Kömürcüler Organize Sanayi Bölgesi ile ilgili bayağı mücadele etmişti eski muhtarımız, Cumhurbaşkanlığı’na kadar elinde Kömürcüler Sanayi Bölgesi’nin verdiği sıkıntıların dosyasıyla gitti. Dosya sundu ama hiçbir olumlu cevap alamadı, bu konuyla ilgili. Mahalle sakinlerimiz, hatta ilçe sakinlerimiz ciddi anlamda sıkıntılarını dile getiriyor. Bununla ilgili organize sanayi bölgesi sorunlarının açıklığa kavuşmasını diliyoruz. En çok Turgut Özal Mahallesi ve Kayapınar Mahallesi etkileniyor bu durumdan ama genel olarak bütün ilçe etkileniyor. İlçemizin 10 yıl önce 47 bin 500 nüfusu vardı, hala 47 bin 500 nüfusu var. Yani hep göç ediyor, insanlar buradan. İlçe sakinlerinin hemen hemen 3 evden 2’sinin çocukları astım hastası. Bu durumdan şikayetçiyiz" diye konuştu.

'ÇEVRE KATLİAMI VAR'

Dilovası Gençlik Derneği Başkanı Hayrettin Koçpınar ise "Burada bir çevre katliamı var, biz sesimizi duyurmak istiyoruz. Biz resmi kurumlara başvurduk, kendimizi anlattık ama onlar da bu sanayi bölgesinin bir anda kaldırılamayacağını söylediler. Osmangazi Köprüsü’nde bir eylem gerçekleştirdik. İnsanlar artık dayanamaz bir hale geldi. Artık yetkililerin duruma bir el atmasını istiyoruz. Bu insanlara, bu çocuklara bir değer verilmesi lazım" dedi.

'HER YER KÖMÜR, BIKTIK'

Kızının astım hastası olduğunu anlatan ilçe sakinlerinden Selma Kılıç, "Sürekli toz oluyor evimizde. Günlük temizlik yapmak zorunda kalıyoruz evlerimizde. Çocuğum zaten astım hastası; okula gidip, geldiği zaman çok sıkıntı yaşıyor. Kömüre, toza, polene, her şeye alerjimiz var. Kışın kızım okula gidip, geldiği zaman sürekli öksürüyor; makineye bağlıyoruz, makinenin yetersiz kaldığı durumlarda da hastaneye götürüyoruz. Pencereleri açamıyoruz, açtığımız zaman daha da kötü oluyor. Her yer kömür, artık bıktık. Yalnızca ben değilim; burada yaşayan herkes, bu sorundan şikayetçi, çevrede bulunan herkes öksürüyor. Kızımın astım hastası olduğunu 9 aylıkken öğrendik. Doktor, doğar doğmaz astım hastası olduğunu söyledi; ama biz 9 aylıkken öğrendik. Kızımın krizi tutmadığı zaman yine idare edebiliyoruz ama krizi tuttuğu zaman çok sıkıntı oluyor" diye konuştu.

'PENCERE AÇAMAZ HALE GELDİK'

Evlerinin içi kömür tozu olduğu için her gün temizlik yaptıklarını dile getiren Birgül Yalçın da "Bu kömürlü halimizi görüp, acıyın bize. Bu işe bir çözüm bulun. Çocuklarımıza yazıktır. Çocuklarımızın geleceği için lütfen bu kömür sorununu kaldırın. Evimizin içi, parkelerin üzeri, kapıların önü, sürekli kömür tozu oluyor. Her gün yıkıyoruz, siliyoruz; ertesi gün yine kömürle kirleniyor. Küçük çocuklarımız var, onlar sabah kalktıkları zaman öksürüyorlar, boğuluyorlar kömür tozu yüzünden. Cam, pencere açamıyoruz. Açmadığımız halde evin içine giriyor, açarsak ne olacağını bilemiyoruz bile" dedi.

’KÖMÜR TOZU CİĞERLERİMİZE DOLUYOR’

Lale Çiftçioğlu, kömür tozu soluduklarını belirterek,ÿ"Biz sadece toz ile uğraşmıyoruz, bildiğimiz kömür geliyor evimizin önüne. Çocuklarımızın çorap altları simsiyah oluyor. Bu çorapla kalsa yine tamam; ama bunları içimize soluyoruz, ciğerlerimize doluyor. Buranın çocuklarının yüzde 90’ı astım, bronşit, zatürre gibi hastalıklara yakalanıyor; soludukları iğrenç hava yüzünden. Ben çocuğumu her hastaneye götürdüğümde doktor bana ’Kızım sana gökten ilaç mı indireyim? Senin bulunduğun bölge çocuğuna yetiyor. Bu soluduğu pis hava yüzünden ben ne kadar ilaç da versem senin kızının hastalığı devam edecek’ diyor. Kızım astım hastası ve son zamanlarda kullandığı ilacın haddi hesabı yok. Bu durum sadece benim çocuğumda yok, Dilovası halkının bütün çocukları bu durumda" diye konuştu.

’KANSER OVASI’ OLARAK ANILIYOR’

Kömür tozlarının artık içlerine işlediğini dile getiren Seymen Yalçın ise "Yıllardır bu kömürü soluyoruz, artık içimize işledi. Dilovası artık ’kanser ovası’ olarak anılıyor farklı yerlerde. Bizim yaşadığımız çevrede 7/24 camları siliyoruz ve her yer kömür. O kömür artık içimize işlemiş durumda ve camları da her sildiğimizde o bez simsiyah oluyor. Bu soruna bir çözüm bulunmasını istiyoruz. Kömürün kalkması için uğraşıyoruz. Dilovası halkı olarak çok perişan haldeyiz" dedi.

OSMANGAZİ KÖPRÜSÜ’NE ÇIKANLARA 108 LİRALIK CEZA

Öte yandan Kömürcüler Organize Sanayi Bölgesi’nden gelen kömür tozlarını protesto etmek amacıyla çıktıkları Osmangazi Köprüsü’nde seslerini duyurmaya çalışan 4 kişiye ’otoyol köprüsüne çıkmak ve otoyolda yürümek’ gerekçesiyle 108’er liralık para cezası kesildi. Seslerini duyurmak için köprüye çıkmak zorunda kaldıklarını dile getiren Bayram Yalçın, "Bizim köprüye çıkış sebebimiz, mahallemizde kömür ocağımız bulunmakta. Bu durum, mahalle halkını ve bizi ciddi derecede rahatsız ediyor. Annelerimiz her gün balkonları, camları, temizlemek zorunda kalıyor. Çok büyük rahatsızlık veriyor bu insanlara, biz de sesimizi duyurmak için bu yolu denedik. Daha önce valiye, büyükşehir belediye başkanına ve kaymakama gittik fakat bize çözüm yolu üretmediler. Biz de sesimizi duyurabilmek için Osmangazi Köprüsü’nün üzerine çıktık, pankart açtık. Bize 108 lira ceza kestiler, otoyola izinsiz girdiğimiz gerekçesiyle. Yaya yolundaydık biz ama o da yasakmış daha da ceza yazacaklarını söylediler bize. Mahallemizde 10- 15 tane küçük çocuk şu anda hava makinesiyle ayakta duruyor. Çocuklarımız hastalıklı doğuyor. Annelerimizin sütünde kömür tozuna rastlanılmış, bunun gibi birçok şikayet bulunuyor" diye konuştu.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/uzerlerine-komur-tozu-yagiyor-40981220



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--


Cancer rate in Turkey’s Dilovası three times higher than world average: Report

KOCAELİ April 10 2018 14:21:00


Cancer rate in Turkey’s Dilovası three times higher than world average: Report
The cancer rate in the industrial Dilovası district, located in the northwestern Turkish province of Kocaeli, is three times higher than the world average, daily Habertürk reported on April 10.

Data released by the Kocaeli Chamber of Environmental Engineers last week also revealed that a higher than average number of babies were born with asthma in Dilovası.

The rate of deaths caused by cancer in 2017 rose to 33.7 percent in the district, which has a population of 43,000. This figure stood at an average of 12.5 percent in the world and 12.9 percent in Turkey in 2017.

The striking difference in the figure for Dilovası stems from the environmental pollution persisting in the area for about 40 years, mainly due to intense industrialization and weak environmental controls.

“Unfortunately, heavy metals have a high density in Dilovası. This explains the high mortality rates from cancer,” said Kocaeli Chamber of Environmental Engineers head Sait Ağdacı.

The neighborhoods of Turgut Özal and Kayanpınar are the two places in the district worst affected by pollution, located next to organized industrial zones that cover an area of 2,200 hectares.

Turgat Özal neighborhood head (muhtar) Mehmet Şirin Barış, who himself has stomach cancer, told Habertürk that cancer has become so “normalized” in the area that cancer patients or patients with respiratory tract diseases “can be found in almost every home.”

A doctor at the Dilovası family practice center said they have been issuing many death certificates, particularly in recent years, resulting from stomach and lung cancer.

“A doctor treats at least 40 patients per day. Babies come into the world already suffering from asthma as they are exposed to heavy metals in the womb. The rate of asthma in children is so high that we often have patients having to use oxygen tanks. For workers we also have to issue medical reports for health and incapacity,” said the doctor, who did not want to give their name.

The Dilovası Municipality, meanwhile, reportedly offers locals free transportation services every day for many patients to Dilovası State Hospital, a private hospital in Istanbul, and the Süreyyapaşa Chest Diseases and Chest Surgery Training and Research Hospital in Istanbul.

Kaynak: http://www.hurriyetdailynews.com/cancer-rate-in-turkeys-dilovasi-three-times-higher-than-world-average-report-130058

[Edited at 2018-10-09 10:33 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Oct 9

--Alıntı--

"Birinin şunu sorması gerekmiyor mu: Kayınpeder ile damadın arası mı açıldı"

Erdoğan, 9 gündür canhıraş McKinsey kararını savunan damadı Albayrak’ı boşa düşürdü…


Odatv 06.10.2018 20:21

*-*vzhlvuityuaczbp3cxhn.jpg


Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, 27 Eylül’de ABD’de katıldığı bir konferansta, Türkiye’nin McKinsey adlı şirketle anlaşıldığını duyurdu.

Albayrak’ın açıklamasının ardından Türkiye’de büyük bir tartışma başladı.

ABD’ye McKinsey’e ekonominin dümeninin teslim edilmemesi gerektiğini söyleyenlerle McKinsey’i olumlayanlar 9 gün boyunca tartıştı.

SON NOKTAYI ERDOĞAN KOYDU

Hükümete yakın isimlerden çatlak ses olmasına rağmen hemen hepsi McKinsey kararını meşru çıkarmak için yayınlar yaptı, yazılar yazdı.

Albayrak son olarak McKinsey kararını eleştirenlere “Ya cehaletten ya da ihanetten” suçlamasında bulundu.

9 gün süren McKinsey fırtınası, bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “McKinsey’le çalışmayacağız” açıklamasıyla durdu.

İKİ İSMİN ARASI MI BOZUK

Ancak konuşulmayan bir nokta var…

Uzun zamandır Türkiye’deki kararları Recep Tayyip Erdoğan alıyor. Erdoğan’ın “olur” vermediği hiçbir proje hayata geçmiyor.

McKinsey anlaşması açıkladığından bu yana sessizliğini koruyan Erdoğan, en son bugün şirketle çalışılmayacağını duyurdu…

Yani Erdoğan, 9 gündür canhıraş McKinsey kararını savunan damadı Albayrak’ı boşa düşürdü…

Albayrak, McKinsey kararını Erdoğan’a sormadan mı aldı? Yoksa iki ismin arası bozuk olduğu için mi McKinsey tartışması bu kadar uzadı?

Kaynak: https://odatv.com/kayinpeder-ile-damadin-arasi-mi-acildi-06101832.html

__________

ADO_YORUM: Halkın tepkisi nedeniyle de vazgeçilmiş olabilir McKinsey'den...


[Edited at 2018-10-09 13:22 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Oct 14

--Alıntı--

"Mahkemeden üniversiteye dil dersi!"


Haberleştiren: Fevzi Kızılkoyun 13.10.2018 - 23:17, Son Güncelleme: 13.10.2018 - 23:17


*-*jfkzho7uimzakwwej0t8.jpg//Haberin fotırafı///

Afyon Kocatepe Üniversitesi’nin açtığı akademik İngilizce sınavı mahkemelik oldu. Sınavın cevap anahtarının yanlışlarla dolu olduğuna hükmeden mahkeme, ders gibi bir karar verdi.

TED Koleji mezunu ve üst düzey İngilizce bilen Osman Murat Kalaycı, Afyon Kocatepe Üniversitesi Rektörlüğü’nce açılan Yardımcı Doçentlik sınavında 60 puan alınca yargıya başvurdu. Yargı, Kalaycı’yı haklı buldu, üniversitenin sınava ilişkin cevap anahtarının yanlışlarla dolu olduğuna hükmetti. Mahkeme kararından sonra sınavda başarılı sayılanların durumunun ise üniversite ve YÖK tarafından değerlendirileceği kaydedildi.

REKTÖRLÜK İTİRAZI REDDETTİ
Dava dosyasına göre, Afyon Kocatepe Üniversitesi Rektörlüğü, yardımcı doçentlik için 21 Ağustos 2017’de, “yabancı dil sınavı” açtı. Kalaycı, sınavda 60 puan alarak başarısız oldu. Kalaycı, “Sınav sonucunda başarısız sayılmasının haksız ve hukuka aykırı olduğu, TED Ankara Koleji mezunu olduğu, yabancı dil sınavında 80 sorudan 73’ünü doğru yaparak A aldığını, bu sınavda başarısız olmasının mümkün olmadığını” gerekçe göstererek rektörlüğe itirazda bulundu. Rektörlük, “Sınavda herhangi bir maddi hataya rastlanılmadı” diyerek itirazı reddetti. Kalaycı, bunun üzerine Afyonkarahisar İdare Mahkemesi’ne başvurdu. İdare Mahkemesi, sınavın incelenmesi için bilirkişi heyeti atadı. Bilirkişi heyetinin hazırladığı rapor doğrultusunda karar veren İdare Mahkemesi, sınav ile ilgili yürütmeyi durdurma kararı verirken, karar metninde ise üniversitenin hazırladığı cevap anahtarının yanlışlarla dolu olduğuna vurgu yaptı. Mahkeme kararında özetle şöyle denildi:

KELİME-GRAMER ÖRTÜŞMÜYOR
“İngilizce’den Türkçe’ye çeviriye ait cevap anahtarının kabul edilemeyecek hatalarla dolu olduğu ve bire bir çeviriyi oluşturmadığı, İngilizce metinde yer alan birinci cümlenin cevap anahtarında verilen çevrisinin cümle içeriği anlam-kelime-gramer olarak örtüşmediği, ikinci cümlenin çevirisinin cevap anahtarıyla uyuşmadığı, üçüncü cümlenin çevirisinin ise cevap anahtarında hiç yer almadığı, 5’inci cümlenin cevap anahtarında verilen çeviriyle ilgili olmadığı, cevap anahtarında bulunan bazı ifadelerin İngilizce metinde hiç yer almadığı, sınavın hangi kriterlere dayanılarak değerlendirildiği konusunda herhangi bir belge veya tutanağa rastlanılmadığı, davacıya ait cevap kağıdına takdir edilen notun ölçme, değerlendirme kriterlerine uygun olmadığı...”

60 DEĞİL 90 ALMASI GEREKİRDİ
Mahkeme kararında, “Terminolojiyi doğru kullanma ve gramer kurallarına uyma açısından bakıldığında davacının İngilizce-Türkçe çeviri sınavında 90, Türkçe-İngilizce çeviri sınavında 75 ve ortalama olarak 83 puan alarak başarılı sayılması gerektiği” sonucuna varıldı. Sınava giren 60 kişiden 16’sının başarılı sayıldığı öğrenildi. Üniversitenin mahkemeye sunduğu savunmada ise “Sınav ve sınav cevaplarının herhangi bir maddi hata taşımadığı, söz konusu davacı olan kişinin cevap anahtarıyla sınav kurulunca hazırlanan cevap anahtarının uyuşmadığı, cevap anahtarıyla karşılaştırılıp kişinin bu puanı aldığı ve başarısız olduğunun görüldüğü” kaydedildi.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/mahkemeden-universiteye-dil-dersi-40986124

[Edited at 2018-10-14 05:33 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
Oct 14

--Alıntı--

"Dünya dışı yaşam arayışımızdaki 11 gerçek"


BBC Türkçe 13 Ekim 2018

*-*fdbdjjbsgsf1uauirgoh.jpg

*-*rldpjl7f3cnyv39lhftz.jpg

*-*yxnn5vrlozlfvc5eurok.jpg

*-*zzsjmyzkfluzd5htobjl.jpg

*-*ex7hjir8085jvip6lqbe.jpg

*-*eyae2yxzi9tqscyscfyp.jpg

*-*w45qheh8kpuweuxhma6l.jpg

*-*pcglniaubpubz8sdrfvn.jpg

*-*f6a93fhwf6cig6pyt6li.jpg

*-*be4wum7pwpqqp0ca0d05.jpg

*-*xdloaan6w7kpte80wrcy.jpg


Orada kimse var mı?
Oralarda, bir yerlerde kimse var mı?

Bu, insanoğlunun yüzyıllardır kafa yorduğu ve bilim insanlarının iyi bir yanıt ya da herhangi bir yanıt vermeye uğraştığı bir soru.

Bu bilgiyi elde etme mücadelesinde büyük astronomik buluşlar yapıldı, pek mümkün görünmeyen teoriler üretildi ve bir sürü ilginç gerçek ortaya çıktı.

Ama kesinlikle bilinen tek bir şey var, oralarda bir yerlerde uzaylılar varsa, büyük ihtimalle gezegenlerin yaşama elverişli bölgelerinde olacaklar.

1. Moonlings

Galile'nin teleskopu sayesinde, insanlar Ay'ı hiç olmadığı kadar yakından görebildiler.
Uzayda yaşam olup olmadığını incelemeye başlamamız Galile'nin yeni teleskopunun 17. yüzyılın başlarında gökyüzünün en uzak noktalarına bakmamızı sağlamasıyla başladı.

Ay yüzeyinde görülen karanlık noktaların büyük okyanuslar olduğu düşünüldü ve buna Latince "denizler" anlamına gelen "maria" adı verildi.

Bizim denizlerimizde olduğu gibi, acaba oralar da canlılarla kaynıyor muydu?

Şu anda ay denizlerinin antik yanardağ patlamalarının oluşturduğu koyu renkli bazalt düzlükleri olduğunu biliyoruz.

2. Mighty Martians

Marslı kuzenlerimiz neye benziyor?
Astronom William Herschel 1870'lerde kızıl gezegende dolaşan marslıların ortalama insandan daha uzun olduğu sonucuna varmıştı.

Herschel daha güçlü teleskoplarla Mars'ın büyüklüğünü, mevsimlerinin ve günlerinin uzunluğunu ölçtü.

Herschel'e göre Mars Dünya'dan küçüktü, bu yüzden yerçekimi de daha azdı ve bu Marslılar'ın boyunun daha çok uzayacağı anlamına geliyordu.

3. Üstün Satürnlüler

Filozof Immanuel Kant, dünya dışı canlıların zekasının tamamen güneşe olan mesafeleriyle orantılı olduğunu iddia etti. Yani Merkürlüler aptal, Satürnlüler ise dahiydi.

4. Uzaylı nüfus sayımı

Galile, 17. yüzyılın başlarında teleskopunun nasıl çalıştığını gösterirken.
1848'de papaz ve fen öğretmeni Thomas Dick, güneş sistemi dışında yaşayan uzaylıların sayısını hesaplamaya çalıştı.

Uzaydaki nüfus yoğunluğu o dönem mil kare başına 280 kişi olan İngiltere'ninkine benziyorsa, güneş sisteminde 22 trilyon kişinin yaşıyor olabileceği tahmininde bulundu.

5. Uydularda yaşam

Europa'nın okyanuslarının derinliklerinde uzaylı ekosistemleri bulabilir miyiz?
Güneş sisteminde yaşam arama için en iyi yerler Mars gibi yakın gezegenler değil, Jüpiter'in yörüngesinde dönen Europa ve Satürn'ün uydusu Enceladus olabilir.

Her ikisinde de kalın bir buz tabakasının altında sıvı halde su bulunuyor.

Uyduların okyanuslarının donmasını önleyenen içlerindeki bir ısı kaynağı olabileceği düşünülüyor.

Isı uyduların çekirdeğinde üretiliyor ve hidrotermal yarıklardan okyanus yüzeyine salınıyor olabilir.

Dünyadaki hidrotermal yarıklar, denizlerdeki kalabalık ekosistemlere gıda üreten bir kimyasal reaksiyonu üretiyor.

6. Uzay kalamarı

Uzaylıların böyle görünebileceğini düşünüyor musunuz?
Bu su bulunan uydularda yaşam varsa, basit bir fizik bilgisiyle nasıl göründüklerine dair ipuçları sağlanabilir.

Büyük suda yaşayan uzaylılar varsa, av yakalamak ve avlanmaktan kaçınmak için hızla hareket etmeleri gerekir. Bu nedenle de kalamar, yunus ve köpekbalığı gibi aerodinamik bir şekilde olabilirler.

7. Uzak dünyalar

İkili bir yıldız sisteminde, uyduları olan, güneş sistemimiz dışındaki bir gezegene ne dersiniz?
Astronomlar, Samanyolu Galaksisi'nde dünyaya benzer 40 milyar gezegen olabileceğini tahmin ediyor.

Bu tahmini, güneş sistemimiz dışındaki 3800 gezegeni inceleyerek yaptılar.

Bu hesabı tüm galaksiye uyarlarsanız, milyarlarca gezegene ulaşabilirsiniz.

8. Yaşam belirtileri

Yaşam belirtilerini nasıl ararsınız? Astronomlar güneş sistemimiz dışındaki gezegenleri ararken, yaşam belirtisi olarak gördükleri bio-imzalar dedikleri gazları inceliyor.

Termitlerden ineklere, dünyadaki yaratıklar metan gazı salgılıyor, ancak bu gazı yanardağlar da üretebiliyor.

Dolayısıyla, metanla birlikte güneş ışığının etkisiyle atmosferimizde doğal bir şekilde oluşan oksijen ve ozon gibi diğer gazları da aramalıyız.

9. Yaşama elverişli bölgeler?

Yaşama elverişli bölgeler, neredesiniz?

Yaşama elverişli bölgeler, orada mısınız?
Nerelere bakmalıyız? Uzmanlar güneş sistemi dışındaki yaşama elverişli bölgelere konsantre olunması gerektiğini söylüyor.

Güneşinden çok uzak (yani çok soğuk) ya da çok yakın (yani çok sıcak) olmamalı ve böylece yaşam oluşması için mükemmel koşulları sağlamalı.

Güneş sistemimiz dışındaki keşfettiğimiz ez yakın gezegen Proxima Centauri b.

10. Uzaya yelken açmak

Uzaya yelken açan bir uzay aracını fikrine destek verenlerden biri Steplen Hawking olmuştu.
İşte bu yıldız sistemine ulaşmak için iki yıl önce Breaktrough Starshot adlı bir özel yatırımcıların fonladığı bir proje başlatıldı.

Rus yatırımcı ve fizikçi Yuri Milner, yıldız sistemleri arasında seyahat edebilecek bir uzay aracı konsepti geliştirmeye çalışıyor. Aracın güneş rüzgarlarıyla ışık hızının beşte biri hızda yol alması öngörülüyor.

Bu proje başarılı olursa bu küçük uzay araçlarının Proxima Centauri b'ye ulaşması 20 yıl, dünyaya veri göndermesi ise dört yıl sürebilir.

11. Akıllı uzaylılar

Astronomlar bazı uzaylıların kara deliklerde ya da çok büyük yıldızlarda ve hatta Samanyolu'nun tam merkezindeki büyük kara delikte yaşıyor olabileceğini düşünüyor.

Bizden binlerce ya da milyonlar yıl daha yaşlı bir uzaylı medeniyeti yapay zeka geliştirmiş olabilir.

Yumuşak ve süngerimsi olmayabililrler veya suyun veya oksijenin bol olduğu "yaşanabilir" yerlede bulunmayabilirler.

Bazı astronomler yapay zekaların kara delikler ya da çok büyük yıldızlar gibi yüksek enerjili yerlerde yaşamayı tercih edebileceğini söylüyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45835499



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--


Hollanda'da konutlar hidrojenle ısıtılacak


Yazı: Yusuf Özkan Lahey, Hollanda /6 saat önce


*-*i69hvhzacryz1eooyly8.jpg


Sanayide yaygın kullanılan hidrojen, konutların ısıtılmasında ilk kez denenecek.
Sürdürülebilir enerji arayışı konusunda çalışmalara ağırlık veren Hollanda'da yılbaşından itibaren bazı konutlar hidrojenle ısıtılmaya başlanacak.

Sadece su ve sürdürülebilir yolla elde edilen elektrikten üretilen hidrojen, doğalgazın yeni alternatifi olacak. Hidrojen, yanarken karbondioksit açığa çıkarmıyor. Bu nedenle "çevre dostu" bir yakıt olarak biliniyor.

Sanayide yaygın bir şekilde kullanılan hidrojen, konutların ısıtılmasında ilk kez denenecek. Hollanda'nın ikinci büyük kenti Rotterdam'a bağlı Rozenburg ilçesindeki bir site, yılbaşından itibaren hidrojenle ısıtılacak.

Bir kaç ayrı bloktan oluşan siteye, hidrojenle çalışan iki yeni merkezi ısıtma kazanı kuruldu. Binanın dışında geçici olarak kurulan bir depoda elde edilecek hidrojen, ısıtma kazanlarına aktarılack.

Proje yöneticisi Albert van der Molen, Hollanda Televizyonu'na (NOS) yaptığı açıklamada, "Sadece bunun mümkün olduğunu göstermek istiyoruz" dedi.

Uzmanlara göre, sadece su ve sürdürülebilir yolla elde edilen elektriğe ihtiyaç duyulduğu için, hidrojenin üretilmesi çok kolay. Yanarken karbondioksit salgılamadığı için de, çevre kirliliği yaratmıyor. Bu nedenle doğalgazın en önemli alternatifi olarak görülüyor.

Güvenlik sorunu
Ancak hidrojenin patlayıcı bir madde olması, akıllara hemen güvenlik sorununu getiriyor. Proje yöneticisi van der Molen'e göre, evlerin hidrojenle ısıtılmasında hiçbir güvenlik sorunu yok.

Doğalgazın da patlayıcı bir madde olduğuna işaret eden van der Molen, doğru tedbirlerle, doğalgazdaki gibi hidrojende de tehlikenin önlenebileceğini vurguladı.

Enerji şebekesi yöneticisi David Peters de, her türlü sürdürülebilir çözüme ihtiyaç duyduklarını belirterek, mevcut gaz boru hattının büyük olasılıkla hidrojen için de kullanılabileceğini söyledi.

Hidrojenin üretimindeki enerji kullanımının en aza indirilmesi için arayışlar sürüyor. Bu nedenle, ürünün konutların ısıtılmasında yaygın bir şekilde kullanımının biraz zaman alabileceği belirtiliyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-45855246


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Oct 18

--Alıntı--


"Haydülen de haydülen, Karadağların sandalı da sandalı"


Yazı: Yusuf Yavuz / Odatv 18.10.2018 22:30


*-*b0n0rwh4kxiok9qgdai2.jpg

*-*cu3ousw9pkdf9b98hnap.jpg

*-*dkd9jjiwblwsiq2xecbv.jpg

*-*f7vxfobej6aiasmjbjay.jpg

*-*kcgvedqa2mlew5pthblu.jpg

*-*pwj2c8rfcommsobq8nsy.jpg

*-*zwfzqmtlsmbm9313tzfw.jpg


Sonbahar güneşinin altında, yeşil yapraklar arasında rüzgarla sevişip duran sandal çilekleri kızarıp ballandı. Toroslar’ın Akdeniz’e bakan yamaçları soyulmuş sandal kabuğu kokuyor şimdi. Bu coğrafyanın insanına bu coğrafyanın gerçek kokusunu anlatıp yaşatamaz isek sandalı odun, kuşu kebap, balığı ızgara, ormanı piknik yeri olarak bilen kuşakların sonu gelmez iştahının kurbanı olacağız…

Sonbahar her zaman hüzünle gelmez. Sararıp kızaran, solup dökülen yaprakların yanında her zaman tazeliğini ve canlılığını koruyan türler Ekim’in kızıla çalan hüznüne neşe çalar durur…

Sandal ağacı da işte o türlerden biridir.

Akdeniz ve Ege’de maki topluluklarını arasında, çoğunlukla kızılçamların arasında yetişen sandal ağacının kiremit rengindeki gövdesi ve her dem yeşil yapraklarının yanında en çok da "çilek" denilen meyveleri ilgi çekicidir.


Sandal ağacı

ŞEKERCİ USTASININ ELİNDEN ÇIKMIŞ KIRMIZI DRAJELER

Bilimsel adı "Arbutus andrachne L." olan ve 5-6 metreye kadar boylanabilen sandal ağacının meyveleri için yılın bu mevsimi olgunlaşma dönemi. Şekerci ustasının elinden çıkmış küçük drajeleri andıran çekici görünümlerine karşın iyice olgunlaşmamış olan meyvelerin tadı biraz buruk olsa da Anadolu halkının hafızasında yer eden orman tatlarından biridir.

Çanakkale’den İskenderun’a kadar uzanan kıyılarda, 500 ila 800 metrelik yükseltilere kadar doğal olarak yetişen sandal ağacı, Karadeniz Bölgesinde de Kastamonu, Sinop, Artvin gibi kentlerin coğrafyasının yanısıra Tokat’tan Amasya’ya uzanan bir hat boyunca da görülebiliyor.

SANDAL AĞACI KABUĞUYLA RUHLARI SELAMLAYAN ŞAMANLAR

Gövdesinin rengi ve formundan dolayı Adanalılar sandal ağacına ‘kızılbacak’ diyorlar. Pagan Akdeniz kültürlerinde dalları evlerin kapısına asılan sandal ağacının kötü ruhları ve vampirleri kovacağına inanılırmış. İnce bir kağıt gibi soyulup dökülen hoş kokulu kabukları ise geçmişten beri bir çok kültürde tütsü olarak kullanılıyor. Batı Antalya’da, Kaş ve çevresinde yakın zamana kadar sandal ağacı kabuğu tütsüsü her Perşembe günü geçmişlerin ruhuna erişmek için kullanılırdı. Anadolu coğrafyasının bitkilerinden elde edilen tütsüler de tıpkı sepileme gibi Şaman inancından bugüne uzanan bir tür ruhsal iletişim aracı. Son yıllarda bu gelenek hızla kaybolsa da yaşı 50’inin üzerinde olanlar ‘buhur’ kokan sokaklarda geçen çocukluklarının anılarını dün gibi anımsıyor olmalı.


Sandal ağacının kabukları tütsü olarak kullanılıyor

HAYDÜLEN DE HAYDÜLEN, KARADAĞLARIN SANDALI DA SANDALI...

Muğla yöresinin sandal ağacıyla kurduğu ilişki daha derindir. Bafa Gölü’ne bakan Beşparmak (Latmos) dağlarının eteklerinde ak sütlü kara zeytinlere, altın çiçekli defnelere eşlik eden sandal ağaçları yöre insanının hafızasında özel bir yere sahiptir. Yüz yılı aşan geçmişiyle Yerkesikli genç Eyüp’ün zeybek oynama uğruna düştüğü töre çemberinin hüzünlü öyküsünün anlatıldığı bir ağır zeybek, bir ağıt olan ünlü Kerimoğlu zeybeğinin insanın içine işleyen ezgileri Karadağların sandallarının arasında bugün de yankılanır durur:

“Haydülen de haydülen/ Karadağların sandalı da sandalı/ Vurulmuş da ganeyo Kerimoğlu’nun her yanı da her yanı…”

TAHRİP EDİLEN COĞRAFYANIN YARALARINI İYİLEŞTİREN BİR MERHEM

Sandal ağacı tıpkkı gövdesinin rengi gibi olan Akdeniz’in kırmızı toprağını çok seven bir bitki. Özellikle tahrip edilen ve yangın görmüş alanlarda hemen nöbete koşup coğrafyayı bir merhem gibi sarıyor. Bir nevi yaralanan coğrafyalara ilk yardıma gelen bir öncü birlik. Ormanlara sadece "işletme" alanı olarak bakanların gözünde elbette ekonomik değeri "kerestesi para getiren" ağaç türleri kadar değeri yok ancak sandal ağacının ekolojik değeri kuşkusuz kerestesinin değerinden çok daha fazla.

TURİSTİK OLMADAN ÖNCE "SANDALİST" OLAN KIYI KENTLERİ

Yine de bu ekonomik değerinin olmadığı anlamına gelmiyor. Eğer istenirse ve akılcı kullanılabilirse, sandal ağacının yaratacağı ekonomik değerler de kırsal yoksulluğu yenmek için önemli bir katkı sağlayabilir. Turizmin henüz gelişmediği yıllarda bugün bir çoğu "turistik" olan güney kentlerimizin geçmişinde sandal ağacının önemli bir yeri vardır. Halkın geçimini denizden ve maki ormanlarından sağladığı yıllarda Fethiye ve Kaş çevresinde sandal ağacından mangal kömürü yapan köylüler deniz yoluyla bu kömürleri yakın kentlere satıyordu. Sert dokulu sandal ağacından elde edilen mangal kömürü yüksek enerjisi ve is yapmayan özelliği ile evlerin içindeki mangallarda ısınmak amacıyla da kullanılmış. Yüksek tanen içeren taze yaprakları ilaç sanayinde kullanılan sandal ağacının geleneksel halk hekimliğinde de yaygın olarak kullanılmış.

BUGÜNÜN İNSANI COĞRAFYANIN DİLİNİ UNUTTU

Geçmiş halkların dilini iyi bildiği ve büyük bir ustalıkla sırrından yararlandığı, yok etmeden koruduğu bu coğrafyanın değerleri şimdinin insanının yayılmasının önünde birer engel gibi görülüyor. Şuraya bir villa konduralım, buraya bir site yapalım, işte şu yamaç, şu koy, şu tepe otel yapmak için biçilmiş kaftan. Ya şu sırttan bir yol geçirsek. Devletten destek alsak, makiyi kesip akasya, badem diksek… Bütün bu yağmanın ortasında insanoğlunun karşısında savunmasız biçimde öylece duyuyor sandal ağaçları. İnce, pürüzsüz, kırılgan dallarıyla…

DEVLET SANDAL AĞACINI "ORMANDAN" SAYMIYOR

Akdeniz coğrafyasına özgü bir doğa hazinesi olan maki topluluklarının arasında kendine özgü bir yeri olan sandal ağacı ne yazık ki makinin diğer üyeleri gibi "ormandan" sayılmıyor ve ‘çalı-çırpı’ muamelesi görüyor. Bu nedenle tıpkı benzerleri gibi herhangi bir yasal korumaya sahip değil. Kısaca sandal ağaçlarından oluşan bir orman devlete göre "orman" değil. Oysa neyin korunup neyin korunmasız bırakılarak yağmalanacağına sadece insanın karar verdiği bir ekosistemde sandal ağacının canlı yaşamı için işlevi oldukça önemli. Bu işlev, aynı zamanda koruma ya da yok etme kararını veren insanoğlu için de geçerli. Bu yüzden sandal ağacı topluluklarının yoğun olduğu kimi alanlarda türün korunması için çalışmalar yapılması gerekiyor.

KAŞ-DEMRE ARASINDAKİ SANDAL ORMANLARI KORUNMALI

Örneğin Kaş-Demre karayolu kıyısında Yavu ve Davazlar mahalleleri arasında bulunan saf sandal ormanları bu konuda ideal bir seçim olabilir. Son yıllarda turizm gelirlerinin cazibesiyle birlikte yöre halkı sandal kömürü yapmayı bıraktığı için bu bölgedeki topluluklar oldukça gelişim göstermiş durumda. Koruma altına alınmış bir sandal ormanı hem ekolojik hem de ekonomik işlevi bakımından önemli bir cazibe merkezi olabilir. Bir türü korumak için illa da endemik olması gerekmiyor. Örneğin bir zamanlar Myra’ya (Demre) adına veren mür ağacının bölgede yoğun olarak yetişmesine rağmen bugün türün yok olması gibi şimdilerde bolca bulunan sandal ağaçları da yok olabilir.

BU KOKUYU BU İNSANLARA ANLATAMAZSAK…

Mart ve Nisan aylarında çiçekleriyle, Eylül-Kasım arasında da meyveleriyle benzersiz bir görsel şölen sunan sandal ağaçları sonbaharın hüznüne çilek kokusu katıyor. Sandal ağaçları hala ve iyi ki varlar. Sonbahar güneşinin altında, yeşil yapraklar arasında rüzgarla sevişip duran sandal çilekleri kızarıp ballandı. Toroslar’ın Akdeniz’e bakan yamaçları soyulmuş sandal kabuğu kokuyor şimdi. Bu coğrafyanın insanına bu coğrafyanın gerçek kokusunu anlatıp yaşatamaz isek sandalı odun, kuşu kebap, balığı ızgara, ormanı piknik yeri olarak bilen kuşakların sonu gelmez iştahının kurbanı olacağız…

Sandal çileği adı verilen meyveler

Kaynak: https://odatv.com/haydulen-de-haydulen-karadaglarin-sandali-da-sandali-18101808.html


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--

"Bazı köpekler neden sahiplerine saldırır?"


Rebecca Seales / BBC 21 Aralık 2017


*-*wmiku47ookbfrjhrrkhm.jpg

*-*n32xyp9hj16rvgkbqzag.jpg


ABD'nin Virginia eyaletinde bir kadın köpeklerinin saldırısına uğrayıp hayatını kaybetti.

Polis, 22 yaşındaki Bethany Stephens'ın gezmeye çıkardığı iki köpeği tarafından öldürüldükten sonra cesedinin de parçalandığını açıkladı. Stephens köpeklerini yavruyken eve almıştı.

Bölgede yaşayanlar olaydan o kadar çok etkilendiler ki, polis bölge sakinlerini, saldırının köpekler tarafından gerçekleştiğine inandırmak için olayın detaylarını paylaşmak zorunda kaldı.

Peki bir köpeği sahibine saldırmaya iten nedir? Uzmanlar bu sorunun yanıtı için birkaç ihtimalden bahsediyor.

Operatör veteriner Sean Wensley, köpeklerin tehdit edildiklerini hissettiklerinde saldırganlaştıklarını söylüyor.

"Isıran bir köpeğin saldırgan olduğuna yönelik yanlış bir algı var" diyor.

"Ancak pek çok köpeğin ısırma nedeni korku. Diğerleri ise kendi bölgelerini ilan ediyorlar - eğer çok değer verdikleri bir şeyi ya da en sevdikleri dinlenme yerini, yataklarını koruyorlarsa… Ya da savunmayı öğrendilerse, örneğin mama kaseleri gibi, bunlar saldırganlığa yol açabilir."

Birden fazla köpekleri olan kişiler, köpeklerinin birbirlerine olan davranışlarını izlemeliler.

Wensley "Aralarında rekabetçi bir tavır varsa, bu aralarında saldırganca tavırlara yol açabilir, bu da sahiplerine yönelebilir" diyor.

Acı bir neden olabilir

Köpekler korktukları için saldırganlaşabilirler, hatta ısırdıktan sonra gidip saklanabilirler bile
Genellikle cana yakın olan bir köpek acı çekiyorsa saldırma ihtimali artabilir. Kapının dışına çıkması söylenen bir köpeğin ağrıyan kemikleri, eklem yerleri varsa bu acısının artmasına neden olur ve saldırganlaşabilir.

Beyni etkileyen karaciğer hastalığı ve beyin tümörleri hayvanların beklenmedik tavırlar göstermesine yol açabilir.

Çocuklara dikkat
İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi'ne göre, 2014-2015 yılları arasında 7 bin 227 kişi bir köpek tarafından "ısırılma ya da darbe alma" şikayetiyle sağlık merkezlerine başvurdu, bunların çoğu ise küçük çocuklardı.

Dokuz yaşın altında bin 159 çocuk hastaneye sevk edildi.

İngiltere'de yayımlanan tıp dergisi British Medical Journal'da yer alan bir araştırma, köpekler tarafından ısırılan çocukların yüzde 76'sının, dudaklar, burun ya da yanaklardan ısırıldığını ortaya koydu. Buna neden olarak da çocukların boylarının kısa olması gösterildi.

Şahdamarını yırtarak ölüme yol açma ihtimali bulunduğundan en tehlikeli yaralanma boyun ısırıkları.

Doktor, çocuklara alışkın olmayan köpekler için etrafında çocuk varlığının da kafa karışıklığına neden olabileceğini söylüyor.

"Alışılmadık davranışlarda bulunan küçük boyutta bir insan… Belki de onlara ağlayan, onları kucaklamaya, kaldırmaya ve patilerini sallamaya çalışıyorlar. Bunlar, onları korkutabilir."

Isırmadan önce, köpekler genellikle öfke işaretleri gösterirler. Dudaklarını yalayabilirler, kıvrılıp kuyruklarını bacaklarının arasına sıkıştırabilirler.

Çocuklar bu işaretleri algılayamayabilir, hatta bir köpeğin dişlerini göstermesini gülümseme olarak da yorumlayabilirler.

Köpeğinizi çocuklarla ya da tanımadığı yetişkinlerle bırakmak güvenli mi diye düşünürken, geçmişteki tecrübelerini göz önünde bulundurun.

Wensley "Günlük sıradan ses ve görüntülere alışık olmayan yavru köpeklerde sorunlarla karşılaşıyoruz" diyor.

"Diyelim, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde bir yavru hayvan çiftliğine yerleştiriliyor. Birileri gelip onu internetten satın alıyor. Sonra şehirde yaşayan bir aile hayatına dahil oluyor ve şimdi içine sokuldukları bu karmaşık dünyayı algılayıp uslu davranmaları isteniyor."

"Aşırı derecede gergin ve korkak olabilirler ve bu da kendini saldırgan tavırlarda gösterebilir."

Erken eğitim ileride saldırgan tavırları engellemek için önemli ve köpek yavruyken başlamak en faydalısı.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-42426901



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--


"Dünyayı değiştiren salgın: İspanyol gribinin 5 ilginç etkisi"


Laura Spinney / BBC Future 18 Ekim 2018


*-*kyes1ycubtcsilptmdtp.jpg

*-*cmpdfqxwrc9cgevdqtzr.jpg

*-*amaq59kovwvsfnvqzi1o.jpg

*-*bxlwffh7sbch9mcfl2zj.jpg

*-*rzfyxdte5llxzwtrtklw.jpg


Birinci Dünya Savaşı'nın yaralarının sarılmaya çalışıldığı bir dönemde yaşandı İspanyol gribi salgını. Bu salgın 20. yüzyılda dünyayı değiştiren izler bıraktı.

1918'deki grip salgınıyla ilgili ayrıntılar bugün çok daha net ortaya çıktığı halde tamamlanmış bir süreç değil.

2005'te Ann Reid ile birlikte İspanyol gribine yol açan virüsün gen dizilimini bulan Amerikalı bulaşıcı hastalıklar uzmanı Jeffery Taubenberger konuyla ilgili hala yanıt bekleyen birçok soru olduğunu söylüyor.

Araştırmacılar bu sorulara yanıt ararken bugüne kadar ortaya çıkardıkları bulgular oldukça şaşırtıcı.

En sağlam yaş grubu hasta oldu

Hastalığa yakalanma ve ölme riski en yüksek olan 20-40 yaş grubundakiler olduğu için pek çok aile eve kazanç getiren kişiden mahrum olmuş, geride çok sayıda kimsesiz çocuk ve yaşlı kalmıştı. Ölenlerin çoğu erkekler ve hamile kadınlardı.

Araştırmacılar hayatının baharında ve sağlıklı olan bu insanları bu hastalık karşısında bu kadar zayıf kılan şeyin ne olduğunu tam olarak bilmiyor.

İnsanın bağışıklık sistemi en etkili savunmasını ilk karşılaştığı grip virüsüne karşı oluşturuyor. Ancak gribe yol açan virüsler sürekli yapısal değişim geçirir. Virüsün yüzeyinde kısaca H ve N olarak bilinen iki ana antijen vardır. Antijen, vücuda girdiğinde bağışıklık sistemi tarafından antikor üretimine yol açan yabancı moleküllerdir.

1918'de genç yetişkinlerin ilk karşılaştığı virüs türü (H3N8) daha sonra büyük salgına yol açan türden (H1N1) farklıydı ve onların bağışıklık sistemi esas olarak ilkine karşı hazırlık yapmıştı. Yaşlılar ise 1830'larda ortalıkta dolaşan H1 veya N1 antijeni ile tanışık olduğundan büyük salgından fazla etkilenmedi.

Ölüm oranları ülkeden ülkeye değişiyordu
Dünya çapında yayılan hastalıktan en fazla ölenler Asya ve Afrika'daydı. Asya'daki bir hastanın ölüm ihtimali Avrupa'dakinin 30 katıydı.

Ancak kıtaların kendi içinde de önemli farklılıklar görülüyordu. Örneğin Danimarka toplam nüfusunun yüzde 0,4'ünü kaybederken Macaristan'da bu oran üç kat daha fazlaydı.

Salgın sırasında bu farkları görmek mümkün değildi. Ama istatistikler üzerinde on yıllardır süren çalışmalar bunun esas olarak sosyo-ekonomik farklardan kaynaklandığını gösteriyor.

Ancak Paris'te daha farklı bir durum gözleniyordu. En yüksek ölüm oranları en zengin mahallelerde olmuştu. Ama ölenler ev sahipleri değil, soğuk çatı katlarında kalan hizmetçilerdi.

Bütün dünyada hastalıktan en çok etkilenenler kötü beslenen, kötü konutlarda oturan ve doktora gidemeyen yoksullar, göçmenler ve etnik azınlıklardı.

O günden bu yana bu bakımdan değişen çok şey olmadı. 2009'da İngiltere'deki grip salgınında yoksullar arasındaki ölüm oranı zenginlerinkinin üç katıydı.

Buzullarda saklı hastalıklar yeniden canlanıyor
En ölümcül hastalıklardan biri insana nasıl bulaştı?
Sadece solunum yolları hastalıkları değil
Büyük salgında hastalığa yakalananların büyük kısmı iyileşmiş olsa da ölenlerin sayısı diğer grip salgınlarından 25 kat daha fazlaydı.

İlk belirtiler arasında solunum güçlüğü oluyor, hastaların yüzü kızıl kahve bir renk alıyordu. Bu renk daha sonra maviye dönüyor, öldüklerinde ise simsiyah oluyordu. Ölüm nedeni çoğu vaka açısından gribin kendisi değil, virüsün akciğerde açtığı yaralara yerleşen bakteriler sonucu oluşan zatürreydi.

Hastalarda diş ve saç dökülmesi de oluyor, baş dönmesi, uykusuzluk, görme ve işitme kaybından şikayet ediyorlardı. Hayatta kalanlar virüs enfeksiyonu sonrası oluşan depresyon geçiriyordu.

Grip salgını sonrasında farklı nedenlerden kaynaklı ölümlerde artış bugün de gözlenen bir olgu. Kalp krizi veya inme vakaları vücudun gribe karşı iltihabi tepkisinden kaynaklanır. Yani grip hiçbir zaman sadece solunum yollarını etkileyen bir hastalık değildir.

Salgın sonrası kamu sağlığı alanındaki değişiklikler
Öjenik (soy arıtımı) 1918 grip salgını öncesinde de sonrasında da ana düşünce akımlarından birini oluşturuyordu. Ama salgın en azından bulaşıcı hastalıklar konusunda bu teoriyi zayıflatıcı etkide bulundu.

Bunlar bulaşıcı hastalıkların alt sınıfları ve 'geri ırkları' etkilediğini ve kendi suçları olduğunu söylüyordu.

Salgın ise gerçeği ortaya çıkardı: Yoksullar ve göçmenler arasında ölümler daha fazla olmakla beraber kimse hastalıktan muaf değildi. Tek tek bireylere yönelik koruyucu önlemler bulaşıcı hastalıklar söz konusu olduğunda işe yaramıyor, sorunu tüm toplum seviyesinde ele almak gerekiyordu.

1920'lerden itibaren bu algı değişimi kamu sağlığı stratejilerine de yansıdı. Birçok ülkede sağlık bakanlıkları yeniden düzenlendi, daha iyi hastalık takibi yapılmaya, sağlık hizmetlerinin ihtiyacı olan herkese ücretsiz sunulması anlayışına kucak açılmaya başlandı.

İngiltere'de bunun meyveleri 1948'de Ulusal Sağlık Hizmetlerinin (NHS) kurulması ile alındı. Rusya'da ise böyle bir sistem 1920'lerden itibaren işlemeye başlamıştı. Başlangıçta kent halkına yönelik olan bu hizmetler zamanla kırsal bölgelere de yayıldı. Bu büyük başarının ardında Lenin vardı.

Toplumda yaşanan diğer dönüşümler
1918'deki grip salgınında en çok etkilenen kesimlerin sayısal oranı hakkında fazla bilgi yok. Ama her birinin sayısının çok yüksek olduğu tahmin edilebilir. Örneğin Güney Afrika'da grip sonucu ebeveynlerini kaybedip kimsesiz kalan çocukların sayısı 500 bini bulmuştu.

Anne karnında bu enfeksiyonun etkilerine maruz kalanlar açısından ise hastalıktan etkilenmemiş kesimlere kıyasla eğitimlerini tamamlama ve iyi bir işe girme ihtimali çok daha düşük, cezaevine girme ihtimali daha yüksekti.

Hattı 1920'lerdeki yüksek doğum oranlarını 1918'deki grip salgınına bağlayanlar bile var. Geride kalan sağlıklı nüfus daha yüksek oranda üremeye başlamıştı.

1918 grip salgınının 20. yüzyıl üzerinde büyük bir iz bıraktığına şüphe yok. Bir sonraki salgına hazırlanırken bunları akıldan çıkarmamak lazım.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/vert-fut-45892354


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--


"Günde 6 saatlik mesai İsveç'te nasıl sonuç verdi?"


Maddy Savage Göteborg, BBC Ekonomi Muhabiri 8 Şubat 2017


Hemşire Emilie Telander (sağda), 8 saatlik vardiya düzenine geri döndükten sonra daha yorgun hissettiğini söylüyor.

İsveç'te günlük mesainin 6 saate düşürülmesine yönelik 2 yıllık deneme süresi doldu. Peki her şey gerçek olamayacak kadar güzel miydi?

Göteborg kentindeki bir yaşlı bakımevinde çalışan 26 yaşındaki asistan hemşire Emilie Talender, deney için çalışma saatleri kısaltılan 70 kişiden biri.

Svartedalen adlı bakım evinde konuştuğumuz Talender, arkadaşlarıyla kart oyunu oynayan ve kazanan bir hastasını sevinçle alkışlıyor.

Talender'in yüzündeki gülümseme, deney süresinin sona ermesi ile 8 saatlik vardiyaya dönüşünü anlatırken azalıyor.

Genç hemşire, "Eskiye göre daha yorgun hissediyorum" diyor ve evde 4 yaşındaki kızı için yemek pişirmek ve onunla kitap okumaya eskisi gibi vakit ayıramamaktan şikâyet ediyor:

"Deneme sırasında çalışanların enerjisi daha yüksekti. Herkesin mutlu olduğunu görebiliyordum."

İsveç'te 6 saatlik iş mesaisi deneyleri

Verimlilik artışı
Göteborg şehrinde uygulanan araştırma projesi için, deneyin yapıldığı bakımevine eksik kalan saatleri dolduracak ek hemşireler getirildi.

Proje için gözlem yapan bağımsız araştırmacılar, bir yandan da 8 saatlik vardiyada çalışan hemşirelerin olduğu bir başka bakımevinde çalışanları inceledi.

Önümüzdeki ay açıklanacak raporla ilgili şimdiye kadar ulaşılan verilerden bazıları şu şekilde:

İlk 18 ayda, 6 saat çalışan hemşireler daha az hastalık izni aldı
Algılanan sağlık ölçeğinde iyileşme görüldü

Hemşirelerin bakımevindeki yaşlılar için düzenlediği sosyal aktivitelerde yüzde 85 artış görüldü; çalışanların verimi arttı.
Bu verilere rağmen, projeye sert eleştiriler de getirildi.

İsveç'in Göteborg kentindeki 6 saatlik mesai deneyinin kente pahalıya patladığı konuşuluyor.
Yeni düzenin maliyetinin, faydalarından çok daha fazla olduğu endişesi hâlâ var.

İsveç'te merkez-sağ, ekonomik olarak sürdürülebilir olmayan bu pilot proje için vatandaşların vergilerinden yatırım yapılmasının haksızlık olduğunu savundu.

Proje bütçesini aşmamayı başardı ama proje aynı zamanda Göteborg'a 12 milyon İsveç kronuna, yani yaklaşık 1,3 milyon dolara mâl oldu.

'İstihdam sağladı, hastalık maliyeti azaldı'

İsveç'te Sol Parti'nin meclis üyesi ve Göteborg bakımevleri yetkilisi Daniel Bernmar, 6 saat vardiya uygulamasının yerel yönetimin tümünde uygulanamayacağını çünkü pahalı olduğunu vurguluyor.

İsveç Sol Parti'den Daniel Bernmar, pilot projenin İsveç ve Avrupa'nın gündemine vardiyaları getirmesinden memnun.
Öte yandan Daniel Bernmar, deneyin şehirde 17 hemşireye ek iş sağladığını ve hastalık maliyetlerini azalttığını hatırlatarak, projenin "birçok farklı açıdan başarılı olduğunu" belirtti:

"Proje vardiyaların kısaltılması yönündeki tartışmaları hem İsveç hem Avrupa'nın gündemine taşıdı ki bu muhteşem. Geçtiğimiz 10 - 15 yılda insanların üzerinde daha uzun çalışmaları için baskı varken, şimdi bunun tam tersi oldu denebilir."

Pilot proje özel sektöre de uygulanacak
İsveç'te siyasiler arasında iş-özel hayat dengesine olan destek şimdiden fazla olsa da, ülkede haftalık 40 saat mesai sisteminin kısaltılması ihtimali halen düşük.


İsveç'te 40 saatlik mesa' düzeninin değişeceği öngörülmüyor.
Parlamentoda günlük vardiyanın azaltılmasını destekleyen tek parti olan Sol Parti, geçen seneki genel seçimlerde sadece yüzde 6 oy almıştı.

Öte yandan, İsveç'te başka yerel yönetimlerin Göteborg'un adımlarını izleyeceği söyleniyor.

Pilot projenin başka bölgelerde, aynı zamanda reklam, danışmanlık ve teknoloji firmaları gibi özel sektör kuruluşlarında da uygulanması bekleniyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-38909632



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"Çin, 2020'den itibaren şehirlerini uzaya göndereceği 'yapay Ay' ile aydınlatmayı hedefliyor"


18 Ekim 2018


*-*jzkfa538traydtmbdsmx.jpg


*-*meks4ahs3rlgfxcim2bn.jpg


Çin'in Çengdu bölgesi, 2020 yılında yerleşim yerlerini uzaya gönderilecek olan ve 'yapay Ay' olarak adlandırılan bir uzay aracıyla aydınlatmayı amaçlıyor.

Asia Times gazetesinin haberine göre 'yapay Ay', gerçek Ay'ın yansıttığı güneş ışığını güçlendirecek ve bu yolla kentlerin gece saatlerinde aydınlatılmasına yardımcı olacak.

Çengdu Uzay Araştırmaları ve Mikroelektronik Teknolojileri Dairesi Başkanı Wu Çunfeng, ay ışıltısından sekiz kat daha güçlü bir aydınlatma sağlamayı hedeflediklerini söyledi.

Wu ayrıca bu teknolojiyi yıllardır test ettiklerini ve artık uygulamaya hazır hale geldiklerini de söyledi.

Yapay Ay'ın Güneş ışınlarını yansıtabilecek güneş enerjisi panellerine benzeyen kanatları olacak. Bu kanatların konumu ayarlanarak Güneş ışınları belli bir bölgeye yoğunlaştırılarak yansıtılacak.

Uzay aracının ne zaman fırlatılacağı ya da teknik özellikleri konusunda daha fazla detay henüz verilmedi.

Çengdu yetkilileri, bu yeni teknoloji sayesinde sokak aydınlatmasından tasarruf sağlamayı ve turizm gelirlerini artırmayı umduklarını belirtiyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45899776

[Edited at 2018-10-18 20:25 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Oct 21

--Alıntı--

"Yatırıma el konulursa yabancı gelmez"

Haberleştiren: Erdoğan SÜZER / Sözcü 05:59 21 Ekim 2018


*-*z8ytxxble6jmk7xsxcj7.jpg

*-*htsfgmmfjfg5kudile8j.jpg



Sanayiciler, krizin üstünün örtülmesine isyan etti. Ankaralı sanayiciler “Dışarıdan para gelmeden ekonomide çarklar dönmüyor İktidarın bir bankaya el koyacağı konuşulurken nasıl yatırım gelsin” dediler.

Ankara Sanayi Odası'nın (ASO) meslek komiteleri toplantısı sanayicilerin adeta kriz isyanına sahne oldu. Sanayiciler, iktidarın “sanal” diye niteleyip, üstünü örtmeye çalışmasının, yaşanan krize çare olmayacağı görüşünü savundu. ASO Meclis Üyesi, sanayici Adnan Keskin, “Dışarıdan para gelmeden ekonomide çarklar dönmüyor. İktidarın bir bankaya el koyacağı konuşulurken dışarıdan para gelmez. Cumhurbaşkanı kararıyla yatırıma el konuluyorsa yatırım olmaz” dedi. ASO Başkanı Nurettin Özdebir de “Ekonomi duvara toslayacak dedik, dinletemedik” diye konuştu.

FABRİKA YERİNE AVM YAPTIK

Antalya'da düzenlenen toplantının açılışında konuşan Nurettin Özdebir, Türkiye ekonomisinin sanılanın aksine ABD Başkanı Trump'ın ağustos ayında attığı tweet'le sıkıntıya girmediğini vurgulayarak, şunları söyledi:

“O tweet'ten önce de piyasada borçların ödenmesi ve tahsilatlarda çok ciddi sıkıntılar vardı. Trump, Türkiye'ye yaptığının daha ağırını, üstelik de hakarete varacak düzeyde Almanya'ya yaptı ancak kriz yaşanmadı. Bizde dolar 7.5 liraya tırmandı. Çünkü deniz zaten tükenmişti. İsraflarımızı karşılayabilecek halimiz yoktu. Her yıl Boğaz Köprüsü parasını ithal cep telefonlarına verecek kadar zengin değiliz. Böyle bir hovardalıkla dış şokların etkilerinden kurtulmamız mümkün değil. Yap-işlet-devret ve özelleştirmelerin kredileri yurtdışından bulunması gerekirken iç kaynaklardan sağlandı, sanayiciye para kalmadı. Üretim ekonomisi yeterince desteklenemedi. Değerli TL politikasıyla sanal refah yaratıldı. Rekabet edemez hale düşen sanayici, üretimi bırakıp daha kârlı olan inşaat ve AVM yatırımlarına yöneldi. İmalat yapamaz hale geldik. ‘Ekonomi duvara toslayacak' dedik, dinletemedik. Her şokta düzeltme yapılınca iyi olduğumuzu sandık.”

TÜRKİYE TEFECİLERİN ELİNDE

Daha sonra söz alan çok sayıda sanayici de içinde bulundukları krizin yeterince dile getirilemediğini, ekonomi yönetiminin kriz kelimesini kullanmayarak sorunu çözeceğini sandığını ifade ettiler. Sanayici Adnan Keskin, yurtdışından para ve yatırım gelmediği için ekonomide sıkıntı yaşandığını belirterek, şöyle konuştu:

“Bir bankanın (İş Bankası) hisselerine el konulacağı konuşulan bir ülkeye yabancı yatırımcının gelmesi mümkün değil. Siz bir yatırım yapacaksınız ama Cumhurbaşkanı'nın kararıyla yatırımınıza el konulacak. Yatırım yapar mısınız? Dış faiz yüzde 2.5 düzeyindeyken Hazine'nin yüzde 7.5 faizle borç bulması başarı değil, vahim durumdur. Türkiye uluslararası piyasalarda adeta tefecilerin eline düştü.”

Artan döviz kuru ve faizler yüzünden kredileri ödeyemez duruma düştüklerini anlatan Keskin, “Ciromuzun tamamını versek dahi kredi borçlarımızı ödemeye yetmiyor. Bunları niçin konuşmuyoruz. Antidemokratik uygulamalarla nereye kadar gideceğiz?” diye sordu ve şöyle devam etti:

“Sizin söylemenizle ne faiz düşer ne de enflasyon. AB'yi, dünyayı komuta edemezsiniz. Yüzde 45 maliyetle üretiyoruz. Bırakın maliyeti karşılamayı, hiç olmazsa işçimizin maaşını ödeyebilmek için yüzde 10-25 zararla satmaya çalışıyoruz, yine de olmuyor kardeşim. Neden hep biz bedel ödüyoruz, yeter artık. Boya, et, tekstil; hepsi ‘Battık' diyor. Artık lütfen sesinizi yükseltin.”

“EKONOMİ YÖNETİMİ HASTALIĞI KABUL ETSİN”
ASO üyesi, sanayici Mehmet Yalçındere de ekonomi yönetiminin kriz yerine manipülasyon, darboğaz gibi ifadeler kullanarak sorunu geçiştiremeyeceğini ifade ederken, işadamı İlker Albayrak da şunları söyledi: “Önce hastalığı kabul etmek lazım. Kriz mıriz yok, spekülasyon demeyi bırakıp önlem almamız lazım. Hastalığı başka suçlu arayarak çözemeyiz. Enflasyon TÜİK Başkan Yardımcısı'nın üzerine kaldı ki görevden alındı. Trump dendi, Brunson dendi, gerçek sorun gizlendi. Dikkat edin, kur seçimden sonra artmadı, damat Berat Albayrak ekonominin başına getirilince yükseldi.”

Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/2018/ekonomi/yatirima-el-konulursa-yabanci-gelmez-2693127/


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Oct 24

ADO_NOT: Ünlü "dinci yazar" A. Dilipak'ın yazısını aşağıya alıyoruyun. Kem kümlerle bişeyler anlatmaya çalışmış. Gendisini çok eskiden beri yazılarından tanırın, "süslümanları" ve süslümanlığı bir derece itiraf ederek yazmış...

▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"Abdurrahman Dilipak: Ahlakımız bozuldu bunu beklemiyorduk"


Odatv 23.10.2018 18:38


*-*uo9ietjyy6ymm3uqr3zc.jpg//Yazılı foturafı netten aldım///


“O din zannettiğimiz birçok şey din değildi” diyerek İslamcı camia adına özeleştiri yapan Dilipak, "Gerçek şu ki, para, şöhret ve makam ahlakımızı bozdu. Bunu beklemiyorduk" dedi.

Vakit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak, bugünkü “Zalimlere yardım etmeyin, ateş size de dokunur” başlıklı yazısında dikkat çeken ifadeler kullandı. Dilipak yazısında AKP’yi eleştirerek, “Aile dağılıyor, gençlerin hali felaket. Demek ki, sadece bakanlıklar kurarak, yasa çıkartarak, ‘din ve ahlak KÜLTÜRÜ’, ‘DEĞERLER eğitimi’ ile olmuyormuş bu iş!” ifadelerini kullandı.

“O din zannettiğimiz birçok şey din değildi” diyerek İslamcı camia adına özeleştiri yapan Dilipak, yazısının devamında şöyle dedi:

“Bizi destekleyen medyada ahlak yerlerde sürükleniyor. Sahi, o vakıflarımız ne yapıyor, iktidar da oldunuz, paranız da var, mazeretiniz de kalmadı, peki şimdi değişen ne! Gerçek şu ki, para, şöhret ve makam ahlakımızı bozdu. Bunu beklemiyorduk. Bizim paramız olunca başka şeyler yapacağımızı sanıyorduk. Ama paranın satın alacağı başka şeyler de olduğunu gördük. Dönüştürmeyi düşünürken dönüştürüldük. Ava giderken avlandık. Biz de ötekilere benzemeye başladık”

Abdurrahman Dilipak’ın yazısı şöyle:

“Bu dünyada kim ne yapmışsa, ister Müslüman olsun ister kâfir, her kim ne yapmışsa ya da yapması gerekirken yapmamışsa, bu zerre-i miktar iyilik ya da kötülük de olsa, bu dünyada ya da ahirette bir gün mutlaka karşılığını görecektir.

Haksızlıklar karşısında susanlar, bu anlayışa göre “dilsiz şeytanlar”dır.

Kural şu; işi ehline vereceksiniz, haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalime karşı olacaksınız. Yoksa o ateş size de dokunur. “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” denmiştir. “Zulm ile abad olunmaz” bunu bilesiniz.

Müslüman ya da kâfir, bizim tarikattan, bizim mezhebimizden, bizim partimizden, bizim hemşehrimiz ya da değil, farketmez. Söz konusu olan babanız ya da şeyhiniz de olsa Alemlerin Rabbi’nin hükmü bu. Allah böyle buyururken, siz, Allah’ın hükmüne, ahlaka, hukuka rağmen amirlerinizin bu değerlere karşı emirlerine uymaya devam edecekseniz, size karşı İlah’lık ve Rab’lik taslayanların emirlerini İlahınız ve Rabbiniz olan Allah’ın emrinden üstün tutup, onlara itaat edecekseniz, o gün geldiğinde sizi Allah’ın elinden alsınlar bakalım.

“Ekmek kapısı” değil mi, unuttum, “rızkınızı onlar veriyor”du değil mi (Haşa!?) O zaman İlahınız ve Rabbiniz de rızkınızı veren oluyordu değil mi?

Sahi siz “‘İman ettik’ demekle yakanızın bırakılıvereceğini mi sanıyorsunuz.”

Bakın, ihtirasla istediğiniz şey her neyse o sizin imtihanınız olur. Aşk ve öfke aklı zail eder. Merhametimiz gazabımızdan, sevgimiz nefretimizden büyük olmalı.

Çok yemin edene, sürekli kendine güven telkin edene, başkaları hakkında konuşurken ahvali şahsiyesini ortaya döküp, hakaretler edene itimat etmeyin. Kaşığı belinde dolaşan adamlardan, helale harama dikkat etmeyenlerden uzak durmak gerek.

Şu Kaşıkçı olayına bakın. Emirle iş yapanlar, şimdi emir verenin kurbanı olacaklar. İşledikleri cinayetin faturası kendilerine ödetilecek.

Haksızlık yapanlar ve bu işlere alet olanlar verdikleri acı, zarar ve aldıkları bedduanın sonucu, ahir ömürlerinde başlarına geleceklerden korksunlar. O servet, o makam, o dostlar, o evlat, damat, gelinler başlarına bela olduğunda etraflarında kendilerine yardım edici kimse de bulamazlar. Hatta ölemezler bile!

Allah (c.c) birilerinin servet ve gücünün büyümesine mani olmuyorsa bu O’nun, ona/onlara gazabının büyüklüğündendir. Onlara fırsat veriyor ki, midelerini ve cüzdanlarını, kasalarını haramla doldurmaya devam etsinler, kendilerini yakacak cehennemlerine odun taşımaya devam etsinler. O büyük servetleri, o göz kamaştıran ihtişamları, evleri, yatları, plazaları, sonunda yakıcı bir ateşin odununa dönüşecek, o dolarları ile cehenneme yakıt alınıp, o yakıtlar tüketilene kadar onlara o haksız servet ve makamlarının onlara sağladığı imtiyazlar süresince azab edilecek. Evet! Yaşasın zalimler ve müstekbirler için, (yeryüzünden kibirlenerek yürüyenler için) cehennem!

Zalimlere yardım edenler, onları alkışlayanlar, onların peşinden gidenlerin de varacakları yer aynı yerdir.

Kimi mi kastediyorum? Allah’ın sözünün muhatabı olan herkesi, kendi nefsimden başlayarak, en yakınımda olandan, en uzakta olana kadar herkesi.

Muhatabım olarak siyasetçi, bürokrat, işadamı, bilim adamı, müftü, alim farketmiyor. Hatta sadece Müslümanlar değil, tüm Âdemoğulları! Nasıl cennet 7 kat ise, cehennem de 7 kattır. Herkes için yaptığının karşılığını görecekleri bir yer vardır. İman edenler ya da etmeyenler farketmiyor. Kâlû belada ikrarı olan herkesin yapıp-yapmadıklarının hesabının sorulacağı bir gün var.

Kimin bu dünyada malı ve makamı ne kadar çoksa ve eğer onlar onun gözünde, Hz. İbrahim’in gözündeki İsmail hükmünde değilse, o mal ve makamın verilmesinin hesabı o kadar zor ve çetin olacaktır. O mallar ve makamları, kendi sırtlarında kendi cehennemlerine taşıyacakları odun hükmünde olacaktır. O varacakları yer, ne kötü bir yerdir. Yakıtı insan ve yakıt olan bir azabı görmeyip, şeytanın yeryüzünde bir cennet ve ebedi bir hayat yalanına kanıp, geçici zevkler uğruna cehenneme doğru koşan bu insanlara sesimizi nasıl duyuracağız bilmiyorum. Şeytan bizim kardeşlerimizi ve çocuklarımızı heva ve heveslerini okşayarak alıp götürürken ellerimiz böğrümüzde ne zamana kadar durup bekleyeceğiz bilmiyorum.

Aile dağılıyor, gençlerin hali felaket. Demek ki, sadece bakanlıklar kurarak, yasa çıkartarak, “din ve ahlak KÜLTÜRÜ”, “DEĞERLER eğitimi” ile olmuyormuş bu iş!

Şimdi oturup, düşünelim, “Biz nerede yanlış yaptık” diye! Bizi destekleyen medyada ahlak yerlerde sürükleniyor. Sahi, o vakıflarımız ne yapıyor, iktidar da oldunuz, paranız da var, mazeretiniz de kalmadı, peki şimdi değişen ne!

Gerçek şu ki, para, şöhret ve makam ahlakımızı bozdu. Bunu beklemiyorduk. Bizim paramız olunca başka şeyler yapacağımızı sanıyorduk. Ama paranın satın alacağı başka şeyler de olduğunu gördük. Dönüştürmeyi düşünürken dönüştürüldük. Ava giderken avlandık. Biz de ötekilere benzemeye başladık.

Vakit daha da geç olmadan aklımızı başımıza alalım. Allah’a, resulüne, kitaba dönelim.. O din zannettiğimiz birçok şey din değildi. Şeytan bizi Allah’la aldattı!. FETÖGİLLER’in peşine takılıp başka vadilere sürüklendik.

Allah’ın dini yeri-göğü, ölümü ve hayatı açıklar. Bizim yaşadığımız din, karı ile koca arasındaki ihtilafı bile çözmüyor. Bunu görelim..

Şimdi tevbe zamanıdır!”


Yeri: https://odatv.com/abdurrahman-dilipak-ahlakimiz-bozuldu-bunu-beklemiyorduk-23101839.html




[Edited at 2018-10-24 03:44 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Oct 25

--Alıntı--

"Köylüler, bu bitkiler sayesinde milyon dolarlar kazanıyor"


Yazı: Yusuf Yavuz 24.10.2018 21:09

Her mevsim yüreğime dizilen mersin dalları, Adonis’ten çalıp Türkmen kızının saçlarına taktım sizi…

Anadolu coğrafyası, yılın her mevsimi başka pencereler açar; üzerinde yaşayanlara...

Turuncunun sarıyı, sarının kızılı okşadığı Ekim, renkler, kokular ve seslerle çıkagelince o pencerelerden birkaçı da açılıverir ardı ardına.

Orta Anadolu bozkırlarına bir ıssızlık çöker, Kastamonu ormanlarına ince bir sis. Doğu Anadolu yaylalarının alçaklarına buz yükseklerine kar iner usul usul. Mardin’de zeytin, Bitlis’te sumak kokusu. Hopa’nın sularında kıvıl kıvıl balıkları Karadeniz’in.

Hadim’de mayhoş bir alıç, Ermenek’te yağlı tulum peynirinin tadı gelir oturur, oturur da kalkmaz dilinden.

Usul usul yılı ikiye bölen Kasım’ı çeker durur zamanın o durmak bilmez atları. Boz atlı Hızır’ın coğrafyayı adımlayacağı zamana kadar uykuya yatar Anadolu…

İşte tam o zaman başlar Torosların Akdeniz’e bakan yamaçlarındaki bitmeyen karnaval. Pirnalın çama, çiğdemin sandal’a, siklamen’in kiriş’e, püren’in delice’ye sarılıp kireçtaşlarının sırtında adamakıllı delirdiği zamanlar…

HER DEM YEŞİL KALIR BU BİTKİ...

Anadolu’nun karnı, uçsuz bucaksız bozkırlar derin uykuya dalarken etekleri ayağa kalkıp hora tepmeye başlar Toroslar’dan Ege’ye…

İşte tam o günlerde patlar o sarhoş edici kokularıyla her dem yeşil dalların arasından aklı karalı yemişler…

Kimi bahar der adına kimi murt. Ama ille de keskin ve uçucu kokusuyla akıllarda yer eden "mersin" olarak anılır, her dem yeşil kalan bu değerli bitki.

Akdeniz’in doğal peyzajında özel bir yeri olan mersin, maki ailesinin en gösterişli üyelerinden biridir. Dört-beş metreye kadar boylanabilen mersinin mızrak ucu gibi sivri uçlu küçük yaprakları Hindistan’dan Akdeniz havzasına insanların en eski ritüel araçlarından biridir. Yaz ortasında ince dalların arasından patlayan binlerce minik havai fişek gibi açan ışıltılı çiçekler Ekim’le birlikte meyveye durunca maki ormanında sanki bir karnaval yeniden başlar. Kurdun kuşun sevinci, mersin dallarının coşkusuna tutunur.

Anamur'da muz, Köyceğiz'de mandalina, Erdemli'de limon kokusuna karışır murt'un sevinçli kokusu...

ŞİFA İSTERSEN ŞİFADIR, DOST İSTERSEN DOST...

Çocukluğumun akıl çelen meyvelerini önce koklamak, sonra da cebime doldurup yol boyunca tane tane yiyebilmek için Köprüçay’ın kıyısından yürüdüğüm onca yolun anıları çıkıp geliverir birer birer. İkişer üçer yersen boğazına durur. Yemesi zordur mersinin. Yoğun şekerli zamane meyvelerine benzemez o. Özen ve ilgi ister. Yavaş yavaş çiğnemeli, sabırla yutmalı. Yoksa o büyülü tadına varmak imkansızdır.

Şifa istersen şifadır, dost istersen dost, yoldaş istersen yoldaştır. İnsanoğlunun soyluluk takıntısına kapılıp türlü öyküler uydurduğu da olmuştur mersine. Afrodit’in güzelliğinin sırrından, Adonis’in ve başka başka tanrıların, tanrıçaların bitmek bilmeyen seksist öykülerine kadar bulaştırılmış olsa da asıl Torosların çakır gözlü güzellerinin kulak arkasında rahat eder o. Kimi zaman da dağ köyünde kaynayan bir üzüm hoşafını içinde. Çünkü mersinin soyluluğu İskenderiye’de, Kandiye’de, Hanya’da, Korsika’da ya da Antalya kıyılarında iç içe yaşadığı halkın ona duyduğu yakınlıktan gelir.

Kimi toplumlar öte dünyaya göç eden yakınlarını mersin dallarıyla uğurlasalar da çoğu zaman en güzel halk türkülerinin kapısını açıverir mersin dalları. Isparta’nın içli, ağır zeybeğinde bir kadına duyulan ölümüne sevdanın içinde saklandığı "çevrenin" kenar süsüne dönüşüverir:

“Evlerinin önü mersin/ Ah sular içmem kadınım tersin tersin/ Mevlam seni bana versin/ Al hançeri kadınım vur ben öleyim…”

Latincesi "Myrtus communis", Farsçası "Mürd" olan mersinin adı bu topraklarda binlerce yıldır değişmeden aynı biçimde söylenegelmiştir.

6-7 MİLYON DOLARLIK GELİR ELDE EDİYORLAR

Antalya’nın Akseki ilçesine bağlı Murtiçi köyü adını bitkiden alır. Murtiçi olarak anılan birçok başka yer adı da bölge halkının binlerce ortak yıllık botanik hafızasının devamlılığına işaret eder.

Antiseptik ve antibiyotik özelliği olan aromatik mesrin yaprakları, antik çağdan bu yana mutfaktan tıbba, kozmetikten sabun yapımına bir çok alanda kullanılmış. Bugün de halen pek çok bilimsel araştırmanın konusu olan bitkinin, ağaç formuna ulaşabilenleri mobilyadan baston yapımına, mangal kömüründen çelenk süsüne kullanılagelmiş.

Günümüzde ise Burdur’un Bucak ilçesine bağlı Kocaaliler köylüleri mersin dalları, çam kozalağı ve diğer maki bitkilerinin meyvelerini kullanarak yaptıkları yılbaşı çelenklerini Avrupa’ya satarak yılda 6-7 milyon dolarlık gelir elde ediyorlar.

Bugünün enformatik cehalet çağında her bitkinin başka bir adla piyasaya düşmesi gibi mersin de ‘yaban mersini’ adıyla ve hiç de kendisiyle ilgisi olmayan türlerle anılıyor. Neredeyse kuru üzümü bile "yaban mersini" diye etiketleyip yüksek fiyatlarla her bitkiden acil yardım talep eden insanlara satıyorlar.

Mersin, eski Mısır’dan antik Anadolu uygarlıklarına birçok kültür ve inançta mersin dalları ölü gömme geleneklerinin de ayrılmaz bir parçasıydı.

Bugünün dünyasında her şeyin mekanikleşerek anlamını yitirmesiyle birlikte insan da coğrafyadaki karşılığını yitirdi. Bir başka deyişle içine doğduğu değerle kurulan binlerce yıllık bağlardan koptu. Geçmişte mersin yaprağının ya da püren kokusunun sağalttığı ruhları bugün ancak lüks bir otomobil anahtarı ya da pahalı bir telefon, tek taş pırlanta sağaltabiliyor.

Yine de bu kadim ‘çalı’yla atalarının ruhuna seslenenler yok değil bu koca coğrafyada. Toroslar'ın Yörükleri öte dünyaya göç ederek ulu çamların altında yatan atalarının mezarlarına yaptıkları ziyarete mersin dallarıyla gidiyor.

BİNLERCE YIL YOLDAŞLIK ETMESİ MÜMKÜN

Antalya’nın Serik ilçesinde yaşayan Tahtacı Türkmenler ise her bayram arifesinde hakka yürüyen canlarını kucak dolusu mersin dalıyla ziyaret ediyor.

Makinin diğer türleri gibi yasal olarak hiç bir koruma statüsü bulunmayan mersin bitkisinin sorumlu toplayıcılık ve korunarak kullanılması durumunda bu toprakların insanına beşikten mezara kadar daha binlerce yıl yoldaşlık etmesi mümkün olabilir.

Yeter ki tek bir mersin yaprağın kokusunun bile bugünün dipsiz kuyusunda kaybolan insan belleğine atılan taş gibi halkalanıp ruhunu sağaltacak kıyıya çıkarmaya yeteceği unutulmasın…

Ah her Ekim’de salkım salkım yüreğime dizilen mersin dalları, Venüs'ten, Adonisten çalıp Türkmen kızının saçlarına taktım sizi…

Mersin yapraklarının kokusunu taşıyan buğulu sesiyle Ulaş Kurtuluş’un havalandırdığı o güzel Isparta türküsüyle analım makinin güzel kızını... *

Kaynak: https://odatv.com/koyluler-bu-bitkiler-sayesinde-milyon-dolarlar-kazaniyor-24101805.html

_____
_______

ADO_YORUM: O milyon dolarları köylünün sırtından komisyoncu ve alavereci tüccarlar kazanıyor Yusuf Bey. Dalgınlığınıza gelmiş olmalı bu başlık...



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--


Mersin
Latince ismi : Myrtus communis

Mersin: (Myrte / Myrte / Myrtle / As / Asmar / Sıçankulağı otu / Myrtus/ Murt/Hambelez) Mersingiller ailesindendir. 100 kadar türü vardır. Karadeniz, Ege ve özellikle Akdeniz kıyılarımızda kendiliğinden yetişir.

Mayıs-haziran ayları arasında, beyaz renkli çiçekler açan, 1-3 m boylarında, yapraklarını dökmeyen, bir ağaççıktır.

Yapı itibariyle gövde ve dallar şeklinde değil maki görünümündedir. Yapraklar kısa saplı ve karşılıklı, yeşil renkli, derimsi, oval şekillidir ve üzerinde salgı bezleri bulunur. Yaprakları hoş kokuludur. Yapraklarında ve çiçek dallarında reçine, tanen, sinaol, terpen, mirtol, pinen gibi maddeler vardır. Çiçekler beyaz, uzun saplı olup, tek olarak her bir yaprağın koltuğunda bulunur. Mersinde murt, Adana - Hatay taraflarında hambelez, diğer yörelerde mersin denilen meyveleri nohut büyüklüğünde, beyaz üzerine morumsu siyah lekelidir. Meyvenin ortalarında çok miktarda incirinkinden biraz irice olan hafif kekremsi çekirdekleri murt yeme zevkini azaltır. Murtda uçucu yağ, şeker, sitrik asit bulunur.

Mersin bitkisi gün geçtikçe azalmaktadır ve böyle giderse kısa süre sonra neslinin tükenme tehlikesi vardır. Doğal olarak yetiştiği yerler tarım alanı yapıldıkça yaşam alanı daralmaktadır. Merkeze bağlı bazı köylerde kendiliğinden yetişen kaliteli murtlar toplanıp satılmakta ve küçümsenmeyecek paralar kazanılmaktadır. Ancak yinede hiç kimse “murt bahçesi” yapmayı ciddiye almamaktadır.

Mersingiller familyasında yer alan aynı cinsten 1000 kadar bitki türünün genel adı Mersin'dir. Anayurdu Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda olan, kış mevsiminde yapraklarını dökmeyen ve 2-5 metreye kadar boylanabilen ağaç ya da ağaççıklardır. Burada sözünü edeceğimiz, Yabani ya da Adi mersin (M. communis) adı verilen tür, Akdeniz Bölgesi'nin bitkisi olup Batı ve Güney Anadolu kıyı şeridimizde bulunan güneşli ve kurak alanlardaki makiler arasında bol bol yetişmektedir. Üst yüzeyinde pek çok saydam nokta (yağ bezeleri) bulunan yaprakları sert, meşinimsi, kenarları düz, küçük, üzeri koyu yeşil, altı daha açık yeşil ve tam ortası boydan boya çizgili olur. Mersinin yaz ortasından sonbahara kadar açan altın renkli erkek organlı beyaz çiçekleri ve yuvarlak kesitli, kırmızımsı renkte dalları vardır. Bitkinin ikinci yılında dalları bej renge dönüp odunsulaşır. Başlangıçta etli ve beyaz olan meyveleri, olgunlaştığında koyu mavi-siyah renge döner. Mersin bitkisinin dal, yaprak, çiçek ve meyveleri hoş kokuludur. Bitki, döktüğü tohumlarla kendiliğinden çoğalır ya da gövde çelikleriyle üretilir.

Mersinin yaprak ve çiçekli dallarında tanen, reçine, acı birtakım maddeler ile uçucu yağlar; meyvelerinde yüksek oranda A vitamini, tanen, şeker ve asitler bulunur. Tatlı ve hoş kokulu meyveleri pazarlarda satılır ve yenir. Körpe yaprakları ise, defne gibi, et yemeklerine çeşni vermesi için kullanılır.

Kullanıldığı yerler:

Murt dalları talvar (gölgelik) yapımında, Tak, Düğün salonu, sahne, kürsü süslemede, kesme çiçek tanziminde kullanılır. (Veya kullanılırdı) Murt; Mesane iltihaplarını giderir. Nezlede faydalıdır. Akciğer iltihaplarında kullanılır. Bel soğukluğunda faydalıdır. İshali keser. Mide ağrılarını giderir. Egzamada faydalıdır. Saçları boyamakta kullanılır. Bitkinin yaprakları, çiçekli dalları ve yapraklarından elde edilen uçucu yağ (Mersin esansı) kullanılır. Yaprak ve meyveler kabızlıkta, mikrop öldürücü, iştah açıcı, kan dindirici, antiseptik ve hâricen yara iyi edici olarak kullanılır. Taze yapraklarından, su buharı distilasyonu ile “Mersin Esansı” elde edilir. Bu esans renksiz, akıcı, özel kokulu ve yakıcı lezzetlidir. Takriben 100 kg yapraktan 300 gr esans elde edilir. Mirtenol, sineol ve terpenler ihtivâ ederler. Gıda ve parfümeri sanayisinde kullanılan önemli bir ham maddedir. Yöresel olarak şeker hastalığına karşı da (günde 10 damla) kullanılır. Mersin meyveleri uçucu yağ, tanen, sekerler ve organik asitler ihtivâ eder. Antiseptik özelliği de bulunan meyveler yemiş birkaç gün bozulmadan bekleyebilir.

Tıbbi Etkileri ve Kullanımı

Bitkinin tıbbi etkileri ve bunlardan yararlanma yöntemleri şöyle özetlenebilir:

• Peklik verici ve özellikle çocuklarda diyareyi kesicidir.
• İştah açıcıdır.
• İdrar yolları enfeksiyonlarında antiseptik etkisi vardır.
• Doku ve damar büzücü niteliği nedeniyle kanı dindirici etkileri görülür.

Sayılan bu etkilerinden yararlanmak üzere, bitkinin yapraklan her mevsimde toplanır ve gölgelik, havadar bir yerde kurutulur, 1 tatlı kaşığı kurumuş mersin yaprağı üzerine 4 bardak kaynar su dökülüp 10-15 dakika süreyle demlendirilerek hazırlanan infüzyon, günde iki kez birer bardak içilir.

• Mersin, antiseptik etkiler taşır. Bu etkisinden yararlanmak üzere, bitkinin yaprakları suda kaynatılıp buharı damıtılarak elde edilmiş ve piyasada satışa sunulmuş suyu, dıştan bedene uygulanır.
• Ayrıca A vitamini yönünden zengin olan mersin meyvesinden şurup yapılarak içilmesinin, görme yeteneğini artırdığı ileri sürülmektedir."

Kaynak: www.50mucizebitki.com/mersin.html


//Foturafları netten buldum///yml1jd0rmybvo3dczx99.jpg

*-*kyaipq4rokd2rz2l26kq.jpg

*-*dzl8buf0zthe4xk5mivb.jpg

*-*myxckokrpvlvan9s53c4.jpg

[Edited at 2018-10-25 05:34 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Oct 26

--Alıntı--


"Ergenlik çağına gelen kızlar, seks işçileriyle ilişkiye sokuluyor"


Ed Butler / BBC, Malavi 23 Temmuz 2016


*-*h2yhmfcr1p4yrdy4etvu.jpg

*-*k46m25ojx0rjq1tkbmoh.jpg

*-*qtqbpufzead2ov1n0csj.jpg


Malavi'nin güneyindeki bazı bölgelerde, kız çocukları geleneksel olarak ergenlik çağına girdiklerinde para karşılığında bir seks işçisi ile cinsel ilişkiye sokuluyor.

Bu erkek seks işçilerine halk arasında "sırtlan" deniyor ve kızlarla ilişki kurmaları tecavüz değil "temizlenme" olarak görülüyor. Bu geleneğin "tecavüz"ü meşrulaştırması bir yana, en büyük etkilerinden biri cinsel yolla geçebilen hastalıkların süratle yaygınlaşması.

Eric Aniva ile Malavi'nin güneyindeki Nsanje bölgesindeki üç göz gecekondusunda buluştum. Dışarda keçiler geziyor, tavuklar eşiniyor. Doğuştan aksayan ayağıyla kapıyı açan Aniva'nın üzerinde kirli bir yeşil gömlek var. Beni sevinçle karşılıyor. Medya ilgisi hoşuna gitmiş gibi.

Aniva bu köyün önde gelen "sırtlan"larından. Malawi'nin güneyindeki bazı toplumlarda bu kişiler para karşılığında cinsel "temizlik" işleri yapıyorlar. Örneğin bir adam öldüğünde, gömülebilmesi için önce karısının "sırtlan" ile cinsel ilişkide bulunması gerekiyor. Aynı şekilde bir kadın kürtaj olmuşsa yine "temizlenmek" için bu kişiyle beraber oluyor.

'Felaketleri önlemek için'
Fakat bu geleneğin en şok edici boyutu küçük kızların ilk adet kanamalarını olduklarında "temizlenmeleri" gerektiği inancı. İlk kanamaları olduğunda üç gün boyunca cinsel ilişkiye zorlanıyorlar ve bu şekilde çocukluktan kadınlığa geçtiklerine inanılıyor. Kızlar bunu reddederse, aileleri ya da bütün köyün başına büyük felaketler gelebileceği, büyük hastalıklara yakalanılabileceği düşünülüyor.

"Sırtlan" Aniva çoğunlukla okul çağında kız çocuklarıyla cinsel iliştide bulunduğunu anlatıyor.

"Bazıları 12, 13 yaşında oluyor. Ama ben daha büyük olanları tercih ediyorum. Hepsi de benim sırtlanlığımdan zevk alıyor. Gurur duyuyorlar ve herkese 'işte' diyorlar 'gerçek bir erkek. Kadınların nasıl zevk alacağını biliyor' diyorlar."

Kadınlar nefretle hatırlıyor
Bu böbürlenmelere karşın, yakındaki köyde konuştuğum çok sayıda kız çocuğu ve genç kadın yaşadıklarını nefretle hatırlıyor.

"Elimden hiç bir şey gelmiyordu. Çaresizdim. Annem ve babam için bunu yapmaya mecbur kaldım" diyor Maria ve sürdürüyor: "Eğer reddetseydim, aileme hastalıklar musallat olabilir, hatta ölebilirlerdi. Çok korkuyordum."

Hepsi de, tanıdıkları bütün kızların bir sırtlanla ilişkiye zorlandığını anlatıyor.

İlişki başına 4 ila 7 dolar
Yaşı hakkında muğlak konuşan Aniva 40'lı yaşlarında gibi görünüyor. Şu anda iki karısı var ve ikisi de onun bir sırtlan olarak ne iş yaptığını biliyor. Aniva şu ana kadar 104 kadın ve kız çocuğuyla para karşılığında cinsel ilişkide bulunduğunu söylüyor. Bildiği kadarıyla 5 çocuğu var. Cinsel ilişkide bulunduğu kadınlar ve çocuklardan kaçının hamile kalmış olabileceğini bilmiyor.

Yaşadığı bölgede kendisi gibi 10 sırtlan bulunduğunu, her köyde mutlaka böyle bir kişi olduğunu anlatıyor. Her bir "temizlik" işlemi için kendilerine 4 ila 7 dolar karşılığı bir para ödeniyormuş.

Aniva'nın evinden otomobille 1 saatlik uzaklıkta bir köyde 50 yaşlarında, köylerinde geleneklerin taşıyıcısı olan üç kadın olan Fagisi, Chrissie ve Phelia ile tanıştım. Ergenlik çağına giren kizları her yıl kampa alarak onlara eşler olarak görevlerini öğretiyor ve bir erkeği cinsel olarak nasıl memnun edebileceklerini anlatıyorlar. Bu eğitim süreci kız çocuklarının sırtlanla cinsel ilişkiye girerek "temizlenmesi" ile noktalanıyor. Bunu kızların aileleri ayarlıyorlar.

Aniva cinsel ilişkiden önce bu kökü öğütüp suya karıştırarak içtiğini anlatıyor
Üç kadın "Bunun yapılması lazım" diyorlar, "yoksa aileler ve bütün köy halkını hastalık sarar."

Onlara bu yolla tam aksine cinsel ilişki ile geçen hastalıkların yayılabileceğini anlatıyorum. Çünkü geleneksel olarak sırtlanlar prezervatif de kullanmıyorlar. Ama kadınlar kabul etmiyorlar. Sırtlanların ahlaklı kişiler arasından titizlikle seçildiğini o yüzden AIDS/HIV virüsü taşımalarının imkansız olduğunu söylüyorlar.

Fakat HIV, gelenekler nedeniyle açık ki bu topluluklar için çok ciddi bir tehlike. Birleşmiş Milletler Malavi'de her 10 kişiden birinin bu virüsü taşıdığını tahmin ediyor.

HIV pozitif olduğunu gizliyor
"Sırtlan" Aniva'ya hiç test yaptırıp yaptırmadığını sorduğumda "Evet HIV pozitifim" diyerek beni şok etti. Aynı zamanda kendisini kızlarını "temizlemek" için tutan anne babalara bunu söylemediğini de itiraf etti.

Konuşmamız devam ederken Aniva, duyduklarımdan hoşnut olmadığımı hissetmiş olmalı ki, övünmeyi bırakıp, bu işi artık fazla yapmadığını, yakında bırakmayı düşündüğünü söyledi. alawi'liler bu geleneklerinin dış dünya tarafından - sadece kilise değil yardım kuruluşları ve hükümet tarafından da - kınandığının, onaylanmadığının da farkındalar.

Hükümet "zararlı kültürel uygulamalar" adı altında bu geleneğe karşı bir kampanya yürütüyor.

Toplumsal Cinsiyet ve Sağlık Bakanlığı müsteşarı Doktor May Shaba "Amacımız insanları mahkum etmek değil" diyor, "Ama onlara geleneklerini niçin değiştirmeleri gerektiği konusunda bilgi vermeyi hedefliyoruz."

Direnç yüksek
Daha eğitimli anne babaların hızlarını bir sırtlana teslim etmeme ihtimalinin daha yüksek olduğu söyleniyor ama güneyde görüştüğüm köy büyüğü kadınlar bu görüşlere hiç katılmıyor.

Chrissie "Kültürümüzün hiç bir yanlış yanı yok. Bugün topluma baktığınızda kızların sorumsuzca davrandığını görebiliyorsunuz. Onun için köyümüzde kızlarımıza iyi terbiye vermek zorundayız ki, başıboş kalmasınlar, iyi eşler olsunlar, kocalarını memnun etsinler. Ailelerinin başına bir şey gelmemesi için böyle olması lazım" diyor.

50 yıldır Malavi'de yaşayan ve şu anda ülkenin saygın bir antropologu olan Fransa doğumlu Katolik rahip Peder Clause Boucher bu geleneklerin yüzlerce yıl öncesine dayandığını anlatıyor.

Peder Boucher kız çocuklarını cinsel ilişkiye zorlama geleneğinin değiştirilmesine , yüz yılı aşkın süredir devam eden kilise etkisi ve son 30 yıldır etkili olan yaygın AIDS hastalığına rağmen, ülkenin güneyindeki toplumların büyük direnç gösterdiğini de anlatıyor. Fakat ülkenin kalan kısımlarında geleneğin çok daha az etkili olduğuna işaret ediyor.


Malavi'nin az sayıda önde gelen kadın liderinden biri olan merkezi Dedza bölgesinde "sırtlan" ile cinsel ilişki geleneği sadece dul ve "kısır" kadınlara uygulanıyormuş fakat Büyük Şef Theresa Kachindamoto bu gelenekle mücadeleyi yaşam amacı olarak gördüğünü söylüyor.

Ülkenin diğer bölgelerindeki şefleri de bu mücadeleye kazanmaya çalışıyor. Fakat Nsanje'de bu değişimin herhangi bir izi henüz yok.

Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan ve kırsal kesimlerinde ciddi kıtlık ve açlık sorunları olan Malavi'de ne yazık ki bu öncelikli bir politik konu olarak görülmüyor.

Soldan sağa: Aniva, Fanny, en küçük çocukları, Fanny'nin kızkardeşi ve Aniva'nın "sırtlan" olarak ilişkiye girdiği bir kadın

Bir köyde Aniva'nın iki eşinden biri olan Fanny ve ailenin küçük kız çocuğuyla biraraya geldim. Fanny önceki eşi öldüğünde Aniva tarafından "temizlenmiş" ve kısa süre sonra evlenmişler.

İlişkileri gergin görünüyor. Fanny, Aniva'nın işinden nefret ettiğini itiraf ediyor. Ama bu geçim kapıları. Ona şu anda iki yaşında olan kızının on yıl sonra aynı gelenek gereği cinsel ilişkiye zorlanmasını isteyip istemediğini sorduğumda "İstemiyorum" diyor. "Bu geleneğin sona ermesini istiyorum. Sırtlanlar ile ilişkiye mecbur ediliyoruz. Bu bizim tercihimiz değil ve kadınlar olarak bizim açımızdan çok üzüntü verici bir şey" diye sürdürüyor.

Kendi kızına gelince
Kendisine yapıldığında da nefret etmiş, hala da bu uygulamadan nefret ettiğini söylüyor.

Aynı soruyu Aniva'ya soruyorum. Kızının cinsel "temizlik" ritüelinden geçmesini istiyor mu?

Beni gene şaşırtıyor:

"Hayır benim kızım geçemez. Buna izin veremem. Bu yanlış uygulamayı durduracağım."

Ama kendisinin bunu yaptığını hatırlatıyorum. "Artık yapmayacağım, kesinlikle" diyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-36854637



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--


"ABD'ye göçmen akını: Orta Amerikalı binlerce göçmen neden ABD'ye yürüyor?"

BBC Türkçe 26 Ekim 2018



*-*e0j7d0hywc8ms26n8s1y.jpg

*-*jjhk8ksldsvxyssveaxo.jpg

*-*zxi6rbldr8ihbebea3qh.jpg

*-*eb56gxlwscqegzppnruz.jpg

*-*llavt3pqke9cyua0elrv.jpg

*-*xsvuaetqyle4rtnf3ptu.jpg

*-*hdwieqlkxnkm3maiqkry.jpg

*-*yzw1grz7yucxlvwtrtw0.jpg

*-*l2pfwuc3v4dw5gozuhol.jpg

*-*mtgpck9lrsk0izyz2ufv.jpg

*-*mzgmcawpbstdyoi1ket6.jpg

Orta Amerika'dan binlerce göçmen yaklaşık 2 haftadır ABD'ye doğru ağır adımlarla yürüyor.

Guatemala, Honduras ve El Salvador'dan yola düşen bu göçmenler, zulüm, şiddet ve yoksulluktan kaçtıklarını söylüyorlar.

Yolculuk, aşırı sıvı kaybı gibi pek çok tehlikeye gebe. Suç çeteleri de cabası. Ancak göçmenler kalabalık grup halinde seyahat ettiklerinde kendilerini daha güvende hissettiklerini söylüyorlar.

ABD basınında "göçmen kafilesi" olarak adlandırılan bu yürüyüş hakkında bilmeniz gerekenleri derledik.

Nasıl başladı?
12 Ekim'de Honduras'ın suç oranı yüksek şehri San Pedro Sula'da 160 kişi bir otobüs terminalinde bir araya gelerek bu tehlikeli yolculuğa başladı.

Ülkelerindeki şiddet sarmalı, yolsuzluk ve işsizlikten kaçmak için bir aydır bu yürüyüşü planlıyorlardı.

Son göçmen kafileleri birkaç yüz kişiden oluşuyordu, ancak eski bir siyasetçi bu planı Facebook'ta paylaşınca, haberler hızla yayıldı ve katılan göçmen sayısı katlandı.

13 Ekim'in ilk saatlerinde grup yola çıktığı zaman, binden fazla Honduraslı onlara katılmıştı.

Meksika'nın Mapastepec kentine ulaşan göçmenler dinleniyorlar
O zamandan beri komşu Guatemala'ya, ardındansa Meksika'ya geçtiler. Yolculuk süresince binlercesi daha onlara katıldı.

Neden bir kafile oluşturdular?
Göçmenlerin çoğu ABD ya da Meksika'da daha iyi fırsatların olduğu yeni bir yaşam kurma umuduyla yola çıktıklarını söylüyorlar.

Diğerleri ülkelerindeki şiddetten kaçtıklarını ve sığınma başvurusu yapmayı istediklerini kaydediyorlar.

Yaklaşık 9 milyonluk nüfusu olan Honduras'ın bölgenin genelinde olan çete kaynaklı şiddet, uyuşturucu savaşları ve yolsuzluk gibi sorunları var.

Bölge, dünyadaki en yüksek cinayet oranına sahip yerlerden biri.

İki çocuk annesi bir kadın yerel El Heraldo gazetesine yaptığı açıklamada, "ABD'ye ulaşmak rüyamız. Çocuklarımıza daha iyi bir gelecek vadetmek istiyoruz. Burada (Honduras'ta) iş bulamıyoruz" diyor.

Göç.menler Guatemala-Honduras sınırındaki Suchiate nehrini kendi yaptıkları sallarla geçmeye çalışıyor
Orta Amerikalıların ABD'ye göç etmek için ülkelerinden kaçmaları yeni bir durum olmasa da, bu tür organize kafileler göreceli olarak yeni.

Göçmenler çoğunlukla onları kendileri için çalışmaya zorlayan insan kaçakçıları ya da uyuşturucu çeteleri tarafından kaçırılıyorlar.

Bunun gibi büyük grupları hedef almak ise daha zor ve bu nedenle daha fazla güvenlik sağlıyorlar.

Grup ne kadar büyük?
Büyüklüğünü kesin olarak belirtmek zor, ancak kuzeye doğru ilerledikçe kafileye katılanların sayısı kısa zamanda arttı.

Birleşmiş Milletler'in bir sözcüsü, Uluslararası Göç Örgütü'nün tahminlerine dayanarak, kafiledeki göçmen sayısının 22 Ekim itibarıyla 7 bin olduğunu açıkladı.

Göçmenler Meksika'nın Mapastepec kentinden geçiyor
Ancak grup bölünmüş durumda, bu da kesin sayıyı belirlemeyi zorlaştırıyor.

Bazı göçmenler şimdiden Meksika'nın Tapachula şehrine ulaştılar bile. Diğerleri ise hâlâ Guatemala-Meksika sınırında.

Bu grupların dışında, yeni oluşturulan Honduraslı bin kişilik bir grup da ABD'ye doğru yola çıktı.

3 binden fazla Honduraslı ise ülkelerine geri döndü.

Göçmenlerin yolculuğu nasıl?
Yolculuk meşakkatli ve kafileye katılmaya karar veren göçmenler için bir dizi sorunu da beraberinde getiriyor.

Sıcak hava, güneş yanığı ve aşırı sıvı kaybının devamlı bir risk oluşturduğu anlamına geliyor. Bazı göçmenler şemsiyeler ve kartonlarla korunmaya çalışıyor.

Kimileri 6 gün aralıksız yürüdükten sonra baygınlık geçirdi.

Göçmenler yollarda ya da yol üzerindeki derme çatma kamplarda geceyi geçiriyorlar ve temiz su ile temizlik imkanlarından yoksunlar.

Yiyecek de az ve geçtikleri yerlerdeki insanların kafileye yiyecek verdikleri bildiriliyor.

Yetkililer pasaportlarını kontrol ederken göçmenlerin uzun saatler boyunca bekledikleri Guatemala ve Meksika sınırında, yetkililerin yola devam etmelerini engelleme çabaları sonucu polisle çatışmalar meydana geldi.

Bazı göçmenler polise taş attı, polis ise göçmenlere biber gazıyla müdahale etti. Olaylarda birden fazla kişi yaralandı.

ABD'ye ulaşabilirlerse ne olacak?
ABD'li yetkililerin eğer göçmenler ülkelerinde şiddetten kaçtıklarını söylüyorlarsa sığınma taleplerini gözönüne almak için yasal yükümlülükleri var.

ABD Adalet Bakanı Jeff Sessions, sığınma kanununun geçmişte kötüye kullanıldığına dair "anlaşılabilir bir korkunun" olduğunu söyledi ve Haziran ayında aile içi şiddet ve çete şiddeti mağdurlarının bundan böyle kanuna tabi tutulmayacağını açıkladı.

Aktivistler yılda en az 10 bin mültecinin bu gerekçelerle ABD'ye sığındığını söylüyor.

Bu karar şu an davalık.

Bu kafile neden çok gündeme geldi?
Geçmişteki daha küçük göçmen kafilelerinin aksine, bu kafile ABD Başkanı Donald Trump'ın dikkatini çekti.

Pazartesi günü bir dizi Orta Amerika ülkesini insanların ayrılmalarına ve "yasa dışı bir şekilde" ABD'ye gitmelerine izin vermekle suçladı.

Trump bu ülkelere dış yardımın kesilmesi tehdidinde de bulundu, ancak hangi yardımdan bahsettiğini açıklamadı:

"Guatemala, Honduras ve El Salvador ülkelerinden ayrılarak yasa dışı bir şekilde ABD'ye gelmelerini durdurmada başarısız oldu. Şimdi bu ülkelere verilen büyük miktardaki dış yardımın kesilmesine ya da büyük oranda azaltılmasına başlayacağız."

@realDonaldTrump tarafından yapılan numaralı Twitter paylaşımını geçin

Donald J. Trump

@realDonaldTrump
Guatemala, Honduras and El Salvador were not able to do the job of stopping people from leaving their country and coming illegally to the U.S. We will now begin cutting off, or substantially reducing, the massive foreign aid routinely given to them.


@realDonaldTrump tarafından yapılan numaralı Twitter paylaşımının sonu
Yasa dışı göçü bitirmek, Trump'ın başkanlık yarışındaki vaatlerinden biriydi.

6 Kasım'da ara seçimlerle karşı karşıya olan Cumhuriyetçilerin, Temsilciler Meclisi'nde sandalye kaybedebilecekleri belirtiliyor.

Trump tekrar tekrar kafilenin siyasi bir motivasyonla hareket ettiğini savundu, ancak bunun için bir kanıt sunmadı.

Pazartesi günü ABD halkına, ülke sınırına yığılan göçmenlerden Demokratları sorumlu tutmaları çağrısı yapan Trump, "Ara seçimleri hatırlayın" dedi.

Göçmen kafilesinde "suçluların" olduğunu öne süren Trump, bir Twitter mesajında ise göçmen kafilesinde "kimliği bilinmeyen Orta Doğuluların" olduğunu iddia etti.

Gazeteciler tarafından bu konuya açıklama getirilmesi istendiğinde ise, herhangi bir kanıt sunmadı.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45980882



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄



--Alıntı--

"İstanbul Yeni Havalimanı: İhale sürecinde neler yaşandı, proje için hangi garantiler verildi?"


İrem Köker BBC Türkçe 26 Ekim 2018

*-*xz8zuikapgbkk0l83xef.jpg

*-*gsry5lbzz8y5seeelqw9.jpg

*-*jthqdethroavhfp0tfsi.jpg

*-*lte6c0lz4fq5qdu7ugxk.jpg

*-*wk2hnxad3hxggmedcyeh.jpg



Gündeme geldiği günden bu yana birçok tartışmaya konu olan ve Cumhuriyet tarihinin en büyük yatırımlarından biri olarak gösterilen İstanbul Yeni Havalimanı'nın açılışına birkaç gün kaldı.

Şu ana kadar 7 milyar euronun üzerinde bir yatırımın yapıldığının açıklandığı havalimanı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katılacağı törenle Pazartesi günü açılıyor. Aynı gün yeni havalimanının adı da açıklanmış olacak.

Erdoğan'ın bir "zafer anıtı" olarak nitelendirdiği ve destekçileri tarafından Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının en ihtişamlı projesi olarak nitelendirilen yeni havalimanı, bazıları içinse İstanbul'un sonunu getirecek bir felaketin parçası.

BBC Türkçe, İstanbul'a üçüncü bir havalimanının yapılması fikrinin ortaya çıkmasından bu yana çok tartışılan bu projeyi ihale sürecinden işçi haklarına, maliyetinden yapıldığı yere kadar birçok açıdan değerlendiren bir haber dosyası yayımlamaya başlıyor. Üç gün boyunca yayımlanacak olan bu dosyada projeyle bağlantılı çok sayıda kişi ile görüşmeler gerçekleştirildi.

Yeni havalimanı fikrinin ortaya çıkışı 2005
Açılışı cumhuriyetin kuruluşunun 95'inci yıldönümü olan 29 Ekim 2018 tarihinde yapılacak olan üçüncü havalimanı fikrinin ortaya atılmasının tarihi 2005 yılına kadar uzanıyor.

Söz konusu fikri, Erdoğan henüz başbakan olduğu dönemde İstanbul'daki iki havalimanının yeterli olmadığı ve Avrupa yakasına üçüncüsünün inşa edileceği sözleriyle ortaya attı.

Projenin hayata geçirilme süreci ise 2011 yılında Erdoğan'ın başbakanlığı döneminde "Vizyon 2023" hedeflerini açıklamasıyla birlikte hızlandı.

İhale 13 Mayıs 2013 tarihinde yapıldı. Yap-İşlet-Devret modeliyle yapılan ihalede yeni havalimanının 25 yıllık kira bedeli için en yüksek teklif 22,152 milyar Euro oldu. KDV de eklendiğinde bu miktar 26.142 milyar euroya ulaşıyor.

Bu da 25 yıl boyunca "mal sahibi" konumundaki Devlet Hava Meydanları İşletmesi'ne (DHMİ) senelik 1,04 milyar euro gibi bir kira bedeli ödeneceği anlamına geliyor.

Ancak ihaleyle ilgili esas tartışma bedelden çok, kazanan konsorsiyum üzerinde yaşandı.

17 firmanın şartname aldığı ancak dört grubun teklif verdiği ihaleyi kazanan Cengiz-Kolin-Limak-MAPA-Kalyon Ortak Girişim Grubu'nu oluşturan şirketler, kamuoyunda yakından biliniyor.

Daha önce enerji dağıtım ve metro hattı gibi büyük altyapı ihalelerini alan bu şirketlerin adı 17 Aralık 2013'te yolsuzluk iddialarıyla ilgili başlatılan operasyonlarda da geçmişti.

'Bazı firmalar adrese teslim olduğunu düşündü'
İhale sürecini yakından takip eden bir kaynak, Türkiye'nin bazı büyük gruplarının şartname almalarına karşın ihaleye girmemelerinin ardında hazırlanan şartnamenin "adrese teslim bir ihale süreci" izlenimi vermiş olmasının etkili olduğunu söyledi.

İhale süreciyle ilgili adının açıklanmaması koşuluyla BBC Türkçe'ye bilgi veren kaynak, "İhale şartnamesinin bazı kritik noktalarında muğlak ifadeler yer alıyor. Bu da devletin, yani DHMİ'nin ihale sonrası bazı konularda karar verirken kazanan şirkete göre farklı inisiyatifler alabileceği kaygısı yarattı" dedi.

Havalimanının üzerine inşa edildiği zemini "sorunlu ve sıkıntılı" olarak tanımlayan aynı kaynak, dolgu ve hafriyat çalışmalarının çıkabilecek problemlere karşısında maliyeti olağanüstü düzeylere çıkarabilecek olmasından dolayı birçok firmanın "gözünü korkuttuğunu" da vurguladı.

Aynı kaynak, "Mesela, şartname ve sözleşmeye göre, dolgu malzemesinin temininin de yaşanan sıkıntılar inşaatı askıya alabilecek mücbir sebepler arasında sayılıyor. Ancak bunun ne olabileceği belirtilmiyor ve hangi durumda devletin mücbir sebep kabul edip etmeyeceği de net değil. Ben dolgu malzemesi bulamam ama bunu mücbir sebep saymaz, sen bulamazsın, sana sayar. İşte saymadığı noktada ciddi bir mali yük oluşturur" dedi.

DHMİ, BBC Türkçe'nin ihale süreci ve havalimanının yapım aşamalarıyla ilgili sorduğu sorulara yanıt vermedi.

Yatırımın üçte biri TMMOB'un 'uygun değil' dediği araziye harcandı
Yeni havalimanının İstanbul'un Avrupa yakasının kuzeyinde yer alan Yeniköy, Akpınar ve Tayakadın köyleri arasında inşa edileceğinin açıklanmasıyla birlikte zeminle ilgili tartışmalar da başladı.

Daha ihale sürecinde oldukça engebeli olan bu bölgenin düzleştirilmesi ve düz bir alan olarak deniz seviyesinden 105 metre yüksekliğe çıkarılması sürecinin projenin en maliyetli ve sıkıntılı bölümünü oluşturacağı belirtiliyordu.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İstanbul İl Koordinasyon Kurulu'nun Aralık 2014 tarihli teknik raporunda, yaklaşık 7,65 kilometrekarelik alanın yüzde 80'lik bir bölümünü orman ve yüzde 15'lik bir kısmını da maden ile diğer kullanım alanları oluşturduğu belirtildi.

Kalan bölümlerin ise göl, mera, tarımsal alan ve fundalık olduğu ifade edildi.

Aynı raporda, TMMOB bünyesindeki Jeoloji Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi'nin yaptığı araştırmaların bölgenin "havaalanı yapılması için uygun olmadığı" sonucuna ulaştığı vurgulandı. Bunun gerekçeleri arasında topografik engellerin giderilmesi için aşırı miktarda kazı ve dolgunun gerekmesi, bölgedeki suni göllerin tabanındaki suya doygun sedimentlerin varlığı, sıvılaşma riskleri ve rehabilite edilmemiş kömür ve kil sahalarının bulunması sıralandı.

Projede görev yapan kaynaklar ise zeminin çok sıkıntılı olduğunu ancak dolgu ve hafriyat süreçlerinde çok titiz bir çalışma yürütüldüğünü söyledi.

Adının açıklanmaması koşuluyla BBC Türkçe'ye konuşan ve projede çalışan bir kaynak, "Zeminin çok sıkıntılı olduğu doğru. İnşaat sürecinde de zaman zaman sorunlar yaşandı. Ancak zeminde uluslararası standartlara uygun, en sağlam malzemeler kullanıldı. Ayrıca, hafriyat ve dolgu süreci DHMİ tarafından yakından takip edildi ve Avrupalı bir şirkete denetimi yaptırıldı. Bu şirketin hiç taviz vermeyerek en üst düzey standartları uyguladığını söyleyebilirim" dedi.

Bir başka kaynak da hafriyat sürecinde 2 binden fazla kamyonun görev yaptığını ve işlemlere arazinin en sıkıntısız bölümü olarak gösterilen batı bölgesinden başlandığını söyledi.

İstanbul Yeni Havalimanı'nı inşa eden ve 25 yıl boyunca işletecek olan İstanbul Grand Airport'un (İGA) CEO'su Kadri Samsunlu, BBC Türkçe'ye yaptığı açıklamada, yapılan yatırımın "ciddi bir kısmının" yer hareketleri için harcandığını söyledi.

Samsunlu, "Toplam 800 milyon metreküp hafriyat yaptık, 350 milyon metreküp dolgu yaptık bugüne kadar. Yatırımın ciddi, yüzde 30'undan fazlasını yer hareketleri için harcadık" dedi.


İGA CEO'su Samsunlu BBC Türkçe'ye konuştu
Projenin finansmanı yerli bankalardan, garantisi DHMİ'den
Projeyle ilgili yatırımın büyüklüğü ve başta zemin olmak üzere inşaat sürecinde maliyetlerin artabileceği tahmini finansmanın nasıl sağlanacağı sorunu da uzun süre gündemde tuttu.

İlk fazın finansmanı için Ekim 2015'te üçü kamu, üçü özel olmak üzere altı yerel bankanın verdiği 4,5 milyar euroluk paket tamamlandı. Birinci faz için konsorsiyumun da 1,5 milyar euroluk özkaynak koyacağı açıklandı. Buna göre, ilk fazda toplam 6 milyar euroluk bir harcama yapılacağı hesaplanıyordu.

Ancak, bu yıl içerisinde projeyi gerçekleştiren İGA, ilk finansman paketini veren altı bankadan 1 milyar euroluk ek kredi sağladı.

İGA CEO'su Samsunlu, BBC Türkçe'ye yaptığı açıklamada, projenin kalanının hazırlanan bütçe içerisinde bitirilmesinin planlandığını ve diğer fazlarla ilgili finansman konusunda bir sorun öngörmediğini söyledi.

Samsunlu, "Biz bu projeyi tamamen ortaklarımızın sağladığı sermaye ve bankalardan aldığımız finansmanla yaptık. Şu ana kadar projelerimizin kalanını da bütçemizin içinde bitirmeyi planlıyoruz. Buradaki giden süreçte de Türkiye'nin en prestijli projesi ve sadece Türk insanı değil, bütün dünya için yaptığımız bu projeden gelen nakit akışlarıyla beraber bu projenin kalan fazlarında da yeteri kadar kaynağı yaratacağımızı düşünüyorum. Ben bir sorun öngörmüyorum" dedi.

Finans sektöründen bir kaynak ise daha önce büyük altyapı projelerine katılan yabancı bankaların havalimanı yatırımından uzak durmayı tercih ettiğini ve bunun altında da hesaplamalarla ilgili sıkıntıların bulunduğunu söyledi.

Konuyu BBC Türkçe'ye değerlendiren kaynak, "İhalenin daha teklif aşamasında verilen bedele baz alınan yolcu sayısı çok da gerçekçi bulunmadı. Kademeli olarak yapılacak olan projede ilk faz için önce 90, sonra 150 ve 2020'lerin sonunda tamamlandığında da 200 milyon yolcu geleceği düşünülüyor. Ancak genel olarak bu rakamların ne kadar gerçekçi olduğu büyük bir soru işareti" dedi.

Aynı kaynak, ihale sürecinin Türkiye ekonomisinin büyüme hızının yavaşlamasının beklendiği bir dönemde gerçekleştirildiğini ve ekonomik büyüme ile havacılık sektörünün paralel büyüme göstermesinden dolayı yolcu hedefiyle ilgili soru işaretleri doğduğunu vurguladı.

2015'te sağlanan 4,5 milyar euroluk finansman Türkiye'de sıfırdan yapılan bir altyapı projesine verilen en büyük kredi olma özelliği taşıyor.

Ancak daha önceki büyük altyapı projelerinden farklı olarak üçüncü havalimanında Hazine garantisi bulunmuyor.

Bununla birlikte DHMİ yolcu gelir garantisi verirken, sözleşmenin iptal olması veya beklenmedik bir durumun ortaya çıkması halinde borcu da üstlenmiş olacak.

DHMİ'den yolcu garantisi
Projeye göre, havalimanının kapasitesinin kademeli olarak artırılması öngörülüyor. 2021 sonunda tamamlanması beklenen birinci faz sona erdiğinde havalimanının kapasitesi de 90 milyona ulaşacak.

Havalimanının yolcu kapasitesi ve kullanan yolcu sayısı, proje için DHMİ tarafından verilen garantiler açısından da önem taşıyor. DHMİ, bu proje için hem finansman hem de yolcu gelir garantisi verdi.

İhale şartnamesine göre, DHMİ tarafından verilen yolcu gelir garantisi 12 yıl için toplamda 6,3 milyar euroya ulaşıyor. Projenin tamamlanma fazlarına göre de verilen garanti miktarı artış gösteriyor:

Birinci Yıl 316.351.370 Euro
İkinci Yıl 333.847.140 Euro
Üçüncü Yıl 350.793.880 Euro
Dördüncü Yıl 367.279.855 Euro
Beşinci Yıl 540.582.936 Euro
Altıncı Yıl 563.060.583 Euro
Yedinci Yıl 585.105.273 Euro
Sekizinci Yıl 606.750.008 Euro
Dokuzuncu Yıl 628.020.180 Euro
Onuncu Yıl 648.935.580 Euro
Onbirinci Yıl 669.511.824 Euro
Onikinci Yıl 689.761.373 Euro

Garanti bedeli hesaplamasında ise dış hat giden yolcu için 20 euro, dış hattan gelip dış hata giden transit yolcu için 5 euro ve iç hattan gelip dış hata giden transit yolcu için ise 3 euro servisi ücreti baz alınacak.

Bu servis ücreti, havacılık sektöründe "ayak bastı parası" olarak biliniyor. Her ne kadar adı "ayak bastı" olsa da bu ücret, havalimanından ayrılan yolcu üzerinden hesaplanıyor. Bir diğer deyişle, yolcuların indikleri değil, ayrıldıkları havalimanına göre bu hizmet bedeli tahsis ediliyor.

Dünyada genellikle bu bedel uçak biletine yansıtılıyor. Ancak az sayıda da olsa bazı ülkelerde gelişte nakit olarak alma uygulaması yapılıyor.

Gelir garantiyi aşarsa İGA devlet ödeme yapacak
Şartnameye göre, yıllık bazda tahsil edilen yolcu hizmet bedelinin garanti bedelinin altında kalması durumunda DHMİ'nin aradaki farkı İGA'ya ödemesi öngörülüyor. Tahsil edilen hizmet bedelinin, garanti bedelinin üzerine çıkması halinde ise aradaki farkı bu kez İGA devlete ödüyor.

Airport Haber yazarı havacılık uzmanı Murat Herdem, mevcut yolcu rakamları baz alındığında İstanbul Yeni Havalimanı'nın yıllık gelirinin 400 milyon euro civarında hesaplandığını söyledi.

BBC Türkçe'nin sorularını yanıtlayan Herdem, "İlk birkaç yıl yolcu gelirleri kafa kafaya gibi olsa da ilerleyen yıllarda bir miktar devletin kasasından para çıkacağını söyleyebilirim. Çünkü devletin yolcu geliri tazminatı ödememesi için 12'nci yılın sonunda kabaca yolcu sayısının 130 milyona çıkması gerekiyor. O süreçte bir kriz yaşanır yolcu sayısı düşerse devlet bu açıdan zarara uğrayacaktır" dedi.

Ancak Herdem, devletin sadece yolcu gelir riskine garantör olmasının sözleşmenin "tartışılabilir bir yönü" olduğunu söyledi.

Herdem, "Tabi devletin yolcu geliri dışında havalimanı otoparkı, Duty Free, ticari alan kiraları ve hava tarafı yönetim gelirleri gibi çok ciddi gelir kalemlerinden pay almayacak olması ve sadece yolcu gelir riskine garantör olması sözleşmenin tartışılabilir bir yönü olarak öne çıkıyor" dedi.

İstanbul Yeni Havalimanı'nın içinde terminal, pist ve bunlarla bağlantılı otopark gibi havacılık için gerekli tesislerin yanı sıra Airport City adı verilen bir bölümün de yer alması planlanıyor. İGA'nın web sitesinde yer alan bilgiye göre, bu bölümde "oteller, ofisler, alışveriş merkezi ve sosyal yaşam alanları, hastaneler, camiler, okullar ve fuar alanlarının" yer alması öngörülüyor.

Burası da tamamlandığında buradaki dükkan, işyeri ve otel gibi tesisleri kiralama ve kira gelirini alma hakkı da İGA'da olacak.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-45990453




▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄

--Alıntı--


"Türkei/ Ein riesiger Erdoğan-Flughafen"


Süddeutsche Zeitung /26. Oktober 2018, 09:37 Uhr / Von Christiane Schlötzer


//Der Flughafen wurde teurer als gedacht, weil der Boden schwierig zu bebauen war. (Foto: AFP)///zbvbldbsf5tq9878uaw0.jpg

*-*kdm28m28ix7dvf0ozl7m.png


Eine Fläche von umgerechnet 10 000 Fußballfeldern - der neue Flughafen Istanbuls ist acht Mal so groß wie der alte. Am Montag soll er öffnen.

Flughäfen, Brücken, Tunnel und Autobahnen sollen in der Türkei nicht nur die Infrastruktur fördern; es sind auch Prestigeprojekte Erdoğans.

Die Regierung garantiert der Betreibergesellschaft für die ersten zwölf Jahre 6,3 Milliarden Euro Einnahmen - sonst zahlt sie die Differenz.


Heiter sei die Landschaft, "ihre Täler, Flüsschen und Berge lächeln immer". Als Konstantinos Kavafis, der große griechische Dichter, der eine Weile am Bosporus lebte, dies schrieb, bedeckten noch dichte Wälder die Hügel am Wasser. Damals, um 1880, hatte die Stadt knapp 900 000 Einwohner, heute sind es mindestens 15 Millionen. Immer weiter ist Istanbul nach Norden gewachsen, mit jeder neuen Brücke über den Bosporus, drei sind es jetzt. Trabantenstädte zwängen sich in die Täler, Wohnburgen ziehen sich die Hügel hinauf. Und ganz im Norden, wo der Bosporus ins Schwarze Meer mündet, liegt nun der neue Flughafen, auf einer gigantischen Fläche von 76,5 Millionen Quadratmetern oder umgerechnet 10 000 Fußballfeldern - das ist achtmal so groß wie der alte Istanbuler Atatürk-Airport.

Türkischer Größenwahn? "Wenn jemand eine Vision für die nächsten 20, 50, 100 Jahre hat, braucht es eine völlig neue Infrastruktur", sagt Kadri Samsunlu, der Chef der neuen Flughafengesellschaft IGA. Wen Samsunlu meint, ist klar: Präsident Recep Tayyip Erdoğan. Bei der Grundsteinlegung im Juni 2014 nannte Erdoğan, damals noch Premier, den Airport ein "Monument des Sieges", einen gebauten Beleg für den ökonomischen Aufstieg der Türkei in die Weltelite. "Die türkische Regierung hat eine sehr aggressive Strategie für den Transportsektor", sagt Samsunlu. Der Tourismus ist einer der wichtigsten Wirtschaftszweige. Aber Flughäfen, Brücken, Tunnel und Autobahnen sind für Erdoğan auch Prestigeprojekte, und die halbstaatliche Turkish Airlines (THY) ist ein Instrument der Außenpolitik. Weltweit hat keine andere Fluglinie in den letzten zehn Jahren ihr Netz so ausgeweitet wie THY, zu Zielen in Nah- und Fernost, Afrika und Amerika.


Seit der Grundsteinlegung 2014 ist viel passiert, die Türkei hat einen Putschversuch erlebt, der Tourismus ist erst eingebrochen, nun kommen wieder mehr Gäste. Aber diese Woche hat die Bundesregierung die Reisehinweise erneut verschärft, weil Äußerungen in sozialen Medien von der türkischen Justiz als "Präsidentenbeleidigung" gewertet werden könnten.

Zudem steckt die Türkei in einer Finanzkrise. Samsunlu ist trotzdem optimistisch, er glaubt, der Flughafen werde die hochgesteckten Ziele erfüllen. Bis 2023, wenn die Republik 100 Jahre alt wird, soll es "mindestens 100 Millionen Passagiere geben". Vor Kurzem wurden noch bis zu 140 Millionen Passagiere genannt, oder gar 200 Millionen bis 2030. Damit hätte Istanbul wirklich einen der größten Flughäfen der Welt. Der Platz dafür wäre da. Heute steht Atlanta in den USA mit gut 100 Millionen Reisenden an der Spitze.

Samsunlus Büro ist in einem schlichten Zweckbau untergebracht, wenige Autominuten vom Flughafengelände entfernt. Bis zur offiziellen Eröffnung am kommenden Montag, dem 95. Gründungstag der Republik, wird dort noch gearbeitet. Gelbe Riesenkräne ragen in die Luft. Im Terminal aber hängen schon riesige Erdoğan-Porträts für den Festakt. Erst dann soll der Name des Airports verraten werden. Ex-Verkehrsminister Ahmet Arslan, bis Juli im Amt, fragte bereits: "Warum nicht Recep-Tayyip-Erdoğan-Flughafen?" Samsunlu sagt: "Das ist nicht meine Entscheidung."

Das Terminal ist lichtdurchflutet, Deckenhöhe 28 Meter. Im Werbeprospekt ist neben der Abflughalle die Hagia Sophia abgebildet, deren Kuppel ist allerdings genau doppelt so hoch. Bezüge zur Geschichte sind gewollt, der Tower hat Tulpenform. Die "Tulpenzeit" gilt als kulturelle Blütezeit des Osmanischen Reiches.


Kritik von Naturschützern und Risiko für den Staat

Im Terminal haben sie schon den "echten" Flugbetrieb geprobt. Samsunlu hat es auf Facebook gepostet. Seine Leute tragen gelbe Westen und lachen viel, als wären die Hügel am Bosporus immer noch heiter, obwohl man für den Mega-Airport doch jeden Buckel planiert hat. Samsunlu sagt, das Gelände sei zu einem "beträchtlichen Teil bereits beschädigt" gewesen, weil hier früher Kohle abgebaut wurde. "In den Tümpeln hätte kein Fisch überlebt."

Naturschützer kritisierten dagegen das Abholzen von 657 000 Bäumen. Die Zahl stammt aus einem Gutachten des Umweltministeriums. Es gab Klagen vor Gericht, auch erfolgreiche. Vor Gefahren für die Trinkwasserversorgung Istanbuls - im Norden liegen auch die Speicherseen - wurde gewarnt. Am Ende siegte die Regierung, Gutachten wurden geändert. Fünf große Baufirmen bekamen den Zuschlag, sie gelten als regierungsnah.

Istanbul will vor allem anderen Transitairports Konkurrenz machen. Die Strecke von London über Istanbul nach Mumbai sei kürzer als die von London über Dubai nach Indien, rechnet der IGA-Chef vor. "Die Leute wollen nicht so lang im Flugzeug sitzen. Wir haben einen geografischen Vorteil." Viel- und Langstreckenflieger werden mit einer 800 Meter lang Shoppingmall umgarnt, "geformt wie der Bosporus". Denjenigen, die nicht verweilen wollen, sondern weitereilen müssen, verspricht der Manager, dass sie trotz "etwas längerer Wege" in 50 bis 55 Minuten von den sieben Eingängen über zwei Sicherheits- und eine Passkontrolle ihr Gate erreichen würden, weil "alle Prozesse beschleunigt wurden".

Der Atatürk-Airport liegt im Süden, er ist von Häusern umgeben, kaum erweiterbar und heillos überfüllt. Im Gespräch war als Alternative ein anderes Gebiet im Süden, landschaftlich reizlos. Der grüne Norden aber erschien attraktiver, vor allem den Baukonzernen, sagen Umweltschützer. "Das wird das neue Istanbul", sagt Samsunlu. Trabantensiedlungen in Airportnähe sind schon geplant. Nachteil für den Norden: Hier gibt es häufig Nebel, vom Schwarzen Meer. Und oft ist es windig, deshalb stehen hier viele Windräder. Zugvogelschwärme gab es bislang auch. Sie würden "intensiv beobachtet", sagt Samsunlu,

Wenn der Flughafen zu wenig Gewinn macht, zahlt der Staat drauf
Die fünf Baufirmen bilden auch die Betreibergesellschaft. Sie haben nach offiziellen Angaben bislang 10,5 Milliarden Euro investiert, geplant waren knapp sieben Milliarden. Das Gelände erwies sich als schwieriger als gedacht. Gebaut wurde dennoch in Rekordtempo. Mehrfach streikten Arbeiter, klagten über hohen Zeitdruck, schlechtes Essen, Bettwanzen, verspätete Bezahlung. Die Gewerkschaft zählte 37 Tote durch Unfälle, der Verkehrsminister 27, bis Februar. Samsunlu sagt: "Ich bedauere jeden Verlust von Menschenleben."

Nach 25 Jahren bekommt der Staat den Airport geschenkt, vorher zahlt die IGA Konzession. Für die ersten zwölf Jahre garantiert die Regierung 6,3 Milliarden Euro Einnahmen, sonst zahlt sie die Differenz. "Das wird nicht nötig sein", sagt Samsunlu. Bei anderen von Erdoğans Megaprojekten zahlt der Staat jedoch schon drauf.

Eine Metro zum Airport wird es erst 2020 geben, davor fahren Busse. Vom Zentrum sollen sie den Weg in einer Stunde schaffen - ohne Stau. Bis Jahresende gibt es nur eingeschränkten Flugbetrieb. "Soft Opening" nennen sie das. THY wollte mehr Zeit zur Umstellung, heißt es. Der Riesenumzug um Silvester soll 45 Stunden dauern, dann soll "Atatürk" bald schließen und das Gelände ein Park werden.

Kaynak: https://www.sueddeutsche.de/wirtschaft/istanbul-flughafen-eroeffnung-kosten-1.4186115

[Edited at 2018-10-27 03:40 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Oct 27

--Alıntı--


"Kim bu "tahıl beyin" lobileri"


Psikiyatri Uzmanı/ Dr. Semih Dikkatli
Gastroenteroloji Uzmanı / Dr. Atilla Bektaş
Odatv / 27.10.2018 12:49


Dünyada 1920’li yıllarda etkileri görülmeye başlayan ve 1927 de patlayan büyük ekonomik krizin ardından, Amerikan şirketleri ülke ekonomisini canlandırmak, arz fazlasına talep yaratmak için, devlet desteğiyle iletişim ve medya kanalları üzerinden büyük reklam kampanyaları yürütmeye başladılar. Amaç toplumda tüketimi artırmak, yeni tüketim kalıplarını topluma empoze etmekti.

Bu konuda yapılan global ölçekli çalışmaların başlangıcı, insan zihninin çalışma şekli ve psikanaliz konusunda çığır açan Dr.Sigmund Freud’un Amerikan vatandaşı olan yeğeni Bernays’a kadar uzanmaktadır. Edward Bernays amcasının çalışmalarını yakından takip eden biri olarak, toplumda tüketim davranışlarının yönlendirilmesi konusunda, tüketim toplumunun temelini atmış bu konuda şirketler ve kurumlar için halkla ilişkiler alanının yaratıcılığını yapmıştır.

Bernays o zamana kadar talebe karşı arz üreten şirketlere, bu mantığı tamamen terk etmelerini önerdi ve onlara şu soruyu sordu.

-Neden, siz arzı yaratıp tüketimi tetiklemiyorsunuz?

Başlangıçta şirketlerin bu değişime karşı çekingen davranmaları üzerine, Bernays şöyle dedi; “Siz sadece mallarınızı seri olarak üretin ve bana onları satmam için yeterli reklam bütçesi verin. Tüm mallarınızın satıldığını göreceksiniz.”

O GÜNDEN SONRA ABD’DE KADINLARIN SİGARA İÇMESİ NORMAL BİR OLAY OLARAK ALGILANMAYA BAŞLANDI

Bunun üzerine fabrikalar seri üretimlere başladılar ve Bernays ilk başarısını sigara satışlarını artırarak gösterdi. O dönemler muhafazakâr ABD’de kadının sigara içmesi, hele bunu herkesin içinde yapması hoş karşılanmazdı. Kadınların sigara içmemesi sigara pazarının büyümesi konusunda en önemli engeldi. Toplumun hemen hemen yarısı otomatikman sigara içmiyor, sigara pazarı yarım kalıyordu.

Bunu gören Bernays, bir kurtuluş günü kutlaması öncesi basına haber göndererek, kadınlar için özgürlük ateşini yakacağını, bunu kaçırmamaları gerektiğini bildirdi.

Kutlama kortejinin kalabalıklar içinden geçtiği bir noktada, dönemin tanınmış manken ve yıldızlarına herkesin içinde sigara yaktırdı ve bunu “kadınlar özgürlük ateşini yaktı” sloganıyla pazarladı.

O günden sonra ABD’de kadınların sigara içmesi normal bir olay olarak algılanmaya başlandı. Toplumun bu şekilde manipüle edilmesi sosyolojide “Rızanın İmalatı” olarak tanımladı.

Bir manipülasyon aracı olarak tanımlanan Rızanın İmalatı, kişiler ya da şirketlerin, insanları ikna ederek bazı durum ve davranışlara olumlu bakmalarını veya tepkisiz kalmalarını sağlayan bir olgudur. Yanıltma, yanlış bilgilendirmeyi (agnotoloji) ve bunu sık sık tekrarlamayı içerir.

Agnotoloji, yanıltıcı veya hatalı bilimsel veriler yayarak bilgisizliği ve şüpheyi yayan ya da teşvik eden bir bilim dalının adıdır. Cehalet yayma diye de bilinen bu yöntem kişiler ya da şirketler tarafından kullanılmaktadır.

Dezenformasyon, yanlış veya doğruluğu bulunmayan ve kasıtlı olarak yayılan bilgidir.

İNSANLARIN SAĞLIKLI VE FİT OLMA KONUSUNDAKİ İSTEKLERİ KULLANILARAK PİYASAYA TALEP YARATILMAYA ÇALIŞILMAKTA

Bu gün için benzer dezenformasyon ve rıza imalatı insan sağlığı üzerinden gıdalar ve gıda takviyeleri yoluyla yaygın olarak yapılmakta ve ne yazık ki toplumun belli kesimlerince kabul görmektedir.

Tıp eğitimi almış bazı doktorlar ya da farklı uzmanlık alanlarındaki kişilerce sağlık pazarı manipüle edilmekte, bir çeşit ‘’rıza imalatı’’ yapılmakta, İnsanların sağlıklı ve fit olma konusundaki istekleri kullanılarak piyasaya talep yaratılmaya çalışılmaktadır.

Bazı bestseller kitaplar ve medya aracılığı ile yanlış bilgilendirme ve yönlendirmeler yapılarak sağlıklı olmakla uzaktan yakından ilişkisi olmayan pek çok gıda ve gıda takviyesinin tüketimi için insanların gereksiz harcamalarda bulunması teşvik edilmektedir. Bu şekilde milyar dolarlık piyasalar yaratılmakta, insan sağlığı riske atılmaktadır.

YENİ ARGÜMANLARI ‘’TAHIL BEYİN’’

Tüm dünyada saygın hakemli tıp dergilerinde yayınlanan makalelerle, yapılan araştırmalarla sağlıklı olduğu kanıtlanmış meyve ve sebze ağırlıklı vegan tarzı Akdeniz diyeti uygulamaları ‘tahıl beyin’ suçlamasıyla karalanmıştır.

Bu piyasanın oyuncularını teşhis etmek aslında zor değildir; bu kişiler aşırı öz güvenli, sabit fikirlidirler, büyük resme bakmaz/baktırmazlar ve çıkarı için bilgiyi manipüle ederler. Yanıltıcı veya hatalı bilimsel verileri yayarlar ve cehalet ortamı oluştururlar sonra da bu kargaşada ceplerini doldururlar.

Çölyak hastaları dışında buğday ile ilişkili rahatsızlığı olmayan sağlıklı kişilere pahalı "Glutensiz Diyet" ürünlerin dayatılması, milyarlarca dolarlık glutensiz gıda pazarı oluşturulmasının nedeni; yıllar önce Amerika’da sigara içmesi hoş görülmeyen kadınların da sigara içicisi yapılarak eksik sigara pazarının tamamlanmasından farklı değildir.

Kısaca bu piyasanın iştahını Çölyak hastalarının diyet ürünlerine harcadığı para kesmiyor.

Hastalıkların çeşitli gıdaları tüketerek veya tüketmeyerek iyileştirmek iddiasında bulunmak sorumluluk dışı bir davranıştır. Sağlıklı ve dengeli beslenme, hastanın doğru tedavi talebi insan hakkıdır. İnsanların bu konuda yanlış bilgilendirilmesi önlenmelidir

Tüm bu anlatılanlardan sonra günümüzde Agnotolojinin (cehalet biliminin) her konuda olduğu gibi sağlık konusunda da çok sık kullanıldığını söylememiz mümkün. Tüm üniversiteleri, kurum ve kuruluşları, konu uzmanlarını ve medyayı sağlık konusunda cehaletin oluşması ve yayılmasının önlenmesi için mücadele etmeye, ortak tavır almaya ve sorumluluk bilinciyle davranmaya davet ediyoruz.

Kaynak: https://www.proz.com/forum/turkish/321478-ilginç_yazılar-page8.html



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"BELEDİYE KAMYONUNDA GÜNDÜZ VAKTİ 31 ÇEKERKEN YAKALANDI, İLÇE AYAĞA KALKTI"

"Tuhafazakar Türkiye'de günün haberi"


Odatv 27.10.2018 08:29

Belediye kamyonunda gündüz vakti mastürbasyon yaparken yakalandı ilçe ayağa kalktı

Gaziantep'in Şahinbey ilçesinde, Şahinbey Belediyesi'nin çöp toplama kamyonunda sürücü olarak çalışan kişinin, sokaktaki kadınları izleyerek çöp kamyonunda mastürbasyon yapması vatandaşlarca görüntülendi..

Gaziantep Söz gazetesinin haberine göre Gaziantep'i ayağa kaldıran ve büyük tepkilere yol açan çirkin olay, iddialara göre; Güneş Mahallesi'nde geçtiğimiz günlerde meydana geldi. Şahinbey Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü'nde çöp toplama kamyonunda sürücü olarak görev yapan kişi, sokaktaki kadınlara bakarak, kamyonun sürücü mahallinde mastürbasyon yaptı. Bu sırada olayı fark eden bir vatandaş, cep telefonu kamerasıyla, sürücünün mastürbasyon yapmasını kayda aldı.

Çirkin olayın görüntüleri kısa sürede yayıldı ve tepkiler büyüdü. Şahinbey Belediyesi'ne yakın kaynaklar, sürücünün iş akdinin feshedildiğini belirtirken hakkında da Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunulduğu bildirildi.

İşte o fotoğraflar:

*-*jpddgdhfvmkgtsfnhzdb.jpg

*-*llarbz9tqmlbu1dwh982.jpg

*-*exryfnxvwn2kevinrqix.jpg

Kaynak: https://odatv.com/belediye-kamyonunda-gunduz-vakti-masturbasyon-yaparken-yakalandi-ilce-ayaga-kalkti-27101831.html

_____
_________

ADO_YORUM: Aslan gardaşım geçmiş olsun, birez daha nefsine hakim olup internette porno sitelerine bakarak evde azsan da bu habere konu olmasan olma mıydı sanki... Benim anlamadığım, milletin, adamın kamyonun içinde 31 çektiğini görüp "suçüstü" yaptırması icon_biggrin.gif Kendileri (bay/bayan) kesinlikle hiç çekmemişlerdir şu hayatta, tabi tabi... Böhhhh... Ben de bi kadından şüpheleniyoruyun karşıda oturan, perdeler açık çalışınca bazı geceler cazibemden tutuştuğunu hissediyoruyun (şaka şaka).



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"Arıcılar: Tarım ilaçları yasaklansın... Yılda 150 bin kovan ölüyor"


İdris Emen Hürriyet 27.10.2018 - 21:27


*-*dhvb4dqzq3xrqelfscjd.jpg

Adana, Aydın ve Bursa’daki toplu arı ölümleri endişeye yol açtı. Yaklaşık 8 milyon kovana sahip Türkiye’de yılda ortalama 150 bin kovan arı öldü. Ölümlerin ilk sıradaki şüphelisi bazı pestisitler yani tarım ilaçları. Arıcılar ise isyan etti: “Pestisitler AB’de olduğu gibi yasaklansın.”
PESTİSİTLER tarımda ürünlere zarar veren haşerelere karşı etkili bir mücadele yöntemi. Ancak yaygın kullanılmasıyla dünyanın birçok yerinde toplu arı ölümleri görülmeye başlandı. Pestisitlerin etkisi ölümlere yol açmaktan ibaret değil. Bal arılarının yiyecek arama alışkanlıklarında anormallik, kolonide çöküş bozukluğu, kovana dönüş yolunu kaybetme gibi sorunlara da neden oluyor.

TÜRKİYE DÜNYADA İKİNCİ

BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) verilerine göre Türkiye bal üretiminde Çin’den sonra ikinci sırada geliyor. 7 milyon 991 bin 72 kovanda, yılda ortalama 115 bin ton bal üretiliyor. Bal arısı ırklarının yaklaşık yüzde 20’sine de ev sahipliği yapıyor. Ancak toplu bal ölümlerindeki artış endişelendiriyor. Yılda ortalama 150 bin kovan arının pestisitlerden dolayı öldüğünü belirten Türkiye Arıcılar Birliği Başkanı Ziya Şahin, “Pestisitlerin sera dışında kullanılmasını yasaklanmasını istiyoruz” dedi.

AVRUPA BİRLİĞİ’NDE YASAK

Avrupa Birliği (AB), neonikotinoid sınıfındaki clothianidin, thiamethoxam ve imidacloprid etken maddelerini içeren pestisitleri sınırladı. Zararları ortaya çıkınca da seracılık dışında kullanımını tamamen yasakladı. Mayısta AB resmi gazetesinde yer alan karar, 19 Aralık’tan sonra AB üyesi olan bütün ülkelerde uygulanacak.

BAKANLIK: TAKİPTEYİZ

- TARIM ve Orman Bakanlığı: “AB’de yapılan yasaklama ve kısıtlamalar ülkemizde de takip edilmekte ve gereği yapılmaktadır. Bu kapsamda 2009 yılından bu yana 182 adet aktif madde yasaklanmış ve 1 aktif maddenin kullanımında kısıtlamaya gidilmiştir.”

İNSANA DA BÜYÜK TEHDİT

- ZİRAAT Mühendisleri Odası Başkanı Özden Güngör: “Türkiye’de 500 civarında hastalık, zararlı ve yabancı ot bulunuyor. Bu hastalık ve zararla mücadele için pestisit kullanılıyor. Ancak doğru kullanılmıyor. Oysa insan sağlığı için tehdit oluşturuyor.”

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/aricilar-tarim-ilaclari-yasaklansin-yilda-150-bin-kovan-oluyor-41000665

______
________

ADO_YORUM: Öyle bir tüketici türü yarattı ki tarım ilaçları endüstrisi; çizik, buruşuk, kurtçuklu, kılçıklı, pürüzlü, farklı görünümlü meyve-sebzeler standart dışı engelli ürün sayılır hale geldi... Yediği-yiyeceği bitkiyi zehirleyerek tüketme/tükettirme cinfikirliliği de açgözlü insanoğluna çok yakışırdı doğrusu. Arılar, böcekler, leş yiyiciler, kurtlar-kuşlar, köpekler, kediler... olmazsa kendinin de yaşayamayacağını bir öğrenebilse şu modern çağın betonperest insanı... ahhh ahhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhh...



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--

"Kadınlarda cinsel isteksizlik nedenleri ve çözüm yolları"

Sözcü 28 Ekim 2018 02:50


*-*zkttocdlkoerbslcmftz.jpg

*-*q42269one7veyeoqtwnl.jpg

*-*ydowymb7kem6cvlx55qw.jpg

*-*q51ywjmayv5hobgavcfc.jpg

*-*vjnqfowprqsxt68pqj34.jpg

*-*kcqbems3c8jq017muh9n.jpg

*-*jeeznbnnczndhmqawwip.jpg

*-*emamx8wjaly6bhicqrf2.jpg

*-*b8vhdptrnmi08dmpxbxt.jpg

*-*vnyaw2defwxib69ulbna.jpg


1

Doğumla birlikte hayatta kalabilmek için birtakım davranışlara yöneliriz. Bu davranışlara dürtü ismi verilmiştir. Bebeğin ilk memeyi bulması ve emmesi onun dürtüleri ile olur. Dürtülerimiz bilinçaltından gelir. Dürtülerin amacı yaşamımızı devam ettirmek, haz ve zevk almaktır. Yaşamımızı devam ettirmek için gerekli olan yemek, içmek gibi dürtüler hayati önem taşıdığı için çok ertelenemez.

2

Cinsellik gibi dürtüler ise ertelenebilir ya da baskılanabilir.Kadınlar ile erkekler aynı ölçüde dürtülere sahiptir. Kadının kültürümüze göre yetiştirilme şartları, ahlaki ve dini kurallar kadının cinsel dürtülerini baskılamalarına ya da başka yönlere yönlendirmelerine neden olmuştur.

3

Erkek çocukların cinsel organlarını göstermeleri sakıncalı görülmezken kız çocukları ise cinsel organlarını saklamaları gerektiği yönünde uyarılır. Cinsellik erkeklerin güç göstergesi olarak kabul edilir. Kültürel kodlarımız ve yetiştirilme tarzı erkekleri cinsel eylemi başlatması gereken kişi olarak görürken kadın ise erkeğin cinsel isteğine karşılık vermek için görevli kişidir.

4

Kadınlarla erkeklerdeki cinsel istek farklılığının bir sebebi de hormonal özellikleridir. Erkeklerde testesteron erkeklik hormonu olarak bilinir ve cinsel isteği uyarır. Kadınlarda da testesteron ve yumurtlama döneminde yükselen östrojen hormonu cinsel istekten sorumludur. Erkeklerde salgılan testesteron kadınlara göre çok yüksek olduğu için cinsel istekte daha fazladır.

5

Kadın ve erkeklerde cinselliğin uyarılma özellikleri de değişiktir. Erkek görsel ve dokunsal uyarılardan etkilenirken kadın ise düşünsel, sözel ve duygusal uyarılara cevap verir. Erkeğin kafasında birçok sorun varken görsel ve dokunsal uyarılar erkekte cinsel uyarıyı tetikler. Kadın ise kafasında birçok düşünce varsa, duygusal ve sözel uyarı almıyorsa görsel ve dokunsal uyarılar olsa bile cinsel istek duymakta zorlanabilir.

6

Kadınlardaki cinsel isteksizlik sebeplerinin bazıları şunlardır:
Cinsellik ayıp günah olarak yetiştirilmek, bakirelik konusunda kaygılanma, ilişki sırasında canının acıyacağı korkusu, gebe kalma korkusu, evde ya da iş yerindeki sorunlar, eş veya partnerle duygusal yada ilişkisel problemlerin olması, doğum kontrolü için kullanılan hormonlar, kadının emzirme dönemindeki annelik duyguları, yorgunluk, uykusuzluk

7

Cinsel isteksizlik ilk baştan beri olan bir durum ise çocukların cinsel kimlik oluşumdaki problemler ve cinselliğe bakış açısı başlıca sebeplerden olabilir. İlk başta cinsel isteksizlik yokken sonradan ortaya çıkmışsa çiftlerin ilişkisel problemleri başlıca sebeplerdendir.

8

Evliliklerde zamanla rutin ve görev haline gelen cinsellik kadında isteksizlik yaratır. Cinsellik istek duymadangörev olarak yaşanırsa acı verebilir ve cinsel istek daha da azalır. Erkeklerde testesteron ve sperm üretimine bağlı rutinde olsa cinsel istek oluşumu daha kolaydır. Kadın ve erkek cinsel problemlerini ve birbirinden isteklerini suçlamadan ifade edebilmelidir.

9

Erkek kadını cinsel obje gibi görmemeli ona duygusal olarak da sevdiğini göstermelidir. Özellikle iş hayatında ve ev hayatında ki sorunları düşünmeyip cinselliğe ve eşe odaklanmak faydalı olur. Monotonluk erkek ve kadında cinsel isteği azaltabilir.

10

Eş ile birlikte cinsel uyarıyı artıracak film seyretmek, giyinmek, farklı ortamlarda cinselliği yaşamak, duygusal sözler ve süprizler de cinsel uyarıyı arttırr. Cinsel isteksizlik çözülemediği durumlarda psikolojik destek alınabilir.

Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/hayatim/yasam-haberleri/kadinlarda-cinsel-isteksizlik-nedenleri-ve-cozum-yollari/1/?_szc_galeri=1



[Edited at 2018-10-28 13:15 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Nov 3

--Alıntı--

"Kömür bitti araziler güme gitti"



Haberleştiren: Mustafa SARIİPEK Sözcü-Yaşam 3 Kasım 2018 - 14:06

*-*fy4vx1zifxeaidrqn2wn.jpg

*-*zj5quzsxsvohhrmatlqd.jpg

*-*x0qwtml4gtj1xifbshw1.jpg

*-*mrysgdb9myqqzaiptoku.jpg

*-*awchyet3sbbzuoqwfoms.jpg

*-*vhmyaelhzz8ittbkzaz7.jpg

*-*djvgbyzzhcssdye1h29f.jpg

*-*ptqdfgyfs7yz3ev0rvu6.jpg


Muğla'nın Yatağan İlçesi'ne bağlı 500 haneli ve bin 800 nüfusuyla Türkiye Kömür İşletmeleri'nin (TKİ) kömür arama çalışmaları için başlattığı kamulaştırma nedeniyle10 sene önce haritadan silinerek adeta Hayalet Şehre dönüşen Yeşilbağcılar Beldesi(Mahallesi) halkının hukuk mücadelesi sürüyor. Bölgede kömürün kalmaması üzerine tarlalar ile zeytinlikler istimlak edilmeyince perişan olan halk mahkemenin yolunu tuttu.

Kömürüyle adından söz ettiren Yatağan’da, TKİ’nin kamulaştırma çalışmaları 1983 yılında başladı. 2004 yılında hız verilen çalışmalar kapsamında 500 haneli ve yaklaşık bin 800 kişinin yaşadığı Yeşilbağcılar Beldesi merkezinde çalışmalar hızlandırıldı. Kömür çıkarmak için önce belde genelinde 1 milyon metrekare arazi istimlak edildi, ardından merkezdeki evlerin tamamı kamulaştırıldı. Tütün ve zeytincilik faaliyetlerinin öne çıktığı 36 yıllık belde olan Yeşilbağcılar haritadan silindi. Devletin kendilerini ortada bıraktığını, teklif edilen istimlak bedellerinin son derece düşük olduğunu ve bu parayla ev satın almalarının mümkün olmadığını savunan belde sakinleri ise isyan bayrağını çekmesine rağmen kaderine razı olarak Muğla'nın çeşitli bölgelerine dağıldı. TOKİ tarafından yapılan evlere yerleşenler oldu.

ASIRLIK ZEYTİNLİKLER YOK OLDU

Muğla'nın büyük şehir olmasıyla mahalleye dönüşen Yeşilbağcılar Mahallesinin şu andaki Muhtarı Mefhar Tüzün evlerin istimlaki sırasında binlerce zeytin ağaçlarının katledildiğini belirterek “Altında kömür olduğu tespit edilen arazi, zeytinlik ve evlerimizin hepsi istimlak edildi. Belde halkı olarak herkes değişik yerlere göç etti. Geride kalan arazi, tarla ve zeytinliklerimizin de istimlak edileceğini beklerken bu bir türlü gerçekleşmedi. Kömürün bittiği söylenerek istimlak durduruldu. Bizlere o arazilerin de alınacağı söylenmişti” dedi.

“EKİP BİÇEMİYORUZ, ULAŞIM ÇOK ZOR”

Muhtar Tüzün arazileri istimlak edilmeyenlerin perişanları oynadığını belirterek şunları söyledi:
“Zaten ülkemizde olduğu gibi bölgemizde de işsizlik var. Köyle bağlantımız kalmadı. Muğla, Yatağan ve Milas taraflarına dağıldık ama istimlak edilmeyen tarlalarımız orada kaldı. Islah olmayan yerlerimiz var. Gidip gelmek sorun oluyor. Tütüncülük bitti. Zeytin ağaçlarımız çürümeye terk edildi. Bakım yok. Hasat bile toplanamıyor. İstimlak bedelleri alındı fakat bazı arsaların paraları ödenmedi. İstimlak sözü verilip de alınmayan arazilerimiz için mahkemelik olan vatandaşlar 5-10 yıldır hukuk savaşı veriyor. Devletin bize sahip çıkmasını istiyoruz”

Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/hayatim/yasam-haberleri/komur-bitti-araziler-gume-gitti/



▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄


--Alıntı--


"Türkiye bu güzelliklerini neden koruyamıyor"



Yazı: Yusuf Yavuz / Odatv 04.11.2018 01:01


*-*h1zjey6tjbumpnkbabzq.jpg

*-*bo54kdxirayei3acuhkc.jpg

*-*r5hsnzkar6boy5f38drs.jpg

*-*yyxur59fqhjlofrvevna.jpg

*-*jzq9dzin14ftc80iua3m.jpg

*-*n71hmq4fojga8zftpdqg.png

Ülkenin Başbakanı doğadan toplanıp ticarete konu edilmesi kanunen yasak olan orkidelerin yumrularından elde edilen salebin reklamını yapabiliyor. Başbakan'ın o sözleri türün en çok "öğütüldüğü" değirmenlerin bulunduğu bir ilçenin üst geçidine dev bir tabelayla asılabiliyor, türün korunması için gerekli yasaları çıkarmakla yükümlü bir milletvekili bilinçsizce aynı yanlışı tekrar edebiliyor. Bu konuda ortalama bir bilgiye bile sahip olmayan basın mensupları da bütün bunları magazin iştahıyla haber yapıyor, hiçbir "ekoloji editörü" çalıştırmayan basın sektörü bu haberi sorgulamadan yayınlayıp, kamuoyu da sorgulamadan okuyorsa biz bu ülkenin coğrafyasını daha sittin sene koruyamayız!

UZMANIN ORKİDELERİN KURTULUŞU ÖNERİSİNE GÜLEN YETKİLİLER

Dokuz yıl önce Türkiye'nin orkideleri hakkında yazacağı kitap için ülkeyi dolaşan Hollandalı orkide uzmanı Karel Kreutz, Kaş'ın Ağullu köyünde daha önce binlercesini gördüğü orkidelerin kısa süre içinde nasıl yok olduğunu şu sözlerle anlatmıştı: “Mayıs 2010'da binlerce birey orkide gördüğüm yerlerde dört saat yol aldım, bir iki türe zor rastladım. Antalya Ağullu köyünde Likya orkidesi dört beş yerde vardı. Oralar da mezarlıktı. Son gelişim son bireyler de kalmamıştı. Mezarlıklarda çimen yapacağız diye orkideleri kesiyorlar. Abant'taki çalışmalar nedeniyle 10 tür yok oldu. Sadece salep üretimi durdurulsa orkideler kurtulur. Söyleyince yetkililer gülüyor. Başbakan Erdoğan'dan randevu talep ediyorum.” [1]

Hollandalı orkide uzmanı Kreutz'un kapsamlı kitabı "Türkiye Orkideleri", Alper Hüseyin Çolak'ın editörlüğünde yayınlanmıştı. (Rota Yayınları, 2009)


SALEP REKLAMI YAPAN BAŞBAKANIN SÖZLERİ ÜST GEÇİDE ASILIYOR

Kreutz'un 2010'da dönemin Başbakanı Erdoğan'dan talep ettiği randevunun gerçekleşip gerçekleşmediğini bilmiyoruz ancak Erdoğan, orkidelerin korunması beklentisini içeren bu randevu talebinden yaklaşık iki yıl sonra 10 Ocak 2012'de Başbakanlık muhabirlerinin 'Çalışan Gazeteciler Günü'nü kutlamak için onlara basın mensuplarına orkidelerin sonunu getiren salep ikram etmesiyle gündeme gelmişti. Salep ikramına gazetecilerin, “Yok efendim” demeleri üzerine, “Bu çarşı pazar salebi değil, Bucak salebi” diye karşılık veren Erdoğan'ın bu sözleri, kısa bür süre sonra dev bir tabelaya yazılarak Burdur'un Bucak ilçesinde bulunan bir üst geçide asıldı.[2]


SALEP ŞOVUNA MİLLETVEKİLİ DE KATILIYOR

Dönemin Başbakanı Erdoğan'ın, nesli tehlike altında bulunan ve sökülmesi kanunen yasak olan orkidelerin yumrularından elde edilen salebin reklamını yapmasından 4 yıl sonra bu kez de AKP Burdur Milletvekili Bayram Özçelik de aynı yolu izlemiş ve yine 10 Ocak 2016 tarihinde Afyonkarahisar'daki AKP kampında gazetecilere salep şovu yapmıştı...

Erdoğan Başbakanlığı döneminde gazetecilere salep ikram etmiş, çarşı pazar değil Bucak salebi diye de eklemişti

HAVALAR SOĞUDU, YOK OLAN BİR TÜRÜN BİLİNÇSİZ ŞOVU YİNE BAŞLADI

Havaların serinlemesiyle birlikte salep şovu bir kez daha başladı. Bu kez de Burdur Ticaret Odası Başkanı Hikmet Çangır Antalya'da yaptığı açıklamayla salep konusunda bir çoğu da doğru olmayan bilgiler aktardı. [3]

YUNANCA’DAN ARAPÇA’YA ANLAMI AYNI: TESTİS

Günümüzde Uzakdoğu'dan ithal edilen ve süs bitkisi olarak evlerde yetiştirilen orkidelerin 'salep orkidesi' ile bir ilgisi yok. Bitkinin köklerindeki iki yumrudan dolayı Eski Yunanca'da 'testis' anlamına gelen 'Orkhis' kökünden gelen orkide (Ophrys), Türkçe'ye de yine benzer anlamdaki (Tilki taşağı da deniliyor) Arapça ‘salep’ kelimesiyle girmiş.

‘BUCAK ORKİDESİ’ ADINDA BİR TÜR YOK!

Türkiye'de doğal olarak yayılış gösteren yaklaşık 170 orkide türü bulunuyor. Bu türlerin yaklaşık üçte biri endemik, yani yalnızca ülkemizde yetişiyor. Yaklaşık 80 orkide türü izinsiz sökülerek ticarete konu ediliyor. Ancak bunların arasında 'Bucak orkidesi' diye bir tür yok. Orkide yumrularından elde edilen salebe 'Bucak salebi' denilmesinin nedeni, bu ilçede çok sayıda salep değirmeni ve tüccarın bulunmasından kaynaklanıyor.

KAÇAK TOPLAYICILAR PARA İÇİN ORKİDELERİN KÖKÜNÜ KURUTUYOR

Türkiye'de Muğla, Antalya, Isparta, Burdur, Kastamonu, Sinop, Zonguldak, Elazığ, Kahramanmaraş, Gaziantep, Hatay, Bitlis, Muş ve Van gibi illerde doğal olarak yetişen orkide türleri çiçeklenme dönemi olan Nisan ayından itibaren kaçak ve bilinçsiz şekilde toplayıcılar tarafından sökülerek tüccarlara satılıyor. Kökündeki iki yumrunun da sökülmesi durumunda bitki tamamen ölüyor. Kurutulduktan sonra süt ile kaynatılan orkide yumruları öğütülerek toz haline getiriliyor ve daha çok dondurma üretiminde kullanılıyor.

TÜRKİYE’DE HER YIL 180 MİLYON ORKİDE VAHŞİCE SÖKÜLÜYOR

Orkide sökümünün en yaygın olduğu yerler Ege ve Akdeniz bölgeleri. Sökülen her 100 orkideden 65'i Ege ve Akdeniz bölgesinden. Geriye kalanı ise Karadeniz, İç Anadolu ve doğu ve güneydoğu illerinden sökülüyor. Bir kilo salep elde etmek için 1000 ila 4500 arasında yumruya ihtiyaç var. Yılda yaklaşık 50 ton civarında salep tüketimi olan Türkiye'de bu ihtiyacı karşılamak için her yıl yaklaşık 180 milyon civarında orkide sökülerek yok ediliyor. Bu, henüz tam olarak kültür üretimi yapılamayan ve nesli hızla yok olma tehdidiyle karşı karşıya bulunan bir tür için korkunç bir rakam.

ORKİDELER YURT DIŞINA EN ÇOK KAÇIRILAN TÜRLERİN BAŞINDA

Bilinçsiz toplayıcılık dışında hızlı nüfus artışı, kentleşme, madencilik, otoyollar, HES'ler, tarım ve ormancılık faaliyetleri orkidelerin yokoluşunda en önemli etkenler. Doğadan sökülerek satılması yasak olan soğanlı ve yumrulu bitkiler arasında bulunan orkidelerin bütün türlerinin ihracatına da izin verilmiyor. Ancak bu konudaki yasal düzenlemeler, 'kabahatler' kapsamında olduğundan para cezalarıyla geçiştirilen yaptırımlar içeriyor. Oysa hızla yok olan bir türün yok edilmesi kabahat değil, 'suç' kapsamında düzenlenmeli. Örneğin bir çok ülkede bu tür bitkileri sökenler hapis cezalarına çarptırılıyor. Bu ülkelerin yurttaşları ise her yıl Türkiye'den bitki kaçakçılığı yapıyor ve yakalanmaları durumunda yalnızca para cezası ödeyip, “Seneye yine gelecek ben” diyerek elini kolunu sallaya sallaya ülkesine dönebiliyor. Orkideler, Türkiye’den yurt dışına kaçırılan türler arasında başı çekiyor.

TAVŞAN TOPUĞU, DİLÇIKIK, KATIR TIRNAĞI…

Söz orkide ve salepten açılmışken biraz da ayrıntı aktaralım... Bucak salebi diye satılan ürünlerin içeriğinin çok büyük bir kısmı ülkenin değişik kentlerinden satın alınıp bu ilçedeki değirmenlerde öğütülenlerden oluşur. Tüccar dilinde ‘tavşan topuğu’, ‘dilçıkık’, ‘katır tırnağı’, ‘çobançuluk’ ve ‘çam çiçeği’ gibi fantastik isimlerle anılan orkide yumruları, kimyasal içerikleri ve kalitelerine göre fiyatlandırılıyor. Ancak bir çok üründe olduğu gibi salepte de 'karışım' kaçınılmaz.

KEÇİBOYNUZU ÇEKİRDEĞİ, İRMİK VE PİRİNÇ KATINCA FİYATLAR DÜŞÜYOR

Bugün kilosu 600 TL'den satılan toz salebin 150-200 TL'ye pazara sunulanları da var. Bunun nedeni ise öğütülmüş olan ürünün içine keçiboynuzu çekirdeği, irmik ve pirinç gibi ürünlerin de karıştırılabiliyor oluşu. Türkiye'de yediden yetmişe her kesimin tükettiği gıda ürünlerinin üretiminde yaygın olarak kullanılan bir ürünün üretiminden tüketimine denetleyecek bir yasal düzenleme yok. Örneğin dondurma üretiminde kullanılan süt ve şekerle ilgili tebliğlerbulunurken aynı üretimde kullanılan saleple ilgili bir tebliğ ya da başka bir yasal düzenleme yok. Salep, bir çok başka baharat türüyle birlikte 'baharat tebliği' ya da 'dondurma tebliği' içerisinde değerlendiriliyor.

Yaz aylarında çocuğunuzun afiyetle yediği dondurmanın ya da soğuk kış günlerinde içinizi ısıtan bir fincan salebin içinde orkide yumrularından başka öğütülmüş keçiboynuzu çekirdeği, irmik ve pirinç olma olasılığı oldukça yüksek.

ORKİDELERİN VARLIĞI AĞACA, TOPRAĞA VE BÖCEKLERE BAĞLI

Bir içecek olarak salep, Türk kültürünün geleneksel tatlarından biri ve mutlaka yaşatılmalı. Gerçek süt ve salep ile üretilmiş dondurma da öyle. Ancak bu lezzetlerin üretilmesinde kullanılan salep tozunun elde edildiği orkideler yalnızca doğada ve bir çok etkenin bir araya gelmesiyle yetişebiliyor. Ormanda yaşayan bir ağaç, o ağacın kökünde ya da toprakta bulunan bir mantar türü, o bölgede yaşayan bir arı, kelebek ya da sinek... Bütün bunların hepsi bir araya gelip son derece hassas olan orkidelerin varlığını devam ettirebilmelerini sağlıyor.

KÜLTÜR ORTAMINDAKİ ÜRETİM ÇABALARI YETERLİ SEVİYEDE DEĞİL

Kültür ortamında üretilmesi için uzun süredir çalışmalar yapılan salep orkidesiyle ilgili alınan sonuçlar henüz yeterli düzeyde değil. Dönemin Orman ve Su İşleri Bakanlığı'nın hazırladığı ve 2013-2018 yıllarını kapsayan 'Salep Eylem Planı' ile türün üretiminin yapılarak yok olmasının önüne geçmek amaçlıyordu. Yerel halkı ve kaynak yönetiminden sorumlu kişilerin eğitimini de kapsayan eylem planı kapsamındaki salep üretim çalışmaları proje kapsamındaki illerde sürüyor. Ancak alınan sonuçlar henüz Türkiye'nin ihtiyacını karşılamaktan çok uzak.

YERİNE KOYAMADIĞINIZ BİR ŞEYİ SORUMSUZCA YOK EDEMEZSİNİZ

Bu durumda doğada yerine koyamadığınız bir şeyin hızla yok edilmesine seyirci kalamazsınız, kalmamalısınız. Bu durumda yerine yenisini koyamadığınız ve üretiminde hiç bir çabanızın olmadığı bir türü hovardaca harcayacak uygulamalarda bulunamaz, sorumsuzca açıklamalar yapamazsınız!

DOĞAL VARLIKLARA BAKIŞIMIZIN ACI FOTOĞRAFI

Orkidelerle ilgili manzaraya bakınca ülkenin en tepesindeki isimden sıradan insanına, basın mensubundan iş dünyası temsilcisine kadar geniş bir yelpazede biyolojik çeşitliliğe ve türlerin işlevine ilişkin bakış açısı acı bir fotoğraf veriyor. Ülkenin Başbakanı doğadan toplanıp ticarete konu edilmesi kanunen yasak olan orkidelerin yumrularından elde edilen salebin reklamını yapabiliyor. Başbakan'ın o sözleri türün en çok 'öğütüldüğü' değirmenlerin bulunduğu bir ilçenin üst geçidine dev bir tabelayla asılabiliyor, türün korunması için gerekli yasaları çıkarmakla yükümlü bir milletvekili bilinçsizce aynı yanlışı tekrar edebiliyor. Bu konuda ortalama bir bilgiye bile sahip olmayan basın mensupları da bütün bunları magazin iştahıyla haber yapıyor, hiç bir 'ekoloji editörü' çalıştırmayan basın sektörü bu haberi sorgulamadan yayınlayıp, kamuoyu da sorgulamadan okuyorsa biz bu ülkenin coğrafyasını daha sittin sene koruyamayız!


[1] Serkan Ocak, “Bir fincan salep kaç orkide eder?” Radikal. 06.12.2010

[2] (“Başbakan Gazetecilere sürpriz yaptı”, 10.01.2012, TRT-www.trthaber.com)

[3] (https://www.haberturk.com/antalya-haberleri/64438843-salebin-kilosu-700-lira)

---
Kaynak: https://odatv.com/turkiye-bu-guzelliklerini-neden-koruyamiyor-04111801.html


[Edited at 2018-11-03 22:45 GMT]


 

Adnan Özdemir  Identity Verified
Turkey
Local time: 08:21
Member (2007)
German to Turkish
+ ...
TOPIC STARTER
~ Nov 5

ADO_YORUM: Ağşamınız hayrolsun abacığım, geçmiş olsun dileklerimi iletiyoruyun buradan taa Kastamonu-Tosya'daki Özboyu köyümüze. Türkiye'deki insanların büyük kısmı artık şehir histerisiyle şeherli oldu abacığım. Oy desen böyük şehirlerde, para desen gene orda, pisliğin çoğu da büyük yerleşimlerde... Ben de içinizden çıkan bir köy çocuğuyun, illerimiz uzak olsa da birbirine, yüreklerimiz yakındır ve sıpsıcaktır. 40 yıllık kentliyin, dilim İstabulca'ya zor dönerken (çok yapay geldiği için hiç gullanmayıyoruyun günlük hayatta İstanbulcayı)... He neyse, ne diyecektim, sakın ola köyünüzü bırakmayın abacığım emi, evlerinizin yapılmaması devletin ayıbı. Okuduk, ettik, Avrupa dedik, TR büyükşehirleri dedik gördük yaşadık. Yaşadık da ne oldu, bi sürü yapaylık kaptık... Hepsi budur.

Kaymakam bey, bu evler bu kadar gecikmeyecekti, ne oldu TOKİ bakmıyor mu buralara?? Bir zamanlar Ahmet Vardar ağbimiz vardı Türk basınında... Bi gürler bi gürlerdiii bööle, sorunlar ertesi güne kalmadan çözülürdü. Beni Ahmet Vardar gibi çileden çıkartmayın kaymakam bey, halledin şu gariplerin işini, gözüm üzerinizdedir.

Abacığım inşallah o taraflara yolum düşerse köyünüze uğrayıp bi motivasyon gonuşması yapacağın.

Görüşmek üzere değerli Özboyulu gardaşlarım...

▄▄▄▄▄



--Alıntı--

"Kışa evsiz giriyorlar"



İHA 05.11.2018 - 12:08, Son Güncelleme: 05.11.2018 - 12:16


*-*mfjmpjnk3lb4f2rb0zdf.jpg

Kastamonu’nun Tosya ilçesinde Özboyu köyünde 9 ay önce marangoz atölyesinden çıkan, 8 evin yanmasına 1 kişinin de hayatını kaybetmesine neden olan yangın sonrasında yaraları sarılmayan köylüler kışa evsiz girecek.
Kastamonu’nun Tosya ilçesine bağlı Özboyu köyünde 9 ay önce çıkan yangında Döndü Kansız adlı vatandaş hayatını kaybederken 8 evde kullanılamaz hale geldi. Yangının üzerinden 9 ay gibi bir sürenin geçmesine rağmen yaralarını saramayan köylüler, kış ayını evsiz geçireceklerini belirterek büyük mağduriyet yaşadıklarını kaydetti. Yangında mağdur olan yangınzedeler, yetkililerden yardım beklediklerini ifade ederek, biran önce evlerinin yapılmasını istedi.

Yangının çıktığı iş yeri sahibi olan ve aynı zamanda yangında annesi Döndü Kansız’ı kaybeden Hakkı Kansız, yangın sonrasında büyük mağduriyet yaşadıklarını ifade etti. Kansız, “7 Şubat 2018 tarihinde köyümüzde marangoz atölyesinde elektrik tesisatından çıktığı söylenen yangında maalesef 8 ev yandı. Aynı yangında annem Döndü Kansız da hayatını kaybetti. O gece Özboyu köyü tabiri caiz ise Cehennemden bir gece yaşadı.

Yangın öncesinde ve sonrasında ilgili kurumlara köy yerinin taşınması için sürekli müracaat ve taleplerimiz olmasına rağmen bir türlü olumlu cevap alamadık. Yangın sonrasında Kaymakamlıktan gelen yetkililer gerekli yardımların yapılacağı ve hiç kimsenin mağdur edilmeyeceği sözünü verdi. Aradan geçen sürede evleri yanan vatandaşlarımız halen imam evinde veya komşu evinde kalmaktadır” dedi.

“Biz para istemiyoruz ev istiyoruz”

Yangında evini kaybeden Emine Biçici ise, “Yangın sonrası evimizin yapılacağı sözü verildi fakat o günden bugüne ben halen komşuların evinde kalıyorum. Kaymakamlığa gidiyoruz bize yakın zamanda yardım gelecek diyorlar fakat ne gelen var ne giden var. Kış geldi yakacak odunumuz yok, komşuların verdiği odun ile evi ısıtıyorum. Yazık değil mi bize?” diye konuştu.

Tosya Kaymakamı'ndan açıklama

Tosya Kaymakamı Deniz Pişkin de, Özboyu köyünün yerinin taşınması ve yangınzedelere yeni ev yapılmasıyla ilgili sürecin devam ettiğini belirterek, Özboyu köyü muhtarına muhalif birkaç kişinin yerlerini vermemesinden dolayı sürecin uzadığını kaydetti. Pişkin, yangın sonrası köylülere de gereken yardımın yapıldığını söyledi.

Yeri: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/kisa-evsiz-giriyorlar-41008980


*-*ws53zr4guf5n8b5vghk6.jpg

*-*ujpwp3jkfz9asqtpi5zp.jpg

*-*nllny3ovodkv4vc2j7ky.jpg

*-*yvmvxvl2jpqauhz6urdg.jpg

*-*gqzl6b3iby5dulq8btz6.jpg

*-*srbjfgk8pa0d3gl5gb1h.jpg

[Edited at 2018-11-05 16:50 GMT]


 
Pages in topic:   < [1 2 3 4 5 6 7 8 9] >


To report site rules violations or get help, contact a site moderator:


You can also contact site staff by submitting a support request »

İlginç yazılar

Advanced search







Anycount & Translation Office 3000
Translation Office 3000

Translation Office 3000 is an advanced accounting tool for freelance translators and small agencies. TO3000 easily and seamlessly integrates with the business life of professional freelance translators.

More info »
PerfectIt consistency checker
Faster Checking, Greater Accuracy

PerfectIt helps deliver error-free documents. It improves consistency, ensures quality and helps to enforce style guides. It’s a powerful tool for pro users, and comes with the assurance of a 30-day money back guarantee.

More info »



Forums
  • All of ProZ.com
  • Term search
  • Jobs
  • Forums
  • Multiple search